Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda



















Aralık 2000 Seçmeler

Tarık Ali İstanbul'da
Lale Çılgınlığı
Casanova'nın Aşkı

Carmen Posadas’ın "Küçük Sırlar"ı

Şık İnsanlar, Kirli Çamaşırlar

Yaşam yemek tariflerine benzer. Herkesin kimi zaman yaşamının tadı tuzu olan, kimi zaman da tadını tuzunu kaçıran gizli, küçük sırları vardır.

Zengin bir koleksiyoncunun yazlık evinde bir davet verilir. Aşk mektupları, kamalar, kurşun askerler, masal kitapları gibi tuhaf nesneleri toplayanların katıldığı bir davettir bu. Birlikte birkaç saat geçirirler; hoş sözler, övgüler bol keseden atılır, içki su gibi akarken, davetlilerin aralarındaki ilişki söylenmeyen ya da söylenemeyenler yüzünden zehirlenmiştir çoktan: Herkesin bir sırrı, kimselere söyleyemediği bir günahı, yüreğinin kapkaranlık bir köşesi vardır. Bu nedenle bir süre sonra gerçek, tehlikeli bir silaha dönüşür; çünkü öyle gerçekler vardır ki, kesinlikle gizli kalmaları gerekir.

Küçük Sırlar, Kader ve yaşamın rastlantıları üzerine bir roman. Kader

kaprislidir ve tuhaf rastlantılarla eğlenir: Şaşkınlık, farkına varılan rastlantılar, asla farkına varılmayan, ama Kader'in adımları olanlar, farkına varılıp da yüksek sesle söylenmeyenler, söylenmemesi gerekip söylenenler... Rastlantıların kucağına yerleşen sırlar ve günahlarsa Kader'in yolumuza döşediği birer mayındır sanki. Kader, ufak tefek muzipliklerden tutun da, acımasız zalimliklere kadar her an bir oyun oynar, bizi yolumuzdan saptırmaya çalışır; küçük sırlarımızı, gizli günahlarımızı bize karşı silah olarak kullanır. İnsanın Kader karşısındaki tek gücü susmak olsa gerektir. Susarak Kader'in alay ve şakalarının farkına varılmamasını sağlamak, ipuçlarını birbirine bağlamamak. Rastlantılar ne denli korkunç olurlarsa olsunlar, onları açığa çıkaracak bir tanık yoksa karşılaşmalara dönüşemezler. Yaşam ve yemek arasında bir benzerlik daha: Rastlantılar da tıpkı sufleler gibidir. Kimse yumurtanın akını çırpmazsa,


sufle kabarmaz ve tutmaz. Bu nedenle yaşamda kimi zaman susmak gerekir, insanın yanıtının işine gelmeyeceği soruları sormaması gerekir; ama dedikodu ve sohbet öylesine tatlıdır ki! İnsanlar en büyük günahları hiç de kötü niyetli olmayan boşboğazlıkları sırasında işlemezler mi?

Fallar, kehanetler ve büyüler de insanın Kader'in oyunculuğuyla başa çıkmak için başvurduğu umarsız çarelerdir. Bir de işin içine karışan ölüler vardır. Yarım kalan yollarına devam etmek için her zaman geri dönen genç ölüler ve intihar edenlerin kendini hiç unutturmayan inatçı kanı.

Küçük Sırlar tüm bunların bir arada pişirildiği lezzetli bir yemek tadında. Kitap aynı zamanda topluma yönelik bir hiciv de... İçinde insanların yer aldığı aynalı bir galerinin psikolojik anlatısı, sırrı son sayfaya kadar çözülmeyen karmaşık bir entrika, başrollerini bir aşçının, zengin bir koleksiyoncuyla eşinin, Praglı bir vücut geliştirme şampiyonunun, yakışıklılar yakışıklısı Carlos’un, ama en çarpıcısı genç Chloe'nin öyküsü.

Chloe'nin kardeşi Eddie, yazar olmanın yolunun yaşam deneyiminden geçtiğini düşünür. Binlerce kadınla yatmak, cinayetler, devrimler görmek, ölümle şakalaşmak ve malzeme toplamak için saatte iki yüz kilometre hızla öykülerin ardına düşer; bula bula ölümü bulur. Onun yazamadığı öyküyü yazmaksa, cinayet işlemek ve başkalarının öykülerini çalmak pahasına da olsa, Chloe'nin boynunun borcudur artık.

İlginç bir öykü okumak, okurken eğlenmek, kurgunun kurnazlığıyla büyülenmek ve kafanızı dinlendirmek, bol bol gülmek, biraz da insanlık halleri üzerine düşünmek isteyenler için.

Pınar Savaş

.....

