Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda



















Ağustos 2000 Seçmeler

Sıraselviler'de Bir Otel Odası
Michael Ignatieff - Sanal Savaş

Müzikle edebiyat birbirini tamamlar

1945 yılında doğan ve çocukluğu Nancy'de geçen yazar-müzisyen Yves Simon, hayatının otuz yılını "Sinemaya Tutkum", "Edebiyat Çalışmalarım" ve "Müziğin Büyüsü" diye üçe bölen ve artık şarkıcı kimliğinden çok, yazar kimliğiyle tanınmak istiyen birisi. Bugüne kadar dokuz kitap yazmış ve on bir albüm gerçekleştirmiş olan Simon'un, yazar olarak adını duyurmasında 1983'deki kitabı 'Oceans'ın (Okyanuslar) Foucault tarafından övülmesinin büyük payı var. Aşağıda, Nazım Hikmet ve Lorca'nın şiirlerinden çok etkilendiğini anlatan Simon'un Türkiye'ye ikinci gelişinde Barış Behramoğlu tarafından yapılan ve Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan söyleşisinden parçalar bulacaksınız.

Bir edebiyatçı ve müzisyen olarak, müzikle edebiyat arasındaki ilişkiden söz eder misiniz?

Müzikte ilginç olan şey, insanoğlunun isteklerine yönelik olması, ama duyguları da açıkça ifade etmemesi.

Bir insandan diğerine aktarılan, ama beyinden geçmeyen duyguların altını çizer müzik. Roman ise her şeyi olaylarla, onlardan çıkan duygularla ve kelimelerle anlatır. Bu yoldan hareket edersek, müzik ile edebiyat birbirini tamamlayan iki unsur. İkisi birleşince hem mantık hem de duygu dünyası devreye giriyor.

"Müzikte en sevdiğim şey, zamanın yaptığı baskı" diyorsunuz. Peki bu, romanlarınız için de geçerli mi?

Roman aynı baskıyı yaşamıyor. Bir veya iki yüzyıl öncesindeki savaşı anlatan, ama çok çağdaş bir roman yazılabilir. Ben bu yöntemi benimsemiyorum, ama yapanlar var. Üslûbu modern olup içerik bakımından eski olabilir bir kitap. Yalnız benim tercihim güncel konular.

Romanlarınızı kendi yaşadıklarınızdan yola çıkarak mı yazıyorsunuz, yoksa seyahatlerinizdeki izlenimlerinize göre mi?


Tek boyutlu bakarsak öyle yazıyorum, kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak. Ama kelimenin tam anlamıyla otobiyografik değiller. Sekiz kitap yazdıysam, ikisi bu düzleme oturtulmuştur. Demek istediğim birinci tekil şahıs kullanılarak. Diğerleri yine kendimden yola çıkarak ama başka bir insanın gözünden yazılmıştır. Fakat her şeye karşın, yaşadığım çağa daima sadık kalıyorum. Zamanın dışına taşmıyorum. Bir tarihçi gibi ele alıyorum konularımı, ama dostluk ve aşk gibi bazı unsurları ekleyerek.

Edebiyata olan ilginiz Albert Camus'nün 'Yabancı' adlı kitabıyla başladı. Bugün bu kitabı yeniden okusanız, Camus'nün varoluşçuluğu

size aynı duyguları verir mi?

Bir kitabın gücü böyle anlaşılır. Yani yirmi yıl sonra okunduğunda aynı duygunun yakalanması sayesinde. Sanırım kaybedilen çok az şey oluyor ve aynı edebi güç yakalanıyor.

'Yabancı'da çok etkilendiğiniz şey neydi?

Bunu çok düşündüm ve üslubu nedeniyle etkilendiğim kararına vardım. Örneğin ilk cümlesi: "Bugün annem öldü. Hatırlamıyorum, belki dündü." Camus'nün Not Defteri adlı kitabında da aynı cümleye rastladım. Yıllar öncesinde, daha ne yazacağını bilmeden kendi yazım üslûbunu bulmuş.

1988'de "Le voyageur magnifique" (Harika Yolcu) adlı kitabınızla da Pris des libraires ödülünü aldınız...

