|
|

Ağustos 2000 Seçmeler
Sade - Yatak Odasında Terör
Ş. İşigüzel - Hanene Ay Doğacak
Söyleşi / E.Ercan-İdil Önemli
Yılmaz Güneyle Yasaklı Yıllar
Renkli Günler - Yves Simon
|
Everest yerli edebiyatta çıkışını sürdürüyor. Sevilen şair ve yazar Yılmaz Odabaşı artık bizlerle. Alfa Yayın Grubu için yapılan sözleşme gereği Yılmaz Odabaşı'nın öykü edebiyatı eserleri Everest Yayınları'ndan, diğer eserleri Alfa Yayınları'ndan çıkacak. Kendisine hoşgeldin diyor ve sizlerle buluşturmanın heyecanını duyuyoruz.
Bazı yazarlar, temel edebiyat pedagojisinin olduğu hazır ortamlara doğarlar. Sizin ortamınız nasıldı?
Herkes kendince hüviyeti olan bir atmosferde doğar; o atmosfer, o insan üzerinde derin izler bırakır ve ona biçim verir.
Çocukluğunda alabildiğine örselenmiş, çocukluğunda edebiyata yönelmesinin nüveleri bulunan, dramlar, yoksulluklar, destanlar yaşamış, nicelerinin bir sosyopat vaka, bir işkenceci filan olabildiklerine de tanıklığımız sayısızdır.
|
Kişinin duyarlılığı bilincini, bilinci de ahlâkını belirler diye düşünüyorum. Ben, şiddetle iç içe büyüdüm; kan davası güden bir aşiretin çocuğuydum. Ama o çocuktan, dünya halklarının kardeşliğini isteyen, feodaliteyi reddeden bir adam yaptım. Ateist bir adam yaptım; bilincini özgürleştirmeye çalışan bir uzun yol koşucusu yaptım. Demek ki,
çocukluğun harcı yetmez, o harcın üzerine yapıyı kuran kişinin tasarrufunda bulunan ve insiyatifini gerektiren, müdahalesini gerektiren boyutlar vardır.
Benim ülkemde insanlar, mutsuzlukla, kederle, çaresizlik duygusuyla henüz çocukken tanışmaya başlarlar; ben de tıpkı öyle bir çocukluk yaşadım ve süreci, kendimin, yaşamın ve ortak kederleri paylaştığım insanların lehine kılmak için elime kalem aldım. Tersi de olabilirdi; ama ben tercihimi böyle kullandım... Hazır değildi, hazırladım.
Güneydoğu'nun doğası, kültürü sizi nasıl etkiledi?
|
Kimilerinin bu soruyu Muğla'da ya da Tekirdağ'da doğan bir yazara sormamaları bana öteden beri ilginç gelir; sanki oralarda doğan yazarların biçimlendikleri atmosferlerde doğa, kültür yokmuş ya da sanki oralarda doğan yazarların yazıyor olmaları olağan, ama, Güneydoğulu birinin yazar olması şaşırtıcı bir sürprizmiş gibi yaklaşımlarla çok sık karşılaşıyorum.
Çünkü kimilerine göre orası bir masal diyarıdır; kimlik sorunu, ulusal talepleri olmayan, iktisadi, sosyal talepleri de feodalizmden dolayı yok sayılan, otantik renklerin öne çıktığı gizemli, acınası bir masal diyarıdır.
Evet, beni önce orada doğa, kültürel yapı etkilemiştir elbette. Ama beni hayat, beni insan her yerde daha çok etkilemiştir. Beni dünya da etkilemiştir, beni uzay da etkilemektedir. Yalnız Güneydoğu'nun değil, hayatın ve insanın hallerinden sorumlu benim yazdıklarım. Ne düşlerimi, ne bilincimi lokal bir alanla sınırlamak için gereği gibi sınıyorum kendimi; ama elbette kimliğimdeki yarayı hiç unutmadan.
|
Kürt olduğumu asla yadsımam ve unutmam; ama Türkiye'den, dünyadan ve uzaydan da etkilenmiş bir "Türkiyeli" yazar olduğum başkaları tarafından unutulmamalıdır...
