Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda



















Ekim 2001 Seçmeler

Y. Odabaşı: Kuşlar Uzaktı Sonra
Necmi Gürsakal: Floransalı Karlo
İnsanat Bahçesi İçin Kurallar
Robert Solé: Fotoğrafçı Kadın
"Eski Dostum Kertenkele"

Adnan Özer:
"Bireyselliğim zaten halka fedadır..."

Sevgili Adnan Özer. Yıllar süren bir karabataklıktan sonra geçen ay ilk kez Varlık'ta güzel bir şiirle ortaya çıktınız. Şimdi de toplu şiirlerinizi yayımlıyorsunuz. Bu çekilmenin nedenlerinden bahseder misiniz?

Çekilmemin nedeni Sivas Katliamı. Tragikos'un, şiirsel eylemin anlamsız olduğu yer vardır. Adorno'nun "Auschwitz'den sonra şiir yazılmaz" dediğini anımsayalım. Şair ahlâkı bazı durumlarda şiir yazmamaktır. İnsanlar arası dostluk mektuplaşmasının en üst biçimi şiir olduğuna göre, işin aslı bu dostluğu korumaktır. Katliamla bu dostluk temelinden dinamitlenmiştir. İnsan birbirine ne iletecek! Alışıldık hümanist görüşler iletişim, dedikodu, taziye vb. her konuda yazmayı/ yazışmayı öngörür. Alfabenin arsızca kullanılması yapay bir insan sevgisi oluşturur. Yazmamak bazen doğru bir eylemdir, doğrudan eylemdir. Yazmamak merhamettir. Sadelikle bir

şey söylemek gerekirse, ağıt özürle yazılmalıdır. Hiçbir ağıttan edebi pay çıkartılamaz. Bu yıllar içinde ne yazsam ağıt tarzı olacaktı. Ülkemin bu koşullarında hiçbir şairin bu konuda hakkı ve özrü olamaz.

İlk şiirinizi yayımladığınız 1970 sonlarından bu yana kendi şiir serüveninizi nasıl tanımlarsınız?

Bir biyolojik dönem oluyor tabii. Önceleri derin türküyü aradım. Bu "âşık tarzı"nın üzerine, bir de doğa mistisizmini benimsedim. Kenar mahalleli önemliydi; hep kenar mahallede kalacağım galiba. Ama Thigo de Mello gibi. Yeryüzünün kenar mahalle delikanlısı. Top gelince ayağında sektirmeden duramayan. Sonra akademik dönem diyebileceğim bir dönem oldu. Had safhada bireysel bir şairim, ama bireyselliğim halka zaten fedadır. Halkın içinden gelen biri olarak yüksek şiir sanatına soyunmam yadırgandı.


Ama ben bu yoldan dönemem. Uzun lafın kısası, şiir edebiyatının tehlikeye girdiği bir dönemde kendi kavmimin otantiğinden bir şeyler bırakırsam o yeter.

Kendinizi hangi şairlerle kandaş görüyorsunuz?

Yoksulların bilinci olan şairleri usta, dost, arkadaş kabul ederim. Gerisi eğitim, beğeni, kültür, sanat, medeniyet. İsimler verecek olursak, Bayburtlu Zihni, Aşık Mahzuni, Garcia Lorca, Cesar Vallejo, Jacques Roumain, Pablo Neruda, Octavio Paz...

Günümüz şiir ortamına dair fikirleriniz nelerdir?

Türk şiiri de sonunda modernizmin sonundaki enformasyon-kitle kültürü ipoteği altına girdi. Bu nasıl açıklanır? Enformasyon, yeni obje kavrayışlarının hâkimiyeti, orta sınıfın şiire ihaneti ve bizzat medyanın müdahalesi. Modernizmin etkileri bunlar. Cenap Şahabettin ile başlayan modernizm, bir gelenek oluşturamadan ipotek altına girdi. Anadile bağlı tinden koptu. Böyle

değilse, şiirimizde bugün niye büyük şahsiyet yok? Toplumun edebiyat, şiir karşısındaki dekadansına şairlerin dekadansı da eklendi. Dünyada da biraz böyle.