Çok mutlu oldum, çok gurur duydum. Arkadaşım Daniel Auteuille de Cesar ödülü kazanınca onu tebrik etmek için aramıştım ve o da bana duygularını

"Noel hediyesi gibi!" diyerek ifade etmişti. Tam da öyle bir şey. Bir Noel hediyesi! Ödül almak tarihe adım atmak anlamına geliyor. Tüm kitaplarda adın geçiyor, tarihe adını kazıyorsun.











Bir otel odasının uzun bir ömrün karşılığı olacağını kim bilebilir?

Hüzünlü bir yol öyküsüyle sizi tanıştırmak istediğimiz Anar Rızayev, Çağdaş Azerbaycan Edebiyatı'nın modern hikâyedeki en büyük ismi. Dünyaya şair bir anne babanın çocuğu olarak gözlerini açmış. Babası Resul Rıza, Azerbaycan'ın en tanınmış şairlerinden. Kendisi de şiir formunun yoğunluğunu iyi bir tür olarak benimsemekle birlikte sonunda düzyazıda karar kılmış. Ayrıca, yazdığı öykü, roman, dram ve senaryoların yanı sıra Shakespeare çevirileri yapmış. Dede Korkut destanlarının çoğu zaman fantastiğe çalan dünyasına iyiden iyiye sokulmuş. Belki de bir "masal ve efsane anlatıcısı".

Şuşa’da başlayıp, bir Ankara-İstanbul otobüsüyle Sıraselviler'de garip bir

otel odasına uzanan bu uzunöykü, Kerim'in bireysel trajedisinin hikâyesi; gençliğinde parti ile Dede Korkut arasında bocalayan, zamanında Azerbaycan ve Sovyetler Birliği'nde pantürkistlik, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra iş aramaya geldiği bir İstanbul üniversitesinde ise komünistlikle suçlanan Kerim'in trajik sonu, aslında bütün insanlığın ortak sonuna işaret ediyor. Hepsi hepsi bir otel odası, her biri kalp sancıları arasında gelen bir anılar dizisi. Hayat çizginiz bundan ibaret.

Bir insan öldüğünde dünya mı onu kaybeder, yoksa o mu dünyayı; hiçbir şeye (ne sosyalizm, ne din, ne şeytan) tam inancı kalmamış bir insanın, hayatın sürekli incittiği, zaman ve mekânın uyumsuz karmaşasında debelenip duran modern çağ insanının dramını yansıtan bu uzun öykünün acı tadı da böyle bir şey; insana dair bir iç acıması.

.....

Michael Ignatieff
Sanal Savaş

Hep birlikte yaşadık; hani denir ya, cümbür cemaat. Uluslararası kanallardaki haberlerin simultane çevirisinin irkiltici soğukluğuyla oturma odalarımıza kadar giren bu son savaş, yani Kosova savaşı ilk bakışta gerçekten savaşa benziyor ve her şey de buna işaret ediyordu. Hava saldırılarında ölen siviller ve askerler ile Sırp polisi ve paramiliter güçlerinin öldürdüğü Kosovalı Arnavutların gözünde, doğal olarak bir savaşta yaşanabilecek kadar gerçek ve dehşet yüklüydü.

Oysa NATO ülkelerinin yurttaşlarının bakışıyla sadece sanal bir savaştı. Bu savaşa nefer olarak değil, seyirci olarak katılmışlardı. Savaş, yani estetize edilmiş bu dehşet tablosu, bir gösteriydi: Bir yandan yoğun duygular uyandırırken, öbür yandan bu duygular spor karşılaşmalarındaki gibi yüzeyseldi. İlginin boyutu bir futbol


maçına duyulan ilgiden fazla değildi. Ayrıca, ölümler çoğunlukla gizleniyordu, hem zaten ölenler de 'başkaları'ydı. Her şey 'orada' olup bitiyordu: ekranda.

Ignatieff başkalarının düştüğü tuzağa düşmüyor;bu kitapla bize ekran cadılığının gerçek iç yüzünü gösteriyor.