Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda



















Haziran 2001 Seçmeler

Söyleşi / Nihat Behram
Behram Hakkında / Veysel Çolak
Everest Yaz Klasikleriniz
Everest Zirvesinden / Ödüllü Kitaplar

"Mutfak Kazaları"nın şaşırtıcı şairi bu kez "Dünya İşleri"yle okurlarının karşısında. "Tozların tozunu aldım," diyor. Edebiyatseverler onun başarılı gazete yazarlığının yaldız tozları arasından, şiirlerinin yanı sıra bir de ilk romanı olan "Haberci Çocuk Cinayetleri"ni görecekler.

Bazı yazarlar çocukluklarında daha sonraki edebi gelişimleri için deyim yerindeyse doğal bir ortam bulurlar. Sizin bu konudaki maceranız nedir?

Doğal ortamdan kastınız nedir? Kitapların, edebiyatçıların yakınımda olması mı?

Evet. Sonradan heves etmek değil de, edebiyatla daha organik bir ilişki açısından soruyorum.

Ha. Öyleyse o doğal ortam vardı. Hatta şanslıyım diyebilirim. Bu anlamda ilk doğal varlığım annemdi. Annem ve onun şiir tutkusu. İyi bir şiir okuruydu. Tabii pek çok kitap da devirmişti.

Onun deneyimleri başlangıçta benim için motivasyon oldu. Özellikle anımsadığım, hatta bir edebiyat ışıltısı olarak anımsadığım günüm var. O da Behçet Necatigil'le deniz kıyısında bir lokantada yediğimiz yemek. O günü hiç unutmadım. Ha, Behçet Necatigil'in şiir dünyasına bağlı mıyım? Değil. Ama onun kişiliğindeki edebiyat bağlılığını hiç unutmayacağım.

Edebiyatın doğal ortamının yanı sıra bir de Battaille'den gelen 'edebiyatın otantik coşkusu' meselesi var. Tıpkı yaşama sevinci, gustosu gibi edebiyat yapmanın kendiliğinden, doğal coşkusu...

Ya, ben ona pek inanmıyorum. Ben hiçbir zaman aman oturayım da güzel güzel yazayım, böyle içim kıpır kıpır olsun gibisinden şeyler hissetmedim. Burada Celine'in bir sözünü hatırlıyorum. Diyor ki, "Ne yaparsam yapayım, yazmayayım. Benim için yazmak kadar bela bir iş yok." Dahası, "Ben ömrüm boyunca yazarlıktan kurtulmaya çalıştım," diyor.


Ben hızlı yazarım. Bu gazetecilikte de işime yaradı. Öyle uzun uzun tasarımlarla, çok çok iyi metinler çıkacak diye bir kural yok. Eskiden öyle zannederdim. Şimdi doğrusu o düşüncede değilim.

İlk yapıtlarınız şiirler... Şiirde de, yaygın olduğu üzere işe doğa sevgisi, coşkusu, psikolojik açıklanışlar, aşk gibi, bir anlamda birincil temalarla şiir yazmaya başlamadınız. Hatta klasik şiirsel diskur yerine, daha sonra geliştirilebilecek olan 'uyumsuzluk' tarzını yeğlediniz. Ya da bu kendiliğinden oldu. Hangisi, nasıl?

Çok şiir okudum. Söylediğim gibi, annemden gelir bu. Ama birilerini ya da bir tarzı izleyeyim diye düşünmedim. Benim tuhaf bir durumum var. Yetiştiğim çevrede, okuduğum okullarda kullanılan dile belki de zıt bir şiir dili ortaya çıktı.

Şunlar akla geliyor, Harold Pinter'in

oyun metinleri, Beckett'in "Godot'yu Beklerken" oyunundaki tuhaf, delice, az önce belirttiğim gibi uyumsuz, biraz da külhan...

Bunları siz söylüyorsunuz. Çok rahat konuşan birisiyim. Şiir de, yazı dilinden çok, konuşma diline dayanır. Rahat konuşurken çarpık durumları da birden ortaya koyuveriyorsunuz. Belki burdan kaynaklanıyor. Ama külhanlık nereden geliyor, onu bilmiyorum.

