|
|

Eylül 2001 Seçmeler
Söyleşi / Fatih Özgüven
Öykümü Kim Anlatacak
Linda Grant
C. Bushnell / Sex & The City
Kissinger'in Yargılanması
|
Bugün de Ölmedim Anne (Toplu Şiirler 1)
Şair Ahmet Erhan 1976 yılında Militan dergisinde ilk çıkışını yaptığında çağdaş Türk şiirinde toplumculuk damarı '70 sendromunu yaşıyordu. Bu damarın o günlerdeki atışı, hümanist değerlerle sosyalist değerlerin sarmalandığı 1940 toplumcu kuşağından biraz farklıydı.
1940'ların halkçılığına temelde sadık kalınırken, bu toplumcu damar o yıllar ülkenin içinde bulunduğu keskinleşmiş ideolojik çatışma ortamı yüzünden daha militanvari, daha sendikalist, daha komüncü özellikler gösteriyordu.
İşçi mücadelesine daha belirgin atıflar yapılıyor, öğrenci, kadın hareketleri güncele açıkça vurgu yapan şiirlerle destekleniyordu. Sağ-sol çatışması diye kabaca nitelenen çatışma, bir toplumsal arbedeye dönüşme eğilimi gösteriyordu. Nitekim ülke karşılıklı çok canın, daha çok da genç insanların yitirildiği bir kıyımı yaşadı. Ölümler, ölümler...
|
O yıllar Ahmet Erhan bir yandan çıraklık yapıyor, bir yandan da akşam lisesini bitirmeye çalışıyordu. Gepegenç bir sosyalist olarak Ahmet Erhan da tarafını seçmişti. Yoksulların, ezilenlerin yanındaydı. Ama o başka bir şeyin daha yanındaydı: Yaşama hakkının. "Çiçekçi Bana Bir Gül Ver" ve "Bugün de Ölmedim Anne" adlı şiirleri buna örnektir. O, 1980 darbesine varmadan önce toplumsal cinnete varan insan kıyımını sorguladı. Arkadaşlarının, gencecik insanların öldürülüşünü sorguladı. Niyeydi bütün bunlar? O yıllar şair olarak sergilediği etik tutum karamsarlıkla nitelendirildi. Trajik dizelerindeki sorgulayıcı ifadeler, yalınlıkla dile getirdiği keder, kültürsüz sol eleştiri tarafından istenildiği ölçüde tarafgir bulunmadı.
Şairdeki ölüm ve yoksulluk temaları, ardından büyük bir tema getirdi: Akdeniz. Mersin kökenli Ahmet Erhan, Doğu Akdeniz kültürel havzasının neo-platonist felsefesine bağlı kalıp,
|
|
yani varlık düşüncesini güzellik ve aşk düşüncesiyle birleştirerek, oradan insani değerleri vaaz eden coşkunluğa vararak, 20. yüzyılın sonlarında önemli bir şair oldu. "Akdeniz Lirikleri" ve daha sonra yazdığı birçok şiirde Ahmet Erhan, İç Anadolu kırsallığında entelektüel bir arayışı dile getirir.
Şairdeki entelektüel filizlenme, daha sonra imgeciliğe karşı bir uyumsuzluk tavrı olarak, yaşayan Rus şairi Voznesenski gibi, "Beat" yorumlayışını getirdi. Sokaktaki insanın "humour"u şairin hiç elden bırakmadığı kederli söyleyişiyle birleşti. Aile ve bireysel trajedi bu dönem şiirlerinin "leitmotif"i oldu.
Sesiyle erken buluşmuş, Türkçesi arı, duru, verimli bir şair Ahmet Erhan. Kişilikli ve şiirsel mesajını hiç dolandırmadan verebilen bir şair. Bizce yakın dönem Türk şiirinin bir gururu. Bir gözü turunç bahçelerindeki kavuniçi sıcaklıkta, bir gözü Akdeniz'in mavisiyle hareleniyor.
|
Yüreği şu ünlü şiir kitabında (Alacakaranlıktaki Ülke) dile getirdiği gibi, ülkesinin alacakaranlıktan kurtulması gailesiyle meşgul. Saint-John Perse'in Nobel Ödül Töreni'nde söylediği gibi: "Şair, çağının kötü bilinci olsa yeter."
