|
|
Eylül 2000 Seçmeler
Elçin - "Şuşa'ya sis çöktü"
F.Pessoa - "20. Yüzyılın Yalnızı"
"Bir geçiş dönemi romancısı"
"Petros Amca ve Goldbach sanısı"
|
Türkiye bu treni kaçırmasa...
Uzun yıllardır İngiltere'de Avrupa Birliği konusunda çalışma yaptığınız, hatta 1994'de Jean Monnet Profesörü olduğunuz biliniyor. Sizce Türkiye'nin AB'yle ilişkilerine İngiltere'den bakınca neler değişiyor?
Çok şey değişiyor, diyerek kestirip atmak mümkün. Bir kere, Türkiye'nin AB üyeliği konusundaki istekliliğinin pek samimi olmadığı konusunda yaygın bir kanı var. Bu kanı hem toplumsal gruplar hem de politikacılar düzeyinde yaygın. Bunun iki nedeni var. Birincisi, Türkiye'nin "kulüp ücreti" ödemeden, "kapıları zorlayarak" AB'ye girmek istediği düşünülü-yor. Bu düşünce, Türkiye'nin insan hakları, demokratikleşme, ekonomi politika tercihleri, vb. alanlarındaki sorunlarla ve bizim "Viyana kapıları", "Ortadoğu"da önemli güç, "Orta Asya'nın manevi lideri" temalarını işleyen politik söylemimizle birleştiğinde, haklılık kazanıyor. İkincisi, Türkiye pastasını hem yemek istiyor hem de pasta bitsin istemiyor. Bu yönüyle, Avrupa bütünleşmesine
|
hiçbir zaman tam gönül vermemiş bulunan İngiltere'ye benziyor. Ancak, İngiltere'nin Türkiye'den (hatta diğer AB üyelerinden) farkı, Avrupa kuşkucusu tutumuna karşın, alınan ortak kararları en sistemli şekilde uygulayan bir ülke olmasıdır. Türkiye'nin ise hem kendi koşullarını AB'ye empoze etme eğilimi, hem de alınan kararları uygulamada pek güven telkin etmeyen geçmiş pratiği dikkate alındığında, AB kaynaklı ve üye devlet kaynaklı kuşkuları anlatmak kolaylaşıyor.
Sizin AB-Türkiye ilişkileri tartışmasına "yeni" olarak soktuğunuz ve tartışmanın bugüne kadarki çerçevesini sorgulayan kavramlar nelerdir?
Benim AB-Türkiye ilişkileri tartışmasına yapmayı umduğum katkı, dönem dönem keşfedilen moda etmenlere gerek duymadan, ilişkinin otuz yıldır süren sorunlu özelliğini anlamamıza yardım edecek kavramsal bir çerçeve oluşturmaktır.
|
Bu kavramsal çerçeve üç sütuna dayanır;
Birincisi, devlet-toplum etkileşimi kavramıdır. Bu kavram, alınan politika kararlarını keyfillik veya tam tersi olan indirgemecilik yerine, devletle toplum arasındaki stratejik etkileşimle açıklamak için geliştiril-miştir. Bu etkileşimin niteliği, hem toplumsal beklentileri hem de kamu politikası kararını alan aktör lerin hareket alanını içsel olarak belirlemektedir. Bu yönüyle, alınan kararların istikrarı, uygulanabilir-liği ve sonuçları konusunda tahminler yapmamıza olanak verir.
İkinci kavram kümesi dayanak ve inandırıcılık kavramlarıdır. Dayanak kavramı, herhangi bir karar biriminin alınan kararlardan cayma
olasılığının yüksek olduğu koşul-larda, bu tür sapma olasılıklarını azaltmak için demirlenen kurallar/standartlar topluluğu ve bunları uygulayan merci anlamına gelir.
Bu dayanağa bağlanmak, politik kararı veren birimin hareket alanını sınırlar, ancak karşı karşıya olduğu inandırıcılık sorununu
|
çözmesine ve alınan kararların uygulanabilme şansını arttırmasına yardım eder.