Toplu Şiirler

Adnan Özer'in şiiri, süregelen anıları dile getiren simgeler şiiridir. Bu şiirler, kendi köklerine, delikanlıların öttürdüğü ateşli kavallara, Trakya gençlerinin sevdasına, efsane ve mitlere duyulan özlem içinde umutsuzluk çığlıklarına dönüşen hazin seslenişlerdir. Bu şiirler, terk edilen köye, kızların nazar boncuklarına, deniz üzerinde uçuşan şiir kuşlarına yakılan, birbirinden güzel, usta işi ağıtlardır. Bu şiirler, Trakya'ya tutsak, Trakya'da, Trakya'nın mit ve efsanelerinde, yakıcı sıcak yazlarının sezinlenen denizle oyunlarında kalan bir çocukluğun dramatik ve beyhude seslenişleridir.

Bu şiirler, çocukluğun, hayat serüveninde hem hayal dünyasına, hem de umutsuzluk ile çaresizliğe açılan kapıların büyülü anahtarı olarak karşımıza çıktığı, şairin soylu, ama aynı ölçüde umutsuz haykırışlarıdır. Adnan Özer, Makedon okurunun eline ulaşan şiir mektubuna, büyük bir yangınla, büyük ruhsal çalkantılarla başlamaktadır. Onun anılarında tutsak kalan yangın felâketi, "acıların yüzlerini olgunlaştırdığı piren çiçekleri"ni anımsatmaktadır; bu anılardaki orman "ateşin bacısı"dır, çocuklarsa bu ormanda küllerden meyva kalıntılarını toplarlar. Bu kül, bir delikanlıdan kalan izdir; bu iz, aslında kadınların, küllerini, "gökyüzünde son yıldızda yerini alana değin" savurdukları, şairin çocukluğunun izidir.
(Ante Popovski, Destka Rados)




Adnan Özer sadece nesnel olan kavramları özleriyle keşfetmeye kalmayıp, onları sunma-anlatma, karşı tarafa taşıma (Metafor) bağlamında bir dilin nominal bütün yapılarını yapı-çözümle birbirinden ayırmaktadır. İşte Adnan Özer, bu kendine has sunmalarıyla dili yeniden güncelleştirip Heidegger'deki ontolojik varolma analizinin kıyılarına kadar ulaşır: Yani kendi söyleminde başka varolmalarla buluşur.
(Rüstem Aslan, Kaşgar)

KRİSTOF KOLOMB'UN EVİNDE
İnsan bir okyanus koymalı bazen
arasına ayak izlerinin,
sığınsa da kalbine gezerek ısıttığı karalar
zalim kahramanı olmalı bütün terk edişlerin.
Çok görülmüştür kartalın kıyıdan döndüğü
kaylanın yırtıcı merakıyla denizden yüzgeri ettiği,
ama bir kere olsun erkek dediğin
bırakıp ardından ata mezarlarını
uzak volkanların kaynayıp söndüğü
adalara gitmeli, adını söylesin diye
bir taşın içinden evini yakan ateş.

Bilmeli dünya sevdalısı, kandadır ateş gemisi,
kadının uykusundan biçilen yelken bezi
yüzdürür meçhule gidenin kalbini.
Ah bir dedikodudur hayat
sıkıntı verip huzuru vaadeden:
Tek armağan uğurlanış sözleri.
(Veda Şiirleri'nden)

.....

Başka bir yerden yazıyor Yılmaz Odabaşı, acının zaten kuralı olan toprakları bir daha kurutup çatlattığı, dağ çiçeklerine, kaya yosunlarına kanla, hışımla çöktüğü bir yerden. Çağdaşlığın adeta geçerken bir kenarda unuttuğu, geleneğin de zalim inadıyla burgacında tuttuğu bir yerden. Büyük bir aşk duygusunun olduğu ama aşkın çok zor olduğu yerden. Yer yer çatışmaların içinden. Ölümlerden, sakat kalmalardan...