Ahmet Erhan'ı yeniden sunarken, onun Türk şiirinin günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri olduğunu bir daha anımsayalım.
Adnan Özer
.....
Fatih Özgüven: Hiç tahmin etmediğim insanlar yazdığım şeylerin dalga uzunluğunu buluyorlar.
Bir ülkeyi 'okumak' ile ülkenin kültür hayatını okumak arasında sizce ne gibi nüanslar var?
|
Bazen hiç denecek kadar az nüans var; Yusuf Atılgan'ın ölümünden sonra yayımlanan romanını okuyorsunuz ve birden bu adamın sessiz sedasız, yıllar önce köy romanı denen şeyin 'esans'ını yazmış olduğunu görüyorsunuz. Hemen ardından, diyelim ki, Yıldız Tilbe'nin iki jandarma arasında mahkemede bir fotoğrafını görüyorsunuz ve yüzündeki ifadeden, duruşundan, pozun ta kendisinden Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşları ile olan ilişkisinin, bu ülkede yaşınan acıların, hatta arabeskin 'özü'yle ilgili bir şeyin sırrına vardığınızı düşünüyorsunuz.
Sonra birden 'Anayurt Oteli'nin Zebercet'inin mahkeme sahnesi geliyor aklınıza, bir anlamda döngü kapanıyor. Bu ülkede 'yazılan' şeyler hep yeraltı yollarından birbirini beslediği için, eğer 'okumaya' niyetiniz varsa, yazılan bir roman da olsa bir fotoğraf da olsa hiç beklenmedik bağlantılar kurabiliyorsunuz.
|
Bu bakımdan kültür Türkiye'de durmadan her şeyin birbirini ürettiği, birbirine bağlandığı bir bütün gibi. Aslında dikkatle bakarsanız, ipuçlarını birleştirirseniz her yerde öyle. Yüksek kültür - alçak kültür denen şeyler birer kurgu, birer tanım aslında; eğer yeterince samimi ve ilgili bir gözle bakarsanız, arada binlerce çatlaktan birbirini besleyen sızıntılar görüyorsunuz. Binlerce nüans! Ve kendiniz de onların içindesiniz, en beklemediğiniz yerde!
Bu denemeler kitabınızda eleştiri dozu hakkında okura neler söylersiniz?
Belli bir ironi ya da alaycılık taşımalarına rağmen, öznel bir bakıştan nasiplenmelerine rağmen, Radikal 2 yazılarının 'eleştiri' yazıları olarak tanımlanabileceğinden şüpheliyim. Uzun zaman sinema ya da edebiyat hakkında yazdım, hala da yazıyorum. Bir noktada, yukarıda sözünü ettiğim ince çatlaklardan birbirinin içine sızanlar, insana sadece 'bir kitap' ya da 'bir film' üzerine yazılamayacağını düşündürüyor.
|
Gördüm ki, aslında hakkında yazmak istediğim aralardaki ilk bakışta görünmez ilişkilerdi. Ben de bunu yapmaya çalıştım, en azından bu yazılarda. Radikal 2 gibi bir mecra Türkiye'de halihazırda böyle 'kendine özgü' bir yazıya izin verecek tek yer. Bu da beni mutlu ediyor. Türkiye'nin yeni iktidar sembolleri olan pop şarkıcılarının gösteriş düşkünlüklerinin bana neden Ömer Seyfettin'in Pembe İncili Kaftan hikâyesini düşündürdüğünü bulup yazabiliyorum. Bence önemli olan bu.
Güncel yazılar yazmak sizi nasıl etkiliyor?
