|
|

Ekim 2000 Seçmeler
Beş Katlı Binanın Altıncı Katı
Pessoa : Hiçlik
|
"İyi okur, doğrudan yazar okur."
Bildik bir soru ama, siz yazarlığa nasıl başladınız?
Doğrusunu söylemek gerekirse, ben yazmaya okumakla başladım. İyi yazar olup olmadığım tartışılır belki, ama çok iyi bir okur olduğumu kesinlikle söyleyebilirim. Hayatım boyunca hep iyi bir okur oldum, yani seçerek okudum. Size bir adım ötesini söyleyeyim: Bir yaştan sonra da, yani 20 yaşımdan itibaren, kitap okumayı bıraktım ve yazar okumaya başladım. Bence iyi okur olmanın sırrı, doğrudan yazar okumaktır, özellikle de iyilerini.
Peki, sizin için yazmanın kaynağı nedir?
Başlangıç noktası her zaman için acıdır. Bir de duyarlılık. Yani başka varlıkların acılarının farkında olmak ve o acıları hissetmek. Tabii burada toplumsal acılardan ve toplumsal duyarlılıktan söz ediyorum. Yaratıcılığın kökeninde bireysel acıların da büyük yeri vardır, ancak
|
kalıcı olan toplumsal acılardır. Bunun başka bir boyutu da "toplumsal adalet" duygusuna sahip olmaktır. Edebiyat, hayatta var olmayan dengeleri -adalet,eşitlik özgürlük gibi- oluşturma mücadelesinde ışık ve yan tutan bir eylemdir. Zaten bizim kuşağımızın çıkış noktası, '68'deki o büyük kavga; sonra duruş, yenilgi, fatura ödeme ve yaşlanma... Benim yazarlığımın gerisinde de bunlar var. Ben yazmaya 1974 yılında, "Kafama kurşun sıkayım mı, sıkmayayım mı?" dediğim bir hesaplaşmanın ortasında başladım ve ondan sonra oturdum, iki buçuk yıl boyunca hiç durmadan roman yazdım.
"Her gün bir iyi cümle kurmaya çalışıyorum" diyorsunuz. Bu "iyi" cümleler sizde nasıl ortaya çıkıyor; usul usul akıyor mu, fışkırıyor mu, patlıyor mu..?
Evet, daha önceki sohbetimizde söylediğim gibi, ben her gün mutlaka güzel bir cümle yazmaya çalışıyorum.
|
Bazen küçücük bir görüntü, bazen bir sözcük, bazen bir durum bunu tetikliyor. Ama 'Genelde her gün bir cümle yazıyorum' başlığı altında toplayabileceğimiz şey "patlama". Çünkü bu cümleler herhangi bir duruma ilişkin oluyor ve ortaya birdenbire -tıpkı bir mantarın yüzeye çıkışı gibi- çıkıyor.
Roman hakkında... Bence romanın odağında insan olmalı; roman, insandaki saklı olan bir gerçeği, insanlık durumunu bulmaya yönelmeli. Romanda insanı ve insanlık durumlarını araştırmadınız mı, orada gerçek edebiyattan söz etmeniz pek mümkün olmuyor. Ayrıca romana hiçbir zaman bugünü düşünerek yazılan bir metin olarak bakmamak gerekir. Bugün için yazıp bugünden tat alıyorsanız, sonuç romandan başka bir şeye dönüşür. Yazma anlamında söylüyorum, gerçek roman ilerisi için yapılan -ve zamanın ayırıcılığını göze almak zorunda olduğunuz- bir serüvendir.
Yeni romanınıza gelelim. "Yüz: 1981". Son romanınız "Yürek Sürgünü"nden
|
bu yana altı yıl geçti ve bu kadar süredir yeni romanınızla uğraştığınızı biliyoruz. Mehmet Eroğlu'nun daha önceki beş romanının yanında, burada bir değişiklik yaptığınızdan söz edebilir miyiz?
Bu kitabımın da -ana çizgisi açısından- yazdığım diğer romanlardan hiçbir farkı yok aslında, yalnız ötekilerden oldukça değişik bir roman olduğunu söylemeliyim. İçinden geçen suyun kaynağı aynı, fakat değişik bir şekilde akıyor. Bayağı emek verdiğim bir roman oldu bu kitap. Hatta en çok sevdiğim romanım olduğunu da ekleyeyim. Kitabın ana temasının, kahramanın yüzünün gizinin çözülüş biçimini seviyorum.