Okuma oranının düşük olduğu bir yöreden çıkıp, ülkenin en çok okunan yazarlarından biri olmak nasıl bir duygu?
Okuma oranının o coğrafyada daha düşük olduğu sanırım istatistiklerle doğrulanmıştır; fakat bugün, o bölgenin eğitimli insanlarının kitap tüketimi, metropolün eğitimli insanlarıyla kıyaslanamayacak oranda fazladır. Dünyayı, yurdunu, yazgısını değiştirmek için her şeyi göze alan insanların oranının orada fazla olmasından dolayı, son on yılda okuyan, düşünen, dünyayı izleyen, dil öğrenen, bilgisayar kullanan, ama kendi yazgısına da kafa tutan müthiş bir genç potansiyel oluştu şimdilerde.
Bugün ortalamanın biraz üzerinde okunduğum ya da "çok okunan şairlerden biri" olarak gösterildiğim
|
doğrudur, ama bu ülkede hiç kimse sakın ola "ben çok okunuyorum" diye küstahlık etmesin; yarın kimin, kimi bir kilogram portakal alıp bir Darülaceze odasında ziyaret edeceği belli olmaz bu ülkede.
Ben çok hırslı, öfkeli bir adamım... Bugüne dek yazdıklarımı bir tür "ısınma turları" olarak niteliyor, belki dans etmek için yaşlı, ama yazmak için henüz genç sayıyorum kendimi. Bu yüzden, eğer tasarladıklarımı yazmama sağlığım elverirse, yargılanmalar, hapishaneler beni daha fazla engellemezse, okunuyor, seviliyor olmamın rehavetine kapılmazsam, sanırım önümüzdeki yıllar içinde daha çok okunacağım.
|
Daha çok okunmak, eğer ki daha çok anlaşılmamın nedeni olacaksa, bunu kesinlikle reddetmem.
Yeni kitap projelerinizden söz eder misiniz?
"Hayat Bilgisi Notları" adlı ve bir "öteki" olarak verili olana dilin gücüyle rest çektiğim yeni bir kitabım da Ağustos ayı içinde çıkacak. İlk birkaç ay içinde değilse de, çoğu zaman olduğu gibi, yine medyayı hiç umursamadan okurun fısıltılarıyla beş altı ay içinde hak ettiği ilgiyi göreceğine inandığım, benimsediğim bir çalışma oldu. Benim en çok benimsediklerimi, okurun da çok benimsediğini biliyorum.
Yeni ve on birinci şiir kitabım "Pervarili Bulutlar" ile yeni hikâyelerimden oluşan "Kuşlar Uzaktı Sonra", bu yıl içinde okura ulaştırmayı tasarladığım çalışmalar. Yanı sıra, uzun bir süredir yeni basımı bulunmayan "Güneydoğu'da Gazeteci Olmak" adlı kitabımın da yeni basımları çıkacak.
|
Sade'ın çıktığı yüksek kayalıklar, deyim yerindeyse toplumdışılığın ve bu dış alanı savunmanın zirvesiydi. Yazdıklarında gözlediğimiz erotizm ve anarşist fantezilerin ardında tanrı tanımayan, anarşist bir duruşun davranışları yatıyordu. Sade'a göre tek suç, doğaya karşı işlenen suçtur. Doğa tarafından bir kez yaratılmış olmak onun egemenliğinden kurtulmuş olmak demektir ve asıl önemli olan bu özgürleşmenin farkında olmaktır. Sade için her türlü zevkin kaynağında suç ve kötülükler yatar.
Marquis de Sade, 74 yıllık hayatının (1740-1814) 28 yıl ve 8 ayını istisnasız olarak hapiste geçirirken, bu sürenin 25 yıl ve 3 ayını hükümsüz olarak "değerlendirdi". Bu çeyrek asırlık hapis yaşantısı Sade'ın kendisini "bütün rejimlerin mahpusu"
|
olarak nitelendirmesine yol açtı açmasına, ama 8 Mart 1794 günü, ellinci yaşına girmesine henüz birkaç ay kala Marquis, Picpus'e nakledildiği zaman, Terör döneminde "ılımlı" bulunmuş olma suçu yüzünden bir zindanda çürümeye terk edilmişti. Picpus, içinde daha çok soyluların bulunduğu ve herkesin mütemadiyen gün boyu aşk yaptığı süslü bir hapishaneydi.