Güncel yazılar yazmak beni iyi etkiliyor. 'Gündelik ego'ma iyi geliyor bir kere. Hiç tahmin etmediğim insanlar yazdığım şeylerin dalga uzunluğunu buluyorlar. Yazarken, özellikle bu gibi yazılar yazarken bungee-jumping yaparmış gibi, yüksek bir yerden bir 'faraziye'nin içine atıyorsunuz kendinizi!
|
Bir de bakıyorsunuz, orada birileri var. Öte yandan bu tarz güncel yazılar yazmak zor da, çünkü bazen birkaç kere yazıp bozduğum oluyor. Belli kısalıkta, hafif görünen şeyler yazmak belli bir yoğunlaştırma gerektiriyor. Bu yüzden de ara verdiğim, sonra üstüste birkaç yazı yazdığım oluyor. Kimi zaman daha ciddi oluyorum, kimi zaman daha eğlenceli. Sürekli aynı marifeti gösteren biri olmaktan kaçınmak istiyorum, çünkü asıl istediğim yazıların mümkün olduğunca bir tanım altında toplanmamaları! "Yerüstünden Notlar" adı bile çiftanlamlı, çünkü yazıların görünürde hafif olmasına çalışıyorsam da aslında o sözünü ettiğim gizli 'yeraltı akıntıları'ndan söz ettiklerini umuyorum.
.....
|
"Bu kitap, hayallerin, düşlerin, tutkuların, takıntıların, atlatılamayan gerçeklerin kitabı."
Bu kitaptaki öykülerin belkemiği tutku. Tutku ve takıntı. Geçmişinde bir şeye bir şeylere takılmış bu yüzden bugün dümdüz yürüyemeyen kahramanları var. Hanene Ay Doğacak'tan bir yıl sonra yayımlandı. Yazarı kitap yayımlandığında 21 yaşındaydı. Bu kitabın benim için bir tek önemi var, gittikçe daha parlak hayaller kurabileceğimin, hep yazabileceğimin, yazmayı öğrenebileceğimin işaretidir bu kitap. Bugün bu kitaptaki bazı öykülerin yüzüne bile bakamıyorum. Ama o dönem korkunç bir bilinç akımı varmış bende.
Güzel, tutkulu aşk hikâyelerini kitabın kalbine gizlemişim yine. Bir sürü tuhaf olayla üstlerini örtmüşüm. İsim koymama, yer bildirmeme alışkanlığımı sürdürmüşüm.
|
Bizans dönemiyle İstanbul'un fethiyle ilgili hikâyem, kitapla aynı adı taşıyan hikâye ve sondaki iki hikâye yine de fena değilmiş. Özellikle kitapla aynı adı taşıyan hikâyem Fellini filmleri gibi. Gizli gizli bir neşesi var. O hikâyeyi hâlâ seviyorum. >Acaba yazdıklarını o yaşa ait parlak bir yeteneği yazma güdüsünü bu kadar küçümseyen başka bir yazar daha var mıdır? Ben o zaman garip hayaller kurabilen bir yazarmışım. Uçmaya meyilli. Bir yazar için bundan daha önemli bir kazanç yok aslında. Düzgün kitapları herkes yazabilir, olabilecek, düzgün şeyleri herkes kurabilir. Ama bu öyküler hastalıklı, takıntılı, normal değil.
Aslında hepsi benim kendim için yazdığım şeyler, kendim için kurduğum düşler. Bir sanat eserini de erişilmez yapan güzel kılan aslında bu olmalı. Bu öyküler elbette kusursuz ve erişilmez değil ama okuyucuya ruhunda taşıdığı bu saf duyguyu hissettirebilen, verebilen bir kitap bu.
Efsaneler, masallar, geçmiş hayatlar hep geri dönüşler, beklenmedik sonlar, zaman zaman bütün trajediyi kıran komik bir cümle. Bu öyküler de
|
mizah hiç olmadık yerde araya girivermiş. Yine okur için bu kitabın da başucu cümleleri var. Türk edebiyatı içerisinde öykülerimin ve benim bir yerim olabileceğini müjdeleyen bir kitap bu.
Kaderimin Efendisi'nde Kundera'nın çok sevdiğim bir sözü tek dayanağım: "Genç ve dünyadan haberi yok." Ama insan dünyadan ve başkalarının yaptıklarından haberdar olduğunda da farkında olmadan bazı duygularını diyet olarak veriyor.