İlk romanlar genellikle otobiyografiktir. En azından otobiyografik özelliklerden kaçınamaz yazarlar. Sizin durumunuz bu noktada yine ilginç. Fantastik denebilecek bir kurguyla içinde hiç Perihan Mağden yaşamı olmayan bir ilk roman yazdınız. Bu neden böyle?

Ben çok gezdim. Biliyorsunuz ne Amerika kaldı, ne Uzakdoğu. Belki de bunlardır beni otobiyografik özelliklerden kurtarıp, fantazyaya yönelten. "Haberci Çocuk Cinayetleri"ni bir çırpıda yazdım diyebilirim. Bir şehir kurguladım, ya da, diyebilirim ki öylece aklıma geldi. Çocuk ve anne meselesi de vardı kafamda...

Ama yeri gelmişken şunu da ekleyeyim. Hep bu tarz roman yazacağım diye bir şey yok. Roman yazarken çektiğim sıkıntı, çileye göre de temalar değişebilir.

.....

"Haberci çocuk cinayetleri mi!" diye öyle bir çığlık atmışım ki, üst raflardan bir kitap pattadanak kafama düşüverdi. Alıp tezgâhın üstüne koyarken gözlerim ister istemez adına takıldı: Kurtlar ve Ekolojik Baskı Altında Değişen Çiftleşme Davranışları. Bu şehirde, yılda taş çatlasa üç cinayetin işlendiği bu şehirde, birbiri ardınca cinayetlerin; hem de haberci çocuk cinayetlerinin işlendiğini işitmek az şey değildi. Mösyö Jacob'un maksadı, konuşulmayacak bir konuyu açarak kalbimi kazanmak, hırçınlığımı azaltmak idiyse; başarmıştı doğrusu. Şaşkınlıktan neredeyse kekeleyerek: "Aman Mösyö Jacob," dedim, "neler dediğinizin farkında mısınız?"

.....


Nihat Behram, 1960 sonrasının, Tevfik Fikret, Nazım Hikmet, Ahmed Arif çizgisinin ve genel olarak toplumcu Türk şiirinin mirascısı, sürdürücüsü şairlerindendir. Bu dönem şairleri, bu mirasın yanı sıra, Türk şiirinin 1950 - 1960 yılları arasında biçim alanında kazandığı yenilikleri de özümleyip geliştirdiler. Bu, yaşanılan çalkantılı günleri heyecan ve kaygıyla izleyen yeni bir şiirdi. Nihat Behram bu tarzın en dinamik şairlerindendir: Muhalif tutumunu bırakmadan, doğa, aşk ve yaşama sevinci gibi temaları inceliklerle, halk kültürünün imgeleriyle örerek 1970'li yılların şiirine ivme kazandırdı. Nihat Behram yakın dönem yazarlarımız arasında en çok siyasal suçlandırılmaya uğramış isimlerden belki de en başta gelenidir. Nihat Behram'ın üç ciltte toplanan "Toplu Şiirleri"nde, otuz yılı aşkın bir süre boyunca, şiirde bilenmiş sevgiyi, umudu, acıyı, direnci, inceliği...

kısacası insan duyarlılığını soluyacaksınız; ayrıca yaşanmış nice günün öyküsünü, yaşamın parçasıysanız kendinizi...

Yeni binyılda lirik bir şair olarak yaşamak nasıl bir duygu?