Sade'ı bu yaldızlı yatak odasına kim naklettirmişti? Devrimin erdemleri adına insanların giyotine gönderilmesine karşı çıkan Marquis'yi daha önce zindanlara atan yönetimin gözleri önünde nasıl oluyordu da bu adam hem "La Philosophie dans le boudoir" (Yatak Odasında Felsefe) adlı eserinin temellerini atacağı, 8 aylık, bilinmeyen bir "torpilli" hapis yaşantısını başlatıyor, hem de cımbızla seçtiği soylulardan bir tiyatro kumpanyası yaratabiliyordu.
|
Bu sekiz aylık "beyaz" dönem boyunca Sade'ın yaptıklarını, kurgusal da olsa, önce 1994'te Fransız romancı Serge Bramly'nin bir senaryo olarak başladığı ama daha sonra romanın kuyusuna düşen kitabından okuyabiliyoruz.
İyi bir aileden gelen bir genç kızın, görmüş geçirmiş bir erkek topluluğu tarafından bekâretinin nasıl bozulduğunu anlatan iki ciltlik "Yatak Odasında Felsefe"nin Picpus mahpusluğu sonrasında yazılmış olduğuna dikkat eden Bramly, Sade'ın kitabı Picpus'te yazmış olabileceğini tahmin ederek, yazacağı metni bu kitapta toplamaya çalışmış. "Yatak Odasında Felsefe"nin adına da bir gönderme yaparak yazdığı "Yatak Odasındaki Terör"ün elbette bir de görkemli bir sinema hikâyesi var. Hikâye olmanın da ötesinde, 2000 yılında Benoit Jacquot'nun çektiği, Marquis de Sade rolünü ünlü Fransız karakter oyuncusu Daniel Auteuil'ün oynadığı bir film bu.
.....
|
Hanene Ay Doğacak 90'lı yılların gençliğinin başucu kitabıydı. Bu kitap lise, üniversite öğrencileri arasında elden ele dolaştı. Gençlerin bu kitaba bu kadar ilgi göstermelerinin bir nedeni mutlaka yazarının da onlar gibi genç olmasıydı. Hanene Ay Doğacak sihirli bir kitaptı. Herkes bu kitabı bir şekilde sevdi. Aykırı bütün duygular, ensest, ölü sevicilik hiç bu kadar doğal ve sıradan anlatılmamıştı. Kimse kitabı iğrenerek elinden bırakmadı. Kimse Hanene Ay Doğacak'ı tiksinerek okumadı. Kitabı bütün kalbiyle seven okuyucular onda karşılıksız aşkı, çok âşık olmayı, çaresizliği buldular. Kitaptakiler tuhaf öykülerdi. Çok genç bir insanın bunları yazması çok şaşırtıcıydı. Bir kere kitap adıyla şaşırtıcıydı. Gizemli, saklı bir umut vardı adında. Bu kitabın örtüsünün altında da ne tabular, ne cinsellik var.
|
Aslında herkesin içindeki boşluktan sıkıntıdan koyabileceği doldurabileceği bir boşluk var.
Bakalım 2000 gençliği bu kitabı okurken neler düşünecek. Kitabın çıktığı yıl yaptığım imza günlerinde harap olmuş, lime lime olmuş kitaplar imzalıyordum. Çünkü hepsi elden ele dolaşarak okunmuştu. Arkamdan kitabın içindeki her cümleyle sözgelimi, "Tanımak sevmek midir?" diye seslenenler oluyordu. Bugünün popüler bir şarkısının dile düşmesi gibi benim cümlelerim kitabımın adı, öykülerin adı, Bayan Arvadak dillerdeydi.