Öyküler 1970'li yılların sonunda başlıyor. Üç sol sempatizan delikanlının aynı kıza olan platonik aşkı ve hiç umulmayacak bir son. Bir kuşağın sonu gibi... "Naile" bu öykünün adı.

"Asef'in Dağları" öyküsüne can dayanmaz. Güneydoğu'da bir mezrada doğan Asef'in Orta-Doğu'ya sıçrayan macerası, trajik film senaryolarına taş çıkartacak olay örgüsü taşıyor. Okurken avuçlarınız sıkıntıyla terleyecek, yürek burkulmalarından bir iyice rahatınız kaçacak. Yine de okuyacaksınız. Çünkü gözler merak kadar vicdan da taşırlar. Çünkü yaşarırlar...

"Uzanıp kaldığım yerde sadece hâlâ yaşıyor olduğumu biliyor, başka hiçbir şey düşünemiyordum. Yattığım yerde bir süre gözkapaklarımı aralayabilmem için kendi kendime telkinde bulundum. Bilincimi ikna ediyor, ama zorlamalarıma rağmen gözkapaklarımı aralayamıyordum.


Sonra yattığım yerdeki zeminin toprak değil, kumaş bir döşek olduğunu fark ettim. Ardından sol ayağımın parmakuçlarındaki derin sızının baldırıma sıçradığını hissederek yüzümü acıyla buruşturdum. Çok geçmeden nihayet gözkapaklarımı araladım. Bir çadırın içindeydim ve aydınlık bir odada peşmerge giysileriyle iki adam gülümseyerek bakıyorlardı bana. Başı çefili, badem bıyıklı olanı söze girdi: "Burası İran Kürdistanı Demokrat Partisi karargâhıdır. Seni biz bulduk. Ölümden döndün, seni Allah kurtardı, Allah! Geçmiş olsun kardaşlık." Hiçbir şey söyleyemedim o an… Sonra sıcağı, bir çöl sıcağını hissettim tenimde… Yanımda duran ve adının Nâsır olduğunu söyleyen refakatçimden üzerimdeki örtüyü kaldırmasını rica ettim. Ama o, tereddüt ediyor, kaldırmıyordu. Sonra fısıldadı:
"Nasıl olsa öğreneceksin. Kurtuldun ama, nasıl desem, bilmiyorum," dedi.
"Neyi öğreneceğim, ne diyorsun sen?" diye sordum.
"Ayağın, ayağını kestiler… Yoksa ölecektin. Kampımızın sağlıkçıları sana narkoz vererek ayağını…" dedi…

Birden kollarımda bulduğum güçle üzerimdeki örtüyü araladığımda, sol ayağımın baldırıma kadar kesildiğini görüp çılgına döndüm. Boğulurcasına, bağıra çağıra ağlıyordum… Nâsır, beni teskin etmeye çalışıyor, kollarımı tutuyor, hınçla sıktığım parmaklarımı birer birer aralıyordu. Çırpınarak, kıvranarak vücudumun direncini çok zorlamış olmalıydım ki, yeniden bayılmışım… Bu kez kendime geldiğimde artık sakat, özürlü bir adam olduğumu kabullenmiş, gözlerimi tavana dikmiş, yüzümdeki çaresiz ifadeyle susuyordum…"
(Asef'in Dağları'ndan)

.....

Ekonomiyi edebiyata katma denemesi

Floransalı Karlo, bir kentin geçmişine bakarak ekonomi ile edebiyatın kesişim kümelerini arama denemesi olarak değerlendirilebilir.

Ülkemizde hiç güncelliğini kaybetmeyen ekonomik sorunların geçmişimizdeki köklerine, yazının penceresinden bakarken gördüklerimiz bugün gördüklerimden çok farklı değil aslında. Bir ülke açısından daha çok satınalmanın artık ülkeyi zenginleştirmemeye başladığı bir kırılma noktasında (17. yüzyılda) geçiyor Floransalı Karlo'nun öyküsü. Osmanlı İmparatorluğu'nun zorluklarının başladığı; Avrupa'nın merkantilizmi bilinçli bir şekilde kullandığı günlerde, Osmanlı'nın ekonomiye nasıl baktığını irdelemeye ve anlamaya çalışıyor roman. Belki de Floransalı Karlo, edebiyatta ekonomiyi ve ekonomi tarihini bu kadar ön plana alması ile başka bir anlam kazanıyor. Bilim sanat ilişkisi açısından ekonomi ve edebiyata baktığımızda, ikisinin de büyük ölçüde sözcüklere dayandığını görüyoruz. Bizim gözümüzden tarih, her zaman edebiyata yakın duran bir daldır. Tarihin bize söylediklerini bilimin nesnel ve sanatın öznel bakış açıları ile harmanladığımızda ortaya ilginç denemelerin çıkabileceğine hiç kuşku yok.