"Yüz: 1981", ana tema olarak bir insanlık durumu üzerine kurulu. Kahramanı da bir anti-kahraman. Aşık olmak yerine ilişki kuran, tutkuyla yaşamak yerine gününü idare eden, fikirler uğruna özverilerde bulunmak yerine paşa paşa yaşamayı seçen ve hiçbir sorumluluk üstlenmeye yanaşmayan, suçu varsa da bunu herkesle aynı kapsamda gören bir anti-
|
kahraman. Adı yok. Çünkü bir adının olmasına gerek yok. O yüze her adı yazabilirsiniz. Belki sizin gibi, bizim gibi, herkes gibi; yani, hepimiz gibi.
Bence bu anti-kahraman ve onun etrafındaki kişilerle sarılı bir roman örgüsünde, önemli olan yazarın kimden yana olduğu. Evet, bu romanda bir anti-kahramanı işliyorum, ama ona tam da karşıdan bakıyorum. Yazar hem Tahir Bey'den, hem de o adsız anti-kahramanın içinde hareketlenen başka bir tipten yana aslında. Yazar, kahramanın onu seven kadınları yok edişindeki gizi ortaya koyuşta açık bir tavır alıyor.
Toplumun içinde çok ortalama bir yerdeki çok ortalama, hepimizin yüzünden çizgiler barındıran bir tipi alarak, o ortalamanın ne olduğunu çarpıcı ve dramatik biçimde gözler önüne sermeyi hedefliyorum. Zaten bizim ülkemizin son on beş-yirmi yılının en güzel özeti, bu ortalama tipte belirginleşen insanlık durumu.
|
Bugün için eksilen şey acaba kozmik duygu mu?
Evet, tam da bu. Genlerimizde var olan o kozmik duygu yaşamımızdan uzaklaştırılıyor, kaldırılıyor. Bazen kendimizi çok önemli hissettiğimizde, sırt üstü yatıp gecenin karanlığında gökyüzüne bakarsak, ne kadar önemsiz, bir nokta gibi olduğumuzu anlarız. Bazen de kendimizi önemsiz bulduğumuzda ve yine gökyüzünü seyre aldığımızda, bu sefer o büyük evrenin bir parçası olduğumuzu ve o kozmik yansımayla anında yüzümüzün, benliğimizin aydınlandığını, varlığımızın anlam kazandığını hissederiz.
Romana dönersek; olayların merkezinde tutkusuz ve sorumluluktan kaçan bir adam var...
Aslında kitapta bir de Nazan tipi var atlanmaması gereken. Nazan'ın ayna simetrisinde yer alan Işık, Duygu, Sevda ve Ferda da başka bir kadın tipini temsil ediyorlar. Daha doğrusu onlar, daha büyük ve anlamlı bir bütünün parçasını oluşturuyorlar.
|
Başroller adsız adamımız ve Nazan mı?
Nazan bana göre tam da başrol değil gibi. O dörtlü kadınla Nazan arasında çok keskin bir zıtlık var ve Nazan bugün için çok daha yaygın ve rastlanılabilir bir tip. Doğrusunu söylemek gerekirse, anti-kahraman dediğimiz kahramanımız ne kadar yaygınsa, ona denk bir kişi Nazan, bunun için en başında, "Ben bu hikâyeyi Nazan'la anlatmaya başlıyorum" diyor. Çünkü denkliğinin en iyi karşılığı, onu tam olarak yansıtabilecek en iyi ayna o.
Evet ama, Tahir Bey'e hayranlıkla karışık bir aşk besleyen Işık, hayatın içinde kuşkulu davranan Duygu, Sevda, günümüzün kadınına en yakın olan Nazan ve en sonunda hayatı nasıl sürdüreceğini bilemeyen ve ölümden deli gibi korkan Ferda; bunların hepsi gelip gelip bu adama aşık oluyorlar. Nedir bu adamdaki şeytan tüyü?
Belki de soğuğun sıcağa doğru akışı gibi, zıtlıkların birbirini çekişi. Işık bu romanda belirgin durumu temsil ediyor, yani gerçeği. Diğerlerinin adlarını yan
|
yana getirirsek, biri Duygu, adı gibi duyguları, diğeri Sevda-aşkı, diğeri Ferda-yarını, yani geleceği simgeliyorlar... Bu soyut hayatların karşısında ise Nazan gibi çok somut biri duruyor. Anti-kahraman bütün bu dört kadını ciddi bir şekilde etkiliyor ve o kadınlar gerçekten derinden sarsılıyorlar, ama Nazan’a hiçbir şey olmuyor. Çünkü Nazan, roman kahramanının bulaştırdığı hastalığa karşı muafiyeti olan bir kadın, diğerleri ise hastalıktan kurtulamıyorlar. Özetle, bu hastalık sevene bulaşıyor, sevmeyene hiçbir şey olmuyor.