Hanene Ay Doğacak'da aşkın olmayacak halleri vardı. O haller hep vardı da birisi çıkıp yazmaya cesaret edemedi. Hanene Ay Doğacak müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibi bir şeydi.
|
Bu kadar aykırı şeyi anlatmak, yazmak bir bakıma kafa bulmak, dalgasını geçmek gibi bir şeydi. Kitabın yazarı "Şimdi olsa yazamazdım," diyor.
Hanene Ay Doğacak'ın bütün öyküleri sürprizli, şaşırtıcı, beklenmedik sonla bitiyor. Zamanı, mekanı pek belli değil. Anlatıcılar çoğu zaman erkek. "Uçuk" gibi görünen çoğu kahraman da sıradan bildik insanlar, sadece içlerinde farkına varamadıkları şeyler bir patlamayla ortaya çıkıyor.
İmkânsız aşklar, pişmanlıklar, takipler, peşini bırakmamalar, bir hiç yüzünden yok olmak istemeler, sakat ve hastalıklı duygular, usul usul sevmeler, bir insanı çok sevmek uğruna dağılmalar, parçalanmalar, aşk halini anlatan en güzel cümleler.
Yazarı kitabı, sekiz yıl önceki kadar çok sevmese de, Hanene Ay Doğacak Türk edebiyatının demirbaş kitaplarından birisi.
|
Hiçbir kitap bu kadar doğal aykırılığı içinde barındırmadı. En önemlisi yazarının aykırı bir insan olmayışıydı. Her şey yazarlığın nimeti olan hayal gücüyle kurgulanmıştı. Kitap da zaten gücünü buradan alıyordu.
.....
Everest "Hoş Kitaplar" dizisi iki iyi derleme ile sürüyor. Enver Ercan ve İdil Önemli öyküler içinde yaptıkları uzun erotolojik bir yolculuktan sonra hoş bir projeyle döndüler. Kendilerine bu serüveni sorduk.
Kadın okuması ve erkek okumasını nasıl tanımlıyorsunuz? Düşlemek ile bu okumalar nasıl derinleşir, nasıl değişir?
|
Bizim peşine düştüğümüz asıl şey, kadını erkeği okumaktı. Daha doğrusu, insanın hallerinin kadın ve erkekte nasıl biçimlendiğinin yabancısı değildik de, yazarlarca nasıl biçimlendirildiğini merak ediyorduk. Okuyacağımız öyküler, bize bu konuda pek çok şey anlatacaktı kuşkusuz. Üstelik biz satır aralarında gezinebilecek, asıl anlatılmamış noktalarda, hem kadın hem erkek olarak öykülere karışıp o anları istediğimiz gibi kurgulayabilecek, hayal gücümüzü de sınayabilecektik. Bir anlamda bütün kahramanları, yazarlarına rağmen kendimiz(in) kılabilecektik. Asıl bu heyecan vericiydi. Okumalarımız, kendimize doğru da çıktığımız kışkırtıcı bir serüvene dönüştüğünde, bu öyküleri, bizim gibi meraklı hemcinslerimizle paylaşmak fikri doğdu. Onların okurken neler yaşayacaklarını bilemiyoruz ama bize bu heyecanı tattıran yazarlara içtenlikli bir teşekkür, boynumuzun borcu.
|
Okumanın erotolojik ilgisini bize açıklar mısınız?
Okumak her zaman kışkırtıcıdır. Önce harfler vardır gövdeleriyle: o, s, v, p... tek tek kalsalar baş etmek yine de kolay; ne kadar çekici olurlarsa olsunlar zararsız bir mesafede tutabilirsiniz onları. Ama sözcük olduklarında her şey değişir; anlamdırlar artık, mesafe kaybolur ve baştan çıkarmaya hazırdırlar.
Bir de gölgeleri vardır, bazen siyah bir tül gibi kaplar.. bazen ipek gibi kayar anlamların üzerinden. Metne dönüştüklerindeyse hiçbir şansınız kalmayabilir.
Kusursuz ve dayanılmaz bir üçgen kurulmuştur artık: Yazan, yazılan ve okuyan. En tehlikelisi de okuyandır üstelik. Okur, en azından bir röntgencidir çünkü...