17. Yüzyılda bile pazar araştırması anlayışı ile hangi renk ve desenlerin nerelerde tutulduklarını inceleyen, bu konuda bilgi toplayıp değerlendiren, almaktan çok satmaya yönelik bir ekonomik bakış açısına karşı Osmanlı'nın değişmeyen bir ekonomik anlayışı sürdürmesinin maliyeti şüphesiz büyük olmuştur. Romanda bir kurgu olarak Karlo, Osmanlı'nın bu yaklaşımının bilinçli bir ekonomik tuzak olup olmadığını araştırıyor. Romandaki Dük'ün sözleriyle:

"Osmanlı bizi her zaman şaşırtmıştır Karlo. Kanuni Sultan Süleyman zamanında İstanbul'a hediyelerle giden elçimize, şehirde daha fazla kalması için yiyecek tahsisatı bile vermişlerdi onlar. Zengin insanlardır. Son yıllarda Osmanlı bizi daha da fazla şaşırtıyor. Anlamak biraz zor. Sanki içlerine kapandılar. Belki de sadece bana öyle geliyor. Bir de bu Girit işi ile neden bu kadar uğraştıklarını hiç anlamıyorum. Bunca yıl uğraştıkları halde Kandiya Kalesi'ni alamadılar. Bu pek bizim bildiğimiz Osmanlı değil. Sanırım siz daha önce Osmanlı'nın ilk başşehri olan Olympos Dağı eteğindeki İpek Şehri'ne de gittiniz."

Herkesin bu kadar çok satmaya hevesli olduğu bir ortamda, Osmanlı'nın yeni ekonomik gelişmelere ilgisizliği bilinçli bir oyun olabilir mi? Bu kadar büyük bir ülkenin neden ekonomik gelişmelere bu kadar ilgisiz kaldığını anlamak onlar için gerçekten zor olmalıydı. Hızla günümüze döndüğümüzde ise, aynı hataları başka şekillerde bugün de tekrarlamadığımızı söyleyebilir miyiz...

.....

Skandal filozofun tezlerini daha iyi anlayabilmek için kategorik bir değerlendirme

Peter Sloterdijk, İnsan Parkı İçin Kurallar'ı temelde şu iki teze dayandırmaktadır:
1: Hümanizm ölmüştür.
2: Bizler insanın yapay olarak yetiştirilmesini düzenleyen antropo-teknik bir kurallar dizisine muhtacız.

Bu iki temel tez üzerinde gelişen düşünceler Martin Heidegger'in 1946 yılında yayınladığı Humanizm Üzerine Mektup'una göndermeler yaparak devam eder. Sloterdijk'in tezlerini daha iyi anlayabilmek için İnsan Parkı İçin Kuralları'nın kategorik bir şekilde sunulması zorunlu hale gelmiştir.

1: Mektup arkadaşlığı. Sloterdijk başlangıçta bir dizi dostluk mektuplarının felsefede özel bir konu olduğu üzerine yeminler eder. Filiozoflar aşktan bilgeliğe kadar her konuda yazarlar ve yazdıklarıyla da başkalarının diğer aşkları harekete geçirmelerini amaçlarlar. İşte bu noktada "Humanizmin Özü ve İşlevinin" bir tür "yazı medyasındaki dostluk vakfeden iletişim" olduğu tespitini yapar.