AB-Türkiye ilişkilerindeki daya-nak/inandırıcılık ikilemi hem AB'nin hem de Türkiye'nin üyelik koşulu olan politika uyumunu gerçekleştirmek için üzerlerine düşeni yapmadıkları anlamına gelir.
Üçüncü kavram kümesi, politika konularının şeffaflık/bölünebilirlik düzeyidir. Bu kavramların önemi, politika konularının birbirinden ayrılması için birer kıstas oluşturmaları ve ortak kararlar almaya çalışan karar birimleri arasında varılabilecek uzlaşma olasılığını tahmin etmemize olanak vermeleridir.
..... Elçin Efendiyev Sıradan insanların lirik öykücüsü
"Biz gideriz, sen çok yaşa dünya..."
Çağdaş Azerbaycan Edebiyatı'nın yalnızca bir yazarı değil; aynı zamanda
|
önemli bir eleştirmeni Elçin. Edebiyat doktoru unvanını bir kenara koyun; onun "dil"in katmanlarında ustalıkla gezinen bir üslupçu olduğu kuşku götürmez bir gerçek.
Elbette onun dilbilimci yanı bir artı olarak ekleniyor yazdıklarının hanesine. Yapıtları Balkan dillerinden tutun, Batı dillerine kadar birçok dile çevrilen Elçin, yazdığı roman, öykü ve senaryolarının yanında halk hikayelerinin zenginliklerini taşımış tüm metinlerine. Zaman zaman savaşlardan arta kalan enkazı da kazmış ve orada gizli olan şiddeti, insan zihninde açtığı yaraları, kitaplarında kalıcı kılmış. Herhangi bir sıfatı olmayan sıradan insanların psikolojilerini lirik bir dille resmeden Elçin, Anar'la birlikte modern Azerbaycan hikayeciliğinin en önemli isimlerinden.
Bir şehir düşleyin... O şehir ki üstüne bir sis çökmüş olsun. Sonra da gönlüne bin bir kuşkunun gölgesi... Sisin ruhlara mı, yoksa şehre mi düştüğünü anlayamayacaksınız önce. Artık şehrin
|
ışıkları buz denizinin ötesinden geliyor gibi...
İşte o an bir duygu alır içinizi ve her şeyden vazgeçmeniz gerekir; çünkü her kopuşun bir başlangıç olduğunu öğrenmişsinizdir siz de.
Geçersiniz; tutkularınızdan, umutlarınızdan, kendine kurduğunuz sırça saraylardan bile. O an mısralar yükselir şehrin ufuklarından: "Sesim yetmiyor benim ne yakına, ne uzaklara anımsa beni uçurumda yüksek bir sis gibi sar beni."
"Yalnızlıktan korkuyorum. Her gün bana gelmelisin, sensiz geçen bir günüm olmamalı", diyen bir sevgili, vuslatı "on yıl sonra"ya hapsederse, dünyada hiçbir şeyin olmadığını, bir kendinizin ve bir de dudaklarının arasında sigaranın olduğunu duyumsarsınız. Kısacası, her şey nasıl olması gerekiyorsa öyledir. Yüreğinizdeki o aşkla, "hangi ses yürekten çağırırsa sizi "oraya gidersiniz.
.....
|
Fernando Pessoa "20. Yüzyılın Yalnızı"
İlhan Berk: (Şair)
Nesnelerin korkunç gerçeğini keşfetmek, bir tek bu ilgilendirmiş gibidir Pessoa'yı. Dahası, bu onun dünyaya geliş nedenidir sanki. Zaten nesnelerin ürkünç gerçeğini bulmaktan başka nedir ki şairlerin işi? Pessoa da böyle başlar işine. 47 yaşında da şiirinin dünyaya açtığı parıltıyı hemen hemen göremeden ölür. Bir şair yaşamından çok da bir keşiş yaşamı sürdürür. Bilinmemek için elinden geleni yapar. Üç (bazen de dört) takma adla yayınlar şiirlerini. Asla bir ev edinmez. Otelden otele taşınır. Rüzgarın elinde bir yaprak, bir hayalettir o.
|
Ataol Behramoğlu: (Şair)
Fernando Pessoa'nın dilimize çevrilip yayınlanacak oluşunu sevinçle karşılıyorum. Portekiz modernizminin büyük temsilcilerinden Pessoa'nın şiirleri, modernizmin salt biçimcilik olmadığını ve bunun yanı sıra her ülke şiiri bakımından ulusal renkler taşıdığını (ilkesiz bir kozmopolitizm olmadığını) göstermesi bakımından iyi bir örnek olacak.