Tarık Ali İstanbul'da

Kitap Fuarı’ndan bir baba solcu geldi geçti

Sadece kitap fuarından mı? Taş Kadın romanını yazarken, kitabının geçtiği şehrin havasını solumak, içine sinmek

için bir süre İstanbul'da kalan Ali buraları iyi biliyordu ama biz onu yalnızca gazete haberlerinden, dergilerden tanıyorduk. Fakat onun hayatımızdan koca, uzun bir araç gibi sarsıntılar ve gürültüler çıkararak geçmesi için öylece durup anlatması, konuşması yetecekti.

Türkiye'de geçirdiği zaman boyunca çok sayıda söyleşi yapan, röportaj veren, kitaplarını imzalayan Ali, aslında tek bir şeyden söz etti: Muhalif olmaktan vazgeçmek için ortada hiçbir sebep yok, muhalif olmak içinse sebepten bol bir şey yok. Türkiye'de çok geniş bir okuyucu kitlesinin beğenisini kazanan Ayna Korkusu bizim yayınladığımız ilk kitaptı.


Bu yüzden Tarık Ali bizim için ayrı bir değere sahipti. Havaalanına onu karşılamaya giderken epey heyecanlıydık, çünk birazdan göreceğimiz kişi 68'in efsane olmuş bir lideri, Avrupa'nın en köklü sosyalist dergilerinden New Left Review'un editörlerinden birisi, dünyadaki en önemli politik mocadele alanlarında, Vietnam'da, Russell Mahkemeleri'nde, Thatcher ve Blair karşıtı gösterilerde her zaman en önde yer almış bir eylemciydi.

Onu İstanbul'da geçirdiği her gün biraz daha yakından tanıdıkça, sıcaklığı, kalenderliği, arkadaşlığı ile öyle bir sevgi uyandırıyordu ki bizde, İngiltere'ye dönerken o da biz de üzüntüden ağzımız açıp bir çift söz edemedik neredeyse. Tarık Ali'nin en fazla eleştirdiği konulardan biri de yeni liberalizmle postmodernizmin, kültür ve politika arasına aşılmaz bir duvar örmüş olmasıydı. Sanki iyi bir romanın politikadan ve gerçek tarihten söz etmemesi gerekmiyormuş gibi görülmesi onu çileden çıkarıyordu. Biz de buna benzer bir hataya düşüp, bir

yanda politik ve muhalif bir Tarık Ali, diğer yanda da insan Tarık Ali varmış gibi davranmayacağız. Çünkü onunla geçirdiğimiz tüm zaman bize esaslı bir insanın inançları ve ideolojisiyle nasıl tutarlı, uyumlu bir hayat yaşayabileceğini, onları özümsemenin verdiği kendinden eminlik ve rahatlık içinde davranabileceğini gösterdi.

.....

Lale Devrinde Aşk

Hollanda impresyonist resim sanatı, Deborah Moggach'ın "Lale Çılgınlığı" adlı son romanını yazmasında büyük bir ilham kaynağı oluşturmuştur. Yazarın amacı, bu 17. yüzyıl başyapıtlarını kullanarak, o soğuk dönemi, öncesi ve sonrasını da değiştirmektir.

Pencere kenarında ve loş bir ışıkta oturan mavi entarili genç kadının okuduğu mektupta acaba ne yazmaktadır? Bir yatağı kapatan hizmetkar ile evin hanımı arasında ne tür bir ilişki yaşanmaktadır?

Rembrandt ve Vermeer gibi büyük ustaların fırçasından tuvale dökülen bu başyapıtlar, Moggach'ı hayal kırıklığı, yanar dönerlilik ve seçim hatalarıyla yüklü bir aşk hikayesi yazmaya itmiştir. Bu öykü 1630'ların Amsterdam'ında, lalelere altından daha yüksek bir değer biçilen bir dönemde geçmektedir.

Lale Çılgınlığı'nın baş kahramanı, babası yaşında zengin bir tüccar Cornelis ile kendince uygun bir evlilik yapan genç ve güzel Sophia'dır. Cornelis, başarısı ve zenginliğini ölümsüzleştirmek adına, eşi ve diğer eşyalarının bulunduğu bir tablo siparişi verir. Zaman ilerledikçe ve tablo tamamlandıkça, genç ressamın Sophia'ya olan aşkı da şiddetlenir.


Koyu bir katolik olan Sophia ise suçluluk duygusuna ne kadar kapılmış olsa da yakışıklı sanaçıya kayıtsız kalamaz.

İki gencin aşkları ve birbirlerine olan şehvet ve tutkuları büyüdükçe, Sophia bu mantık evliliğine daha fazla tahammül edemeyeceğini anlamaya başlar. Bunun üzerine taze gelin ve aşığı Batavia'da yeni bir hayat kurmak adına çeşitli ve tehlikeli kaçış planları yapmaya başlarlar.