Bu bir öykü edebiyatı antolojisi mi, yoksa psikanalitik çağrışımlı derlemeler mi?
|
Temaları gereği yoğun bir biçimde psikanalitik çağrışımlar, hatta çözümlemeler barındırıyorlar ama, bunlar en başta birer öykü antolojisi. Çünkü yazarlar, öykü sanatını en yetkin biçimde temsil edenler arasından seçildi. Bu 44 öykünün, okurlara hem yazarlar hem de Türk ve dünya öykücülüğü hakkında doğru bir fikir vereceğine inanıyoruz. Tabii kadınlar ve erkekler hakkında da...
Okumalarımız, kendimize doğru da çıktığımız kışkırtıcı bir serüvene dönüştüğünde, bu öyküleri, bizim gibi meraklı hemcinslerimizle paylaşmak fikri doğdu.
.....
|

"Yazarken yaşadıklarım ise ayrı keder..."
Nihat Behram, dostu, ağabeyi ve kavga arkadaşı Yılmaz Güney'i o fırtınalı yılların tarihsel dekor olduğu bir çalışmayla yazdı. Hapis, kaçış, sürgün... soluksuz kalacağınız bir yaşam kesiti. Kitap, belgeleri içerdiği kadar bazı değerlendirmeleri ve duyarlılıkları da içeriyor. Bu değerlendirmeler ve duyarlılıklarda karizmatik sanatçıya bazı eleştiriler de yöneltilmişti. Bunlar tartışmalara yol açtı. Halen de tartışılıyor. Mitos ile insan arasındaki paradoksal davranışlardı belki de tartışılan.
|
|
Kitapta kırgınlıklar kadar barışma da var. Yazar kitabın önsözünde yazım sürecinin "ayrı 'bir' keder" olduğunu belirtiyor ve Yılmaz Güney hakkında sözlerini şöyle bağlıyor: "Ve inanılmaz derecede insancıllaştığı son yılı. Kırgınlıkları gidermek için çırpındığı günler. Dimdik beklediği ölüm..."
"Üstün zekâ ve kör göz üstüne yanlış tekrarlamanın aynı hızda keskinleştiği bir karakter... Kendini zirveye taşıyabilecek ilişkileri bulabilen ve "çölü geçtiği develeri düzde atlara" göz kırpmadan "kurban edebilen" bir karakter... Şefkat ve acımasızlığın, iyilik ve nankörlüğün, mertlik ve yalanın, ilkellik ve üstün yeteneğin, bölüşmecilik ve bencilliğin birbiriyle oynaştığı bir karakter.."
.....
|
Yves Simon, "Renkli Günler" adlı bu romanında baş kişi olan Thomas vasıtasıyla okura tanıdık bir duyum, bir koku, bir şehir bir yaşam ve yaşanmışlıklar sunuyor. Her satırında, Yves Simon'un aşina olduğumuz samimiyeti, lirik, hırslı, çok sesli üslûbu bir kez daha insanlık hallerini okurun yüzüne çarpıyor.
Ancak bununla da bitmiyor her şey...
Hasta bir adamın, yani Thomas'ın ağzından yazdığı monologlar, bu insanın hayal ile gerçek dünyası arasında sıkışıp kalması ve kendisine nedensiz, cevapsız, bazen anlamsız sorular sorması her gün, herkesin aklından geçenleri cesurca dile getiriyor...
Tüm yazılanlar tek bir düşüncede düğümleniyor: İnsanoğlu varoluşundan kolay kolay sıyrılamaz...
|
"Renkli günler" adı gibi tam anlamıyla alacalı bulacalı, gökkuşağı gibi bir kitap. Her bir sayfasından büyü, gençlik, aşk, macera, umut, umutsuzluk, ihtiras, çocuksuluk, yani insanı insan yapan tüm değerler fışkırıyor.
"Seni / dört bir yana / haykıracak kadar seviyorum / bir karmaşa içinde sizi seviyorum / başıboş kayalar / basit şeyler / sizden hoşlanır / siz ki beni etkilediniz, damgaladınız ve ellerimde damarlarıma takılıp kalan sayısız kılçıklarıyla ömür kalıntıları bıraktınız."
|
|