Semih Gümüş: (Eleştirmen)
Pessoa çağdaş şiirin en büyük ustalarından. Farklı adlarla yazdığı birbirinden farklı şiirlerle, şiir sanatının birbirinden apayrı düzeylerinden yola çıkarak bütüncül bir şiire ve şair kimliğine ulaştı. İnsanın iç dünyasından çıkan düşsel zenginliği Türkçe'de çevrilmiş şiirlerinde de bulunabilir. Gene de bütün şiirlerinin çevrilmemiş olmasına hayıflanmamak
|
|
elde değil. Sanırım, uzun dizelerle yazılmış, anlatıma açık, coşkulu şiirlerini daha çok seviyorum. Bir de Akdenizli olduğu için daha çok yakınlık duyuyorum Pessoa'ya.
Haydar Ergülen (Şair)
Okuru geçtim, şairler de "tanımıyor" Pessoa'yı. Şairler haklı, dört Pessoa'dan hangisi "gerçek" acaba? Dördünün de ayrı ayrı hem Pessoa olduğunu, hem de olmadığını bilip "tanıyarak", "gerçeğe" ulaşmak gerekiyor. "Ara sıra Borges oluyorum," diyen Borges'i çoktan "anlamış" olan okur, yazar ve şair arkadaşlar, belki
|
yayımlayacağınız Pessoa kitaplarıyla, Pessoa'yı da "tanıyarak", benim gibi Pessoa taklitlerinin de foyasını meydana çıkarırlar. Sayenizde belki ben de kendimi Haydar Ergülen sanmaktan vazgeçerim. En azından bu nedenle çok faydalı bir iş yaptığınıza inanıyor, yürekten teşekkür ediyor, Pessoa'nın gerçeğine vâkıf olacağım o günleri sabırsızlıkla bekliyorum.
Özcan Yüksek (Atlas Dergisi Yayın Yönetmeni)
Lizbon sokaklarında dolaşırken Galata'yı, Tarlabaşı'nı hissedebilirsiniz. F. Pessoa'nın kent benliğini parçalarına ayırması gibi, Lizbon ve İstanbul aynı bedenin farklı iki ruhu olarak gelmişti bana. Lizbon'dayken Pessoa okumaktan kente göz gezdiremediğim için kızmıştım kendime. Şair sadece şiir değil, şair de yazdığı için, "sahte" isim yerine "başka" kimlik ve kişilikler yaratarak yaşar. Pessoa bu konumda erişilmez bir örnek. Böyle bir kitabın yayınlanmasını sevinçle karşılıyorum.
.....
|

"O güzel insanlar" çekip gittiklerine göre...
Nedim Gürsel "Bir Geçiş Dönemi Romancısı" nı anlattı
Bir geçiş döneminde, toplumsal yapıda yaşanan dönüşüm, değerler sisteminin değişmesine yol açıyor. Ama insani açıdan, yeni değerler eskiye oranla daha ilerde olmayabiliyor. Geride bıraktığımız yüzyılın ikinci yarısında Çukurova'da gerçekleşen dönüşüm, beylik düzeninin kısa sürede çökmesine yol açtı.
Kapitalizmin getirdiği yeni değerlere ayak uyduramayan insanın konumu bu ani dönüşümün en büyük trajedilerinden biridir. Yaşar Kemal, çağımıza damgasını vurmuş romanlarının hemen hemen tümünde bu trajik süreci anlatmıştır.
|
Onun yapıtını incelerken ben de, doğa-insan ikilemiyle birlikte bu sorunu inceledim. Yaşar Kemal'in deyimiyle, "o güzel insanlar" çekip gittiklerine göre, bu geçiş sürecini karamsar bir yaklaşımla umutsuzluğun habercisi olarak tanımlayabiliriz.