Benim tarzımda, benim anlayışımda şair yaşamı yüreği dudağı kıyıcığında bir yaşamdır. Esasında şiir, anlık duyguların patlaması olayıdır. Bu da onun, yani yaşananın yorumunun ilk haliyle, ilk şekliyle dışa vurulmasıdır. Şiiri, bir olayı zamana bırakıp sindireyim, teknik ve anlam içeriğiyle çalışayım diye zamana bıraktığın zaman bunun uzlaşması, yumuşama, mızmızlaşma, sesinin kısılması tehlikesi vardır ki, bunların hepsi şairi şiirden uzaklaştıran tuzaklardır. Esas olarak bir toplumun gelişmesi dinamikleri sanatta ve bilimde gizlidir. Sanat ve bilimdeki gelişmenin dinamikleri de eleştirel ve yaratıcı olma özüdür. Toplumsal olaylarda, bireysel olaylarda, hayatla ilişkisinde insanın, bu patlamayı, anlık duygu patlamasını yaşamayıp, mantıklı olma yönünde eğilime girerse, belki mantıklı işler yapabilir, ama şiirden uzaklaşır.

Bu şiirin çığlığıdır aynı zamanda. Bu çağda lirik bir şair olmanın siyasal zorlukları vardır, her an ettiğiniz laf ve lafı ediş biçiminiz kurulu olanla, sistemle çelişebilir. Ödünsüzlüğünüz sizin yalnızlığınızı arttırır, kemikleşmiş aydınlarla aranızdaki çelişkileri de derinleştirir. Söylenmesi gerekenle söylemek istediğinizle sizin aranızda fazla bir çelişki yoksa kendinize karşı dürüstsünüz; çelişki fazlalaştığı zaman belki toplumun gözüne girersiniz, ama samimiyetinizi yitirirsiniz. Şiir ve şair arasında bir paralellik olmalıdır.

Şiirlerinizde flora (bitki örtüsü), fauna (hayvan örtüsü) çok zengin. Bu kültürü nereden aldınız?

Özel ve genel nedenleri var. Özel nedeni, babamın bitki doktoru ve ziraatçı olması. Büyük oranda kırsal kesimde büyümüş olmam. Doğup büyüdüğüm coğrafyayı çok sevmem ve şiirsel eğiliminde halk kültürünün önemli bir yeri olması.



İnsanın yaşadığı coğrafyadaki doğal örtüyle sihirli bir tezatlar ve uyumlar ilişkisinin olması. Derin bir çevreci, bir anlamda da bir mistik sayılırım. Neruda gibi. Lorca gibi; ve onlar yeryüzü mistiği değiller midir? Bu mistiklik, doğa nesnesini kutsallık kertesinde sevmek ve onunla bütünleşmek istemektir.

Neruda ve Lorca yaşadıkları doğanın, vardıkları noktada doğanın bir parçası olmuşlardır. Lorca yaşadığı coğrafyanın çiçek mertebesine ulaşmıştır örneğin. Bana da sorarsanız, çiçek mertebesine ulaşmak en büyük dileğim derim. Kutsallığın bakışımında merhamet var. Elbette, mazlum ve mahzun olana karşı derin sevgi. Çiçeklere olduğu kadar sokak çocuklarına da. "Kız Ali" romanımda olduğu gibi.

.....

35 yıllık şiir serüveni üç ciltte !..

"Yaşamın anlamını, ona özne olmakta arayan Nihat Behram; yaşananla yüzleşen şiirlerden yana olma gereği duymuştu, denilebilir. Onun şiir serüveninde bu tutum hiç değişmedi, gelişerek kendini aşarak sürüp gitti. İlk kitabı "Hayatımız Üstüne Şiirler" (1972), "Fırtınayla Borayla Denenmiş Arkadaşlıklar" (1974), "Dövüşe Dövüşe Yürünecek" (1976), "Hayatı Tutuşturan Acılar" (1978), "Irmak Boylarından Turaç Seslerinde" (1982) adlarını taşıyan kitapları yaşamın öznesi olan insanların ve yaşananların şiirsel tanıklığıdır. Yaşamı yalın yürek savunmaya koyulanların geleceğe düşürdüğü tarihin coşkun tarafıdır. Bu şiirler okunduğunda Türkiye'de bir dönemin (70'li yıllar) gençliği, sokakları, alanları, kırları, her zaman

çiçeklenmeye hazır ağaçları dile gelir olur. Coşkunun ve umudun şahlanışıdır anlatılanlar. Ölümün ve yenilginin reddedilişidir. İnsana, değişime duyulan inancın aşkınlığıdır. Sonralarıdır her şey. Yarın vardır Nihat Behram'ın şiirlerinde. Ona göre sözcükler, dizeler kadar, şairin mekânı eylemli olanların yanıdır; değişen ve değiştiren şair tipinin yanındadır. Kendisi de öyledir. Militan şiir, militan şair buluşmasını gözetir. Şiire özne olmak yetmez Nihat Behram'a göre. Yaşamın da öznesi olmak gerekir.