Düşlerinin gerçekleşmesi için tek bir şart vardır: Sophia'nın nedimesi olan Maria'nın bu planı öğrenmemesi...

The Times'ın "Sanat, aşk, hayaller ve para hakkında yazılmış büyüleyici ve dev bir yapıt. Bu bir klasiğin doğuşudur" şeklinde tanımladığı Lâle Çılgınlığı' Steven Spielberg'in yapım şirketi Dreamworks tarafından havada kapıldı. Deborah Moggach'ın hala senaryosu üzerine çalıştığı Lale Çılgınlığı’nda söylentilere göre Gwynneth Patrow da rol alacak.

Deborah Moggach bugüne dek on üç

romana imzasını attı. Bunların arasında "Porky", "The ex-wives" ve "Stand-in" adlı önemli kitaplar da yer alıyor. Moggach'ın televizyon için yazdığı senaryo ve uyarlamaların içerisinde, çok ses getiren "Close Relations" ve "Sea Saw" bulunmakta. Aynı zamanda kısa öykülerinden oluşan iki seçkisi de bulunan yazarın bu çalışmasının çoğu halen BBC Radio 4'da okunuyor.

Deborah Moggach ayrıca, "Goggle Eye" adlı drama uyarlamasıyla, yine bu dalda En İyi Yazar Ödülü'ne layık görüldü.

Titiz, canlı ve aynı derecede hüzün dolu... Sayfalar çevrildikçe insanın bakış açısı değişip duruyor ve heyecanı giderek artıyor.

Daily Telegraph

Güzel yazılmış... Moggach, okurun heyecanını kitabın -beklenmedik- sonuna kadar zirvede tutuyor.

Independent On Sunday

.....

Casanova’nın Aşkı

Donna Emilia’nın Korsesindeki Midye

"Yemeksiz ve Şarapsız aşkın tadı yoktur!"

Giacomo Casanova adı, yıllar boyunca kadınları baştan çıkaran, cinsel performansı yüksek, erotik oyunların ustası olan erkekleri betimlemek için kullanılan bir sıfat olagelmiş ve birçok dünya dilinde sözlüklere "kadınları baştan çıkararak onların kalbini kazanan kadın avcısı" olarak girmiştir. Onun, gurme, simyacı, kumarbaz, rahip adayı, diplomat, casus, şövalye, şair ve yazar kimlikleri ise doğal olarak bu kimliğinin gölgesinde kalmıştır. Zaten kendisi de anılarında varoluş nedenini şu sözlerle açıklar:

"Bedensel haz kültü, daima en önemli şey olmuştur benim için. Hayatımda hiçbir zaman daha önemli bir şey olmadı. Hep öbür cinsiyet için


yaratıldığımı düşündüm, onun için de onu hep sevdim ve elimden geldiği kadar kendimi sevdirdim."

Casanova için aşk ve yemek bir bütünün "olmazsa olmaz" parçalarıdır. Güzel bir yemek onda aşk yapma arzusu uyandırır, en ateşli aşk saatleri ise küçük bir aperatifle noktalanır. Casanova'nın aşk yemeklerinin, istiridye, kum midyesi ve bilumum kabuklu deniz hayvanları, sıcak çikolata ve şampanya gibi afrodizyak etkisi olduğu bilinen yiyecek ve içeceklerden oluşmasına şaşmamak gerekir. Yemekler ve kadınlarla ilgili ritüelleri hiç değişmez. Önce en seçkin şaraplar eşliğinde mükellef bir yemek yenir, ardından kadınlarla yasak cinsellikler yaşanır.

Tutkuların adamıdır Casanova. "Hedefine" doğrudan ulaşamadığı durumlarda -bu Casanova'nın bile başına gelmiştir- şehvetini gidermek için dolaylı yollara başvurur. Korfu'da umarsızca aşık olduğu bir senyoradan yüz bulamaz. Kadından saçının bir buklesini kesip kendisine hediye

etmesini ister -tabii bir kutuda saklamak için değil-. Toz haline getirdiği saç tutamını kurabiye hamuruna katar ve "tapındığı" kadının bedeninden bir parçanın kendi bedenine geçmiş olması hazzıyla yetinir.

Hayatı boyunca hep kendine layık, itibarı yüksek bir görevin peşinde, o ülke senin bu ülke benim dolaşan Casanova, gittiği yerlerde hem yemeklerin tadına bakmıştır, hem de o pek sevdiği cins-i latiflerin. Konstantinopol'e yolu düştüğünde bir yandan nefis kuzu kapama ile damak zevklerini tatmin ederken, bir yandan da tanıştığı paşaların haremlerine göz diker. Ancak onu Konstantinopol'de başka sürprizler de beklemektedir!