Bir de kitabınızın havasını baştan sona saran bir cinsellik var. Ziynet'te çok sert bir şiddeti de içeren bu cinsellik, gündelik hayatımızı kuşatan bir baskın öğe artık ve kesinlikle geri çekilecek bir motife de benzemiyor. Hatta cinselliğimizin hayatımızdaki payının artacağını bile söyleyebiliriz. Roman da gümbür gümbür bir cinsellikle birlikte akıyor. Bu durum bizi rahatsız etmeli mi, yoksa artık cinselliğin bu payını
|
aklımızda tutarak onun değerini daha fazla bilecek türde yaşamlar mı kurmalıyız?
Cinsellik bireyselliğimizin önemli ve yadsınamaz bir parçası. Romanda cinselliğin güçlü bir şekilde akışı ise kahramanımızın yaşam biçimi ve kişiliğinden kaynaklanıyor. Bireyselliğinin öyle fazla katmanları yok: Özetle yaşıyor ve sevişiyor, belki de cinselliğin kadınları ele geçirmenin en kestirme yolu olduğunu düşünüyor.
Kitabınızın bir yerinde, "Bir hayatın güzel olabilmesi için biraz uydurulmuş olması gerekir" diyorsunuz. Bu tek tek kendi hayatlarımıza bilerek ve kasten 'fantastik' ve 'kurgusal' bir boyut katmayı istememiz gerektiği anlamına mı geliyor? Yoksa, bir Arap deyişinde olduğu gibi, "Gecelerin yazdıklarını gündüzler siler" mi her zaman?
Rüya görmek iyi ve gerekli bir şey, ben insanlara -özellikle de gençlere- hep şunu söylemişimdir: "Rüya görmeyen birine asla aşık olmayın". Nasıl rüya görüleceğini ise
tasarlamayı bilmek gerekiyor; sanırım sorunuzun cevabı
|
bu. Romanda Ferda, kahramanımıza düş tasarlamanın yollarını anlatmaya çalışıyor: Uyarıcı bir günlük izlenim, yürekli bir hayal gücü ve güçlü tasarlama isteği... Belki bu şekilde gündelik hayatları sıradışı bir hale getirebiliriz. Ancak yine de tasarlama becerisi, kişinin donanımı ve seçimleriyle doğru orantılı. Son olarak şunu söyleyebilirim: Ben kendi payıma, her zaman büyük, yaşamaya ve yazmaya değer bir hayat edinmeye çalıştım, tasarılarımı hep buna göre yaptım.
..... 
Bilinç kapılarında bir yazar: Anar
Anar (Resuloğlu Rızayev, 1938), çağdaş Azerbaycan edebiyatının önde gelen yazarlarındandır. Öykü, roman,
oyun ve senaryoları vardır. Ayrıca
|
yapıtları birçok yabancı dile çevrilmiş biridir. Biz onu Ak Liman romanıyla tanıdık. Kendimize bu denli yakın bulduğumuz bir toplumun edebiyatının çok uzağında olduğumuz da bir gerçektir.
Çözülme ve dışa açılma sonrasındaki Azeri toplumu bize en iyi tanıtacak/anlatacak olan edebiyata da yeterince ilgi gösterdiğimiz söylenemez. Gene de Elçin, Anar, Mevlüt Süleymanlı gibi yazarların yapıtlarının dilimize kazandırılması önemli bir adımdı.
Bugün Beş Katlı Binanın Altıncı Katı adıyla yeni basımı yapılan Ak Liman, Azeri toplumunun1960'lı yıllarından bir kesit sunuyor. Anar, toplumun kendi içindeki çözülme sürecini dile getirirken; farklı kesimlerden kesitler alarak, o dinamiğin boyutlarını göstermeye çalışıyor. Dolayısıyla, toplumun geçirdiği değişim sürecinde bireyin konumunu sorguluyor.
|
Anar’ın anlatımındaki yoğunluk, ustaca kurduğu diyaloglarla belirir. Özellikle bireylerin dünyalarını bu diyaloglarla yansıtırken, iç konuşma ve geriye dönüşlerle de ilişkilerini daha canlı kılan bir anlatımı yeğer. Özellikle çevirmen Nemet'in dünyası ekseninde, sıradan gibi görünen yaşamların arka planını bu git-gel içinde yansıtır. Nemet'le Süreyya'nın evlilikleri, geldikleri durum, "neşriyat"ta bir arada çalıştığı insanlarla ilişkileri, onların gerçeklikleri toplumun profilini yansıtmada temel eksen alınan boyutlardır. Tehmine, Mehmed Nesir, Dadaş, Zaur ve Mursud, hem yaşam gerçeklikleri hem de dile getirilen öyküleriyle romanın belirgin karakterleri olarak öne çıkarlar.