Bütün bunlar Nihat Behram'ın poetikasını da açıklıyor aslında. Kitabi bir şiir yazmadı hiçbir zaman. Kitaplaştırmadığı, ama toplu şiirler "Yalın Yürek"e aldığı ilk şiirlerinde bile böyledir bu. Yirmili yaşların ilk yıllarında yazılan bu şiirlerin bile yaşamsal karşılıkları vardır. Bu örneklerde daha çok algısal bir karşı çıkış vardır. Ama girişilecek savaşımın hüzünle karışık keskin öfkesi belirtmektedir. Bu gelişmenin belirginleştiği şiirler kitaplaştı ilkin.


Şimdiler 1967'den bu yana yazılan şiirler bir arada sunulmuş oluyor. Şiir skalasında bir içsel karşılaştırma da kendiliğinden gündeme gelecek ister istemez. Bunun sonucunda Nihat Behram'ın bu ilk şiirlerinin çok sevileceğini düşünüyorum. Ayrıca doğanın diyalektiğinin oluşturduğu kurguyla yazılan diğer şiirlerinin de önemli bir yerinin olduğu yeniden tartışılmak gerekecek. Şu rahatça söylenebilir: Nihat Behram, "Hayatımız Üstüne Şiirler" ve "Fırtınayla Borayla Denenmiş Arkadaşlıklar" adlı kitaplarındaki şiirlerinde yaşamı, yaşananı, toplumsal özneleri şiirle anlatır. Ama bunun ötesinde, doğadaki bütün varlıkların adları olan sözcükleri kullanarak etkileyici, kalıcı imgeler bulur. Bu olanakla Türkiye şiirinde yepyeni olan bir dil geliştirir. Sonraki şiirlerinde bunu sürdürmese de, dilimizi zenginleştirdiği ve geliştirdiği önemli bir kazanım olarak algılamak gerekir. Türkiye şiirinin buna gereksinmesi var. Bu düşünülmeli gibi.

Nihat Behram 12 Eylül döneminde bakanlar kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarılınca tam on yedi yıl Batı'da politik sürgün olarak yaşadı.

1996'da Türkiye'ye dönünceye kadar sürdü bu. Bu dönemde Nihat Behram'ın şiirlerinde büyük bir değişim oldu denilebilir. Önceki döneminde yaşamdan süzdüğü şiirlerini, sürgünlük yıllarında halk şiirinden, onun olanaklarından beslemeye başladı. Halk şiirinin biçimsel olanaklarından yararlandı. Bazen ölçülü şiirler yazdı. Uyağa daha çok önem verdiği gözlendi. Günlük kılgısal yaşantıdan uzak olmak Nihat Behram'ı Türkçe'nin tarihsel gelişimiyle buluşturdu. Çok sevdiği yurdundan uzak olmak, onu Türkçe'yi yurt edinmeye itti. Hiçbir zaman ideolojik bir erozyona uğramadı şiirlerinde ama yaşamın şiire dönüştürülmesi yerine düşünsel olana bıraktı. İlk şiirlerdeki diyalektik bütünlük elden kaçırılınca, düşünsel sorgulama başat oldu. Nihat Behram'ın şiirlerinde "Hayatım seni inciltebilir" dizesi onun Türkiye'de yaşadığı ve yazdığı şiirlerini açıklayıcı bir özetidir. Sürgünlük yıllarının özeti ise herhalde "Ömrüm senden özür diliyorum" dizesi olsa gerekir."