Bence yazarlık bir usta-çırak ilişkisi olmaktan çok, bir varoluş biçimi, toplumda, hatta dünyada duruş tarzıdır. Ustalardan, yani öbür yazarlardan öğrenilecek çok şey olabilir, ama yazar sonuçta kendi üslûbunu geliştirmek, kendi özgün dünyasını kurmak zorundadır. Ben yazmayı bir zanaat olarak görmüyorum. Bir de şunu söylemek isterim: Yazmak, benim için önceden tasarlanmış bir etkinlik olmadı hiçbir zaman. Hep bir bilinmeyeni, umulmadık bir anda yazıya giren, anlatıyı altüst eden, kurguyu dönüştüren o beklenmedik "şey"i aradığımı itiraf etmeliyim. Yazmak, bunu kitapta Yaşar Kemal'le yaptığım söyleşide de belirtiyorum, uçuruma atlamak, belki de boğa güreşi benzeri bir etkinliktir. Düşmenin heyecanını, boğanın sivri boynuzunu hissetmeniz gerek. Hissetmek de yetmez. Boğa
|
güreşçisi gibi her an bir risk alabilmeli, üslubunuzu biledikçe ölümü biraz daha yakından izleyebilmelisiniz. Hatta, boynuz her defasında biraz daha yakınınızdan geçerken dokunabilmelisiniz ona.
.....

Sizi zengin edebilecek kaç roman biliyorsunuz? İngiltere'deki Faber and Faber ve ABD'deki Bloomsbury yayınevleri Goldbach sanısını çözene 1.000.000 $ ödül veriyor
Petros Amca ailenin delisidir aslında. İnzivaya çekilmiş bu huysuz ihtiyar, Atina'nın bir banliyösünde, satranç oynayarak ve bahçesinde eşelenerek yaşamını tüketir. Kimseyle görüşmez, televizyonu yoktur. Şu bildik "tutunamayanlar"dan ne farkı vardır ki!
|
Ama genç yeğeni böyle düşünmez. Bu kaçık ve huysuz amcanın bir dönemin en parlak matematikçilerinden birisi olduğunu keşfeder. Ne yazık ki yaşamını üç yüz yıldır çözülemeyen "Goldbach Sanısı" uğruna tüketmiştir:
İkiden büyük her çift sayının iki asal sayının toplamına eşit (yani, 2+2= 4, 3+3= 6, 11+3= 14, 17+1= 18 gibi...) olduğunu bilmek ama kanıtlayamamak, bu Yunanlı matematikçinin yaşamını Yunan trajedilerini andırır biçimde mahveder. Petros, gururunun ve takıntısının kurbanı olur, kendisini yetersiz ve beceriksiz, yaşamını ise anlamsız bulmaya başlar. Bir türlü kanıtlayamadığı bu sanı giderek bir iç hesaplaşmaya dönüşür.
Bu biraz da Prometeus trajedisindeki özgürlük-köle ilişkisine benziyor. Petros Amca kendisini bir kayaya çakılmış, sonsuza dek işkenceye mahkûm edilmiş Prometheus gibi köle hisseder; özgürleşmesi sanıyı kanıtlamasına bağlıdır. Petros'u yiyip bitiren bu duygu, bir süre sonra sanının
|
ötesine bir yerlere uzanır, kendi matematikçiliğini sorgulamaya başlar. Sanıyı kanıtlama saplantısı onu korkunç bir haset, kıskançlık, yalnızlık cehennemine sürükler, çevresinden, matematik dünyasından kopar, çalışmalarını herkesten öyle bir kıskançlıkla sakınır ki, bir başkası kendisinden önce kanıtlar korkusuyla, meslektaşları bu sanı üzerinde çalıştığını anlamasınlar diye araştırmalarını bile yayımlamaktan kaçınır. Bu arada Petros Amca'nın yaşamı da bir karabasana dönüşür tabii. Yeğenin saplantısıysa bu deli amcadır; öyle bir kafayı takar ki, matematik okumaya kadar vardırır işi. Peki, ya sonra?..
.....
|
|
|
|