Çalışma ortamı, insan ilişkilerinin düzeyi, yaşanılan aşklar, kırgınlıklar bağlılıklar... Romanda, bir yanıyla izleksel olarak bunlar öne çıkarken; öte yanıyla da Azeri toplumunun gerçekliği gözler önüne serilir.
Feridun Andaç .....
|

Umutsuzluk burcunda kıdemli bir varoluş: Hiçlik!
Adnan Özer 1997 yılının Kasım ayında günlerden bir gün sabahleyin erkenden Lizbon'da kaldığım otelden çıkıp denize doğru yürümüştüm. Bize göre Kuzey karalarının bir ucunda yer alan Portekiz'in, dünyanın sonundaki son kıyı olduğuna dair -öylesine bir tasarım işte- bir imge vardı o günlerde kafamda. Oradan ötesi ürkütücü bir su: okyanus. Bu ürkütücülüğe bir de ora sabahlarının güneş ışınlarıyla uzun süren cilveleşmesi eklenir. Tan ağartısıyla güneşe mutlak kavuşmanın süresi öyle uzundur ki, aldanıp uyanmaya görün, mutlak sabah bir türlü gelmek bilmez.
Sonunda denizi gördüm. Mutlak denizdi bu. Sanki "tek kara-tek deniz" bütünlüğü içinde bir dünyada yaşıyordum. Ve bir dalga geldi: Mutlak dalga. O dalga bütün
|
kıyılara vurdu (vuruyordu) sanki. İçinde binlerce dalga olabilirdi, tıpkı Pessoa'nın şiirsel varlığı (ya da şiiri) gibi pek çok ama pek çok özyaşamöyküsünün şiirsel tezahürü olan, romantiklerin peşinde koşup birleştirmeye çalıştıkları binlerce unsur olabilirdi; tıpkı Pessoa’nın şiirlerinde olduğu gibi, binlerce Diyonizoscu dağıtmalar ve dahası ironik serpintiler, serpintiler...
Bu anıyı kendi şiirsel tasarımım için saklamıştım. Bunun beni Pessoa'nın mutlak şairliğine geri döndüreceğini nereden bilecektim?..
..... Rüstem Aslan
Kimdir Pessoa? Bu soruya verilecek kesin bir cevap olduğunu sanmıyorum. Belki de soruyu şöyle sormalıyız: Pessoa kimlerdir? Kimler Pessoa'dır? 47 yıllık ömrün adım adım ördüğü bu "kara" bilmece, 20. yüzyıl tinini anlamak için en iyi ev ödevidir.
|
20. yüzyıl Portekiz edebiyatının en büyük ismi olarak anılan Pessoa, hayatta olduğu dönemlerde sadece dar bir edebiyat çevresinde tanınmaktaydı ve bütün ömrü boyunca sadece bir tek kitap yayınlatabilmişti. Ölümünden uzunca bir süre sonra ailesi tarafından Portekiz devletine satılan Pessoa belgelerinin (yazı, mektup ve kendi elinden çıkmış tüm yazılı belgeler) sayısı ise 27.543 idi.
Trajedi ve dekadans arasında mekik dokuyan Pessoa 'Huzursuzluk Kitabı'nda "bir yabancı gibi kaybolacağım sislerde" derken, içine kapanık, uzun ve karmaşık bir tarihi yazdığının farkındaydı kuşkusuz. Onun kendisine ve başkalarına ördüğü düğümü çözmenin tek yolu "dekonstrüksiyon-rekonstrüksiyon" yoluydu.
Bir 'arkeolog' titizliğiyle yaptığımız kazının her aşamasında bir başka Pessoa, bir başka şair, bir başka yalnız ve münzeviyle karşı karşıya kaldık. Pessoa görkemli bir kültür ve poetika höyüğü gibiydi.
|
|
|
|