Ben hislerimle yazan bir yazarım. İşin matematiğini öğrendikçe hisler, yazma coşkusu başka bir şeyle orantılanıyor.
Öykümü Kim Anlatacak ruhsuz, düz öykülerle kıyaslandığında pırıl pırıl. Okuru elinden tutup savuracak bir başka dünyanın orta yerine atacak güçte. Ben hep daha iyi şeyler yazacağımı bildiğim için her kitabım beni bir basamak yükselttiği için kitaplarımı küçümsüyorum. Evlatlarını reddeden bir baba gibi. Bir anne hiçbir zaman evlat reddedemez. Belki anne gibi davranmalı hatalarıyla, kötülükleriyle bu kitaplarımı da sevmeliyim.
|
Günümüz Britanyası'nın en ünlü romancı ve gazetecilerindendir. The Cast Iron Shore romanıyla 1995'da David Hingham, en iyi ilk roman ödülünü aldı. Akıl hastası olan annesini anlattığı Remind Me Who I Am, Again adlı eseri büyük yankı yarattı. Beyaz Şehrin Kafeteryaları (When I Lived In Modern Times) romanıyla, 2000 yılında Britanya'nın sadece kadın yazarlara verilen ve en saygın edebiyat ödüllerinden sayılan Orange Ödülü'ne değer görüldü.
1946'da, Avrupa'nın dört bir köşesinde binlerce kadın ve erkek yollara döküldü. Tarihin en büyük kıyımlarından biri olan Yahudi soykırımından kurtulabilmiş yorgun kitlelerin tek çaresi vardı: Binlerce yıl önce terk ettikleri Kutsal Topraklar'a geri dönmek...
|
Onlardan biri olan genç kuaför Evelyn Sert, kendisini kısa bir süre sonra Tel-Aviv'in beyaz sokaklarında bulacaktı. Ve o topraklarda, yurtsuz bir halkın, bir başka halkı yurtsuzlaştırma pahasına giriştiği var olma mücadelesi başlayacaktı.
Evelyn, Ortadoğu'nun göbeğinde bir yığın yeni acıyla kurulan bir ülkenin, aşkla yaralı, kırılgan ve trajik bir bireyi olarak sürdürecekti 'yeni hayatı'nı. Yeni idealler hızla eskiyecek, kendilerine mutlu bir hayat kurmak isteyen mülteciler, bunun hiç de sandıkları kadar kolay olmadığını öğreneceklerdi.
Linda Grant, Britanya'nın en prestijli ödüllerinden sayılan ve sadece kadın yazarlara verilen Orange Ödülü'ne değer görülen bu dördüncü romanında, İsrail'i kuranların dramatik hikâyesini, 40'ların Tel Aviv'inden başlatıyor.
Grant, bu romanıyla dünya edebiyatının en güçlü kalemlerinden biri olarak selamlanıyor.
.....
|

Köşe yazılarından, dünya çapında bir fenomene...
Candace Bushnell, New York Observer gazetesinin popüler köşe yazarlarındandı. Manhattan'ın Hollywood filmlerinden iyi tanıdığımız zengin, parlak bir işte çalışan, bekar sarışınlarından biriydi o da ve ne yaşıyorsa onu yazıyordu. Kaçamaklar, pahalı yemekler, irili ufaklı aşklar ve erkeklere dair 'iç gıcıklayıcı, hin' düşünceler...
Bushnell köşe yazılarını ete kemiğe büründürüp kitaplaştırmaya karar verdiğinde, tüm dünyada ilgiyle izlenen bir diziye kaynaklık edeceğini biliyor muydu bilinmez. "Sex and the City" adıyla gösterilmeye başlanan dizi, tüm dünyada adeta bir fenomen haline geldi.
|
Birbiriyle arkadaş olan dört güzel sarışının renkli ve hareketli hayatları, dedikoduları, esprileri izleyenlerde müptelalık yarattı. Dört kafadar, birbirinden parlak mekânlarda, birbirinden güzel içkileri yudumlarken, aslında kadın-erkek ilişkilerinin en ortak ve bildik yönlerini çekiştiriyorlardı. Belki de diziyi bu denli popüler yapan, gıptayla bakılacak bir hayatın ortasında, herkesin hayatının içinden geçen bir hikâyeyi anlatmasıydı.