2. İki okuyucu grubu: Hümanizm tarihi içinde iki okuyucu grubu oluştuğunu iddia eder Sloterdijk. Birincisi çok eski olan "gizemli elitler" ki bunlar



"yayılmacı ve evrensel politikalarıyla" gün ışığına çıkarlar. "Alfabetizmin nerede fantastik ve arsız ise, orada Kabbalanın dünya yazarlarının yazı tarzına hayran olduğu gramatik ya da edebi mistik öğe ortaya çıkmıştır" derken Sloterdijk'in kastettiği tanrıdır.

İkinci grup ise, felsefi mektup dizisi humanizmini "pragmatik ve programlı" bir hale getirip "burjuva ulus devletlerinin okullu ideolojisine" dönüştürenlerdir. "Alfabeleştirilmiş zorunlu dostluk birlikleri" olan bu grup, sadece zorunlu askerlik hizmetlerine sahip değil, aynı zamanda ulusal kültürlerin ortaya çıkmasına yarayan, kilise hukuk yazılarını düzenleyen öğretmenler ve profesörlere de yardımda bulunmuşlardır. Sloterdijk'a göre bu "Ulusal humanizm" 1789'dan 1945 yılına kadar devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ise radyo, televizyon ve internet bu ulusal devletlerin garanti ettiği okuma biçimlerini sonsuza kadar tahrip etmiştir.

3. Hümanizm: "Hümanizm bir söz ve nesne olarak her zaman bir karşı tarz olmuştur, çünkü o insanlığın barbarlıktan kurtarılması için en gerekli angajmandır." Humanist okuma geleneği ortak tavrı, insanın ucubeleşmesine karşı en iyi panzehirdir ona göre. Bunu söylerken Sloterdijk okurlardan çok şeyler beklemektedir. Humanist okumanın 1945'te ölmesinden sonra "vahşileşme eğilimlerinin" görüldüğünü ve medya sayesinde günlük bir ucubeleşme yaşandığını vurgulaması gibi.

4. Heidegger: Sloterdijk, Martin Heidegger'in 1946 yılında yazdığı "Humanizm Üzerine Mertup"un, insanlığın içinde bulunduğu krizi aşmak için çok önemli bir giriş olduğunu düşünür. Heidegger insanı sonsuz bir şekilde yeniden kıymetlendirmiş ve evcilleştirilen bir hayvan gibi tasavvur etmeden vazgeçmiş, insanı Varlık kavramıyla anlatmaya çaba göstermiştir. Sloterdijk'a göre Heidegger insanın, sadece iyi okuyucu olmak yerine sadakatli bir insan olmasını istemektedir.

5. İnsanlaşma: Heidegger'i aşan çok önemli bir adım daha atar Sloterdijk. Onu biyolojik hale getirir. Heidegger felsefesini felsefe tarihine yerleştirir ve "insanlaşma macerası" olarak tanımlar: "İnsanı, hayvan oluşu ve hayvan yaşayışında başarısızlığa uğramış canlı olarak tanımlamaya kadar ileri götürebiliriz bu yorumu."

6. Nietzsche: İnsan türleri tarihine değinir değinmez, insanların ilk konutlara yerleşmesinden sonra orada ne tür bir insanın ortaya çıktığını sorar Sloterdijk. Bunu Nietzsche'nin Zerdüş'de nisan konutlarının üzerine yaptığı gözlemlerde sorgulamasında olduğu gibi yapar. Zerdüş evleri belirli bir insan tipinin yetiştirildiği ehlileştirme araçları olarak görür. Nietzsche'nin Zerdüşü "içinde insan evcilleştirmesi yolunun belirlenmesi için kaçınılması imkânsız bir mücadelenin yapıldığı bir mekânı" sezer. Sorun bunun nasıl olacağındadır.



7. Evcilleştirme: Sloterdijk, insanların eskiden beri evcilleştirilerek üretildiğine inanmaktadır. Ama artık: Teknik ve antropo-teknik çağı yaşanmaktadır; insanlar her geçen gün biraz daha seleksiyonun etkin ya da öznel alanlarına doğru kaymaktadırlar. Gelecekte bu oyunun daha aktif olarak oynanması ve antropo-teknik kurallarının formule edilmesi söz konusu olacaktır."
Rüstem Aslan

.....

Tarihten ve güncelden inşa edilen bir edebiyat evreni

Lübnan kökenli Amin Maalouf başta olmak üzere, dünya edebiyatına farklı tatlar kazandıran birçok doğulu yazarın satırlarında, kendisine hiç de yabancı olmayan mekânları ve kişileri, renkleri ve kokuları bulmaya alışkın olan Türk

okuru, Robert Solé'nin yapıtlarında, o tanıdık doğulu lezzeti yeniden keşfedeceğe benziyor.

Mazag'ın ardından raflarda yerini alacak olan Memlûka adlı romanında, köklerine bağlı olma çabasının yanı sıra, Mısır'ın yakın tarihiyle bir tür gizli hesaplaşma da göze çarpmakta. 19. yüzyılın son demlerinde ülkenin içinde bulunduğu durumu romantik bir aşk hikâyesi eşliğinde betimleyen Solé, ustaca çizilmiş roman kişileri aracılığıyla da, farklı dinlerden, farklı milletlerden insanların bir arada yaşadığı, kültürlerin iç içe geçtiği, bir devrin kozmopolit Mısır'ını tüm renkleriyle gözler önüne sermeyi başarıyor.

Aşağıdaki satırlarda, Robert Solé'yle, Memlûka romanını çevirmemin hemen ardından, teknolojinin sağladığı imkânlar sayesinde, 'sanal' ortamda gerçekleştirdiğim 'sahici' röportajı bulacaksınız.

"Memlûka" romanınızı, 1890'lı yıllardaki Mısır'ın tarihsel arka-planı üzerine inşa etmişsiniz. Osmanlı İmparatorluğu'na bağımlı ve aynı zamanda İngiliz işgal altındaki bir Mısır bu. Romanın bir yerinde, roman kişilerinden biri: "1 Ocak 1800'de Mısır, Fransız işgali altındaydı. Şimdi, 1 Ocak 1900'de ise İngiliz işgali altında. 1 Ocak 2000'de hangi ülkenin işgali altında olacağını görebilmek için yüz yıl daha yaşamak isterdim" diyor. Yirminci yüzyılın sona erdiğini gören bir yazar olarak, Mısır tarihinin o dönemiyle hesaplaşmaya çalıştığınız söylenebilir mi?

"Roman kahramanlarımdan biri, bir tespitte bulunuyor sadece ve gelecek hakkında kendine bir soru soruyor. Eğer 1 Ocak 2000'e kadar yaşamış olsaydı, Mısır'ın artık bağımsız olduğunu, Arap dünyasının en sözü geçen ülkesi haline geldiğini ancak nüfusunun bir asırda yedi misli arttığını



ve hâlâ gelişmekte olan ülkeler arasında yer aldığını görürdü. Hiç şüphesiz, 1900'lü yıllardaki kozmopolitlikten eser kalmamasına ve Mısır'ın kendi içine kapanma eğiliminde olmasına da üzülürdü."

Romanınıza da adını veren kadın kahraman "Memlûka" 19. yüzyıl sonlarındaki Mısır'da, erkekler dünyasında bir öncü olmayı başaran, güçlü ve cesur bir kadın. Kadınların henüz cinsiyet ayrımcılığına mahkûm olduğu bir çağda, o ortamda, imkânsızı gerçekleştirme yürekliliğini gösteren bir kadını romanınızın merkezine oturtma fikri nereden aklınıza geldi? Romanınızı oluştururken feminist bir yaklaşım içinde olduğunuzdan söz edilebilir mi?

"Aslına bakarsanız, bir hayli feministim... İnsanlığın diğer yarısı, olması gereken yerde olsaydı, dünyanın daha adil olacağına ve çok daha az şiddet içereceğine dair safça bir inancım var. Memlûka, yaşadığı çağın ilerisinde. Mısır'da, hemen hemen Birinci Dünya Savaşı sıralarında ortaya çıkan ilk feminist taleplerden bir adım önde gidiyor.