Everest Yayınları, Candace Bushnell'in, en az dizisi kadar ilgiyle ve keyifle okunacağına inandığı "Sex and the City"yi okurlarına sunarken, "güncel-popüler" edebiyatın en 'hoş' örneklerine yer vermeyi sürdüreceğini duyurur.
.....
|

Christopher Hitchens Bu kitabı neden yazdım:
Bu kitabın Henry Kissinger'ın siyasal bir hasmı tarafından kaleme alındığını daha en baştan belirtmek gerekir. Yine de bu kitabın dışında bırakma zorunluluğunu hissettiğim düşmanca ve aşağılayıcı malzemelerin çokluğuna herhalde en çok kendim şaşırmışımdır. Ben bu çalışma kapsamında, sadece adli bir soruşturmanın temelini oluşturabilecek ya da oluşturması gereken Kissinger suçlarıyla ilgileniyorum: Bunları savaş suçları, insanlığa karşı işlenmiş suçlar ile cinayet, adam kaçırma ve işkence için komplo kurmak dahil olmak üzere yazılı olan ve olmayan suçlar veya uluslararası yasalara karşı işlenen suçlar şeklinde sıralayabilirim.
|
Yoksa çok kolay bir şekilde, onun siyasal bir hasmı olarak, Kissinger'ın 1974-1975'te Saddam Hüseyin'e karşı silahlanmaya ikna edip, sonra Saddam Hüseyin, İran Şahı'yla diplomatik bir anlaşma yapınca dağlarda yok olmaya terk edilen Iraklı Kürtlere ihanet etmesinden ve bu insanlara bilerek yalanlar söylenilmesinden söz edebilirdim. Aynı şekilde, kongre üyesi Otis Pike'ın raporunda vardığı sonuçlar da insanı hâlâ dehşete düşürmekte, Kissinger'ın insan hayatını ve insan haklarını nasıl hiçe saydığını bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Ne var ki bunlar, ahlâksızca yürütülüyor olmasından kimsenin gocunmadığı reel politika kategorisine dahil edilmekte ve genelgeçer kabul edilen bir yasanın ihlali sayılmamaktadır.
|
|
Artık devlet suçları için "egemenlik muafiyeti" savunmasının geçersiz olduğu bir çağa girmekteyiz. Aşağıda belirttiğim gibi, onu eleştirenlerin pek çoğunun aksine, Kissinger bu kesin değişimi anlamış bir politikacıdır. Londra'da Pinochet'yle ilgili verilen mahkeme kararı, İspanyol adaletinin övgüye değer çalışmaları ve Lahey'deki Uluslararası Mahkeme'nin kararları, raison d'état (diplomatik akıl) mazereti altında işlenmiş suçları cezadan muaf tutmaya yarayan kalkanı ortadan kaldırmıştır. Artık yetkili adli kurumlardan herhangi birinin Kissinger için bir yargılama emri çıkarmaması ve onun da bu emre uymaya zorlanmaması için hiçbir neden kalmamıştır.
Kissinger'ın suç ortaklarının çoğu değilse bile bir kısmı, şimdi ya cezaevindedir ya yargılanmayı bekliyordur, ya da cezalandırılmış veya itibarını kaybetmiş durumdadır. Onun yargı önüne çıkarılmaktan tek başına muaf tutulması son derece pis kokuların yükselmesine sebep olmaktadır.
|
Eğer buna göz yumulacak olursa, o zaman eski filozoflardan, yasaların örümcek ağlarına benzediğini, sadece zayıfları yakalayıp, güçlüleri zapt edemeyecek bir ağ olduğunu iddia eden Anacharsis'i haklı çıkarmanın utancını yüklenmiş oluruz.
.....
|
|
|