1890'lı yıllardaki bir fotoğraf stüdyosunu en ufak detayına kadar tasarlayıp kurgulamak bana büyük keyif verdi; ama en çok, bir çiftin, cinsiyet ayrımcılığından yana olan o toplumdaki evrimini anlatmaktan zevk aldım: Çekici, ağzı iyi laf yapan ancak kötü bir fotoğrafçı olan erkekle, ilk başta fotoğrafçılığı küçümseyen, ama bunun, bütün yeteneğini ortaya koyabileceği bir ifade biçimi ve bir sanat olduğunu zamanla keşfeden, sivri dilli, amatör ressam kadın. Memlûka, bir meslek icra ederek, kocasını geçerek ve Kahire'nin en büyük fotoğrafçısı haline gelerek, çağdaşlarını hem büyülüyor hem de şaşırtıyor. Doğal olarak aile hayatı da içinden çıkılmaz bir hal alıyor... 1890'da, annelikle işi bir arada götürmek elbette ki bugün olduğundan çok daha zordu."

Gökçe Tuncer

.....

Kedici'yle Matrakçı'nın noveleti yazıldı

Tophane'nin ünlü Kedici Cemal'ini bir romanın kahramanları arasında gördük sonunda. Şebnem İşigüzel "Yaşanmış Hikayeler"ini yazarken gerçekçi yazarların gözlemci tekniğini reorganize etmişti bir bakıma. Güncel - yaşamsal anlamda her tarafından öyküler fışkıran (tabii bunlar edebi öyküler değil) bu ülkede, bu tarihsel dilimde bir edebiyatçı dikkatini göstermişti İşigüzel. Kedici Cemal (romanda Kedici diye geçiyor) yaşamış bir tip; şimdi bilmem hayatta mıdır? Bireysel faaliyet gösteren bir tahsilatçı (marifetlerini merak edenler romanı okumalılar).



Bir Batı sanatı olan romanın ilk ürünleri picaresque yapıtlardır. Eğlenceli olumlu kahramanlar, serüvenciler, sosyal haydutlar anlatılır bu yapıtlarda. Orhan Kemal'in bazı romanlarında picaresque özellikler bulunmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda yayınlanan Metin Kaçan'ın "Ağır Roman"ı da böyle bir anlatıdır. Şebnem İşigüzel bir kadın yazardan pek beklenmeyen bu tarzı denemiş; bir tür neo - picaresque roman kaleme almış. Bizce cesurane bir girişim. Romanın baş kahramanı ve onun kadar önemli görünen ikinci kahramanı erkek. Ergenlik çağında erkekler bunlar. İşigüzel'in çocukluğunu çağrıştıracak denli de çocuklar. Romancıların ilk yapıtlarında görülen özyaşamsal özellikler bu romanda da var gibi. Erkek kahramanın yakını olan kızlardan biri neden İşigüzel olmasın? En azından yazar onları çok yakından tanıyor.

Fazla unsurlar yok, her şey yerli yerinde. Bir düşlemenin gerçekliğin canlı çizgileri içinde anlatıldığı yapıt. Adından da anlaşılmıyor mu zaten...

Romanda Matrakçı Nasuh alegorisi çocukluğun düşsel haritalarını seriyor. Ergenliğin toplumsallaşmasını anlatan psişik özelliklere de sahip bir roman bu.

Daha çok öyküleriyle tanıdığımız İşigüzel "Eski Dostum Kertenkele"de öykücü alışkanlığından kurtulamamış; bu bir yazara öykünün konvansiyonel olanaklarını peşinen sunması bakımından yararlı, ancak roman kurgusu bakımından zorluklar doğuruyor. Batı yazın türleri içinde "novelet" (kısa roman) diye adlandırılan bir türe giriyor İşigüzel'in bu romanı. İşigüzel, kısa roman çerçevesini zorlama tasvir ve diyaloğlar ve içsel konuşmalarla aşmaya çalışarak, roman geliştirmeye uğraşmak yerine, doğru bir tercih yaparak kısa romanın çerçevesi içinde kalıyor; kurgusuna ve anlatı aralığına, disiplinine uyuyor.

(Adnan Özer, Radikal)

.....