Veysel Çolak
(Demokrasi Gazetesi, 1998)

Everest Yaz Klasikleriniz

Jhumpa Lahiri
"Dert Yorumcusu"

Hintli yazar Jhumpa Lahiri'nin Geçici Arıza diye bir hikâyesi var. Dert Yorumcusu adlı kitabında. Lahiri'yle beni tanıştıran Mehmet Yılmaz. Geçici Arıza beni mahveden bir hikâye. Shoba ve Shukumar'ın hikâyesi. Özetle şöyle: Dört yıldır birlikte olan, bütün uzun ilişkiler gibi içinde binbir türlü sorun barındıran Shoba ve Shukumar çiftine, elektriklerin kesileceği bildiriliyor. Kar fırtınası sonucunda elektrik telleri kopmuş da. Beş gün boyunca, akşam sekiz itibariyle bir saat süreyle mum ışığına mahkumlar. Hepimizin başına gelebilecek, son derece sıradan bir olayla karşı karşıyalar. Yazarın mahareti de bu zaten.



O kitaptaki 9 hikâye de aynı biçimde kaleme alınmış. Hayret uyandıracak hiçbir şey yok ama Lahiri gündelik hayat sıkıntılarını, tuhaf betimlemelerle, bazen muzipçe, öyle bir derinlikle anlatıyor ki, kimseye de ilk kitabıyla boşuna Pulitzer Edebiyat Ödülü verilmiyor!

Ayşe Arman / Hürriyet

Michael Baldwin
"Shakespeare'in Kadını"

Michael Baldwin, 16. yüzyıl İngilteresi'nin "gevşek ahlâklı" ilişkilerini edebiyat tarihinin en büyük şairinin hayatı üzerinden anlatıyor. Ya da bu şairin yüzü seçkin sonesine ilham kaynağı olmuş, yine tutkulu ve güçlü bir kara kadının üzerinden. Müzmin bakire, huysuz kraliçe Elizabeth, sadık mabeyncisi Lord Chamberlain, Dark Lady Emilia, Emilia'nın gayrimeşru ilişkilerine paravan olarak ayarlanan kocası Alfonso ve bu tablodaki en tanıdık isim; Dark Lady için yanıp tutuşan, uğruna nice soneler yazan 28 yaşında bir âciz şair; Shakespeare.

Shakespeare'in hayatına bir magazin malzemesi gibi bakanlar için aydınlatıcı bir kaynak. Ama Dark Lady için yazılmış soneleri hatırlayanlar elbette daha keskin ve ilginç ayrıntılara takılacaklar.

Aktüel

Javier Marias
"Ufkun Öte Yanı

Marias bu romanı yirmi yaşındayken yazmış. Romanın ana izleği, 19. yüzyılın sonlarında Antartika'ya yapılması planlanan, giderlerini katılanların karşıladığı, edebiyatçı, müzisyen, ressam, sinema ve tiyatro oyuncularının yanı sıra bilimadamlarının da katıldığı bir gezi. Yolculuğun amacı, bilimsel çalışmalar yürütmekle birlikte sanatçıların izlenimlerini hem ortak bir yapıta dökmelerine, hem de ayrı ayrı yapıtlar üretmelerine olanak tanımak. Geziyi Kaptan Kerringan düzenliyor. Milyoner, cesur ve sıradışı bir adam olan kaptan tam bir roman kahramanı; geçmişi karanlık, ne nereden geldiği ne de servetinin kaynağı belli.

Gezi, yani Antartika'ya gitmek, kitabın adından da anlaşılacağı gibi, bir bahane. (..) Yazarın, bir dokuyu ilmek ilmek örerken kullandığı bir göz yanıltma oyunu. Javier Marias'ın bu kısa yapıtı, romanın ve sözün bittiğini düşünen, "Bana okuyacak ilginç, okunmaya değer bir şey verin" diyen okura meydan okuyor.

Pınar Savaş / Yeni Binyıl

Andrea Camilleri
"At Hamlesi"

1870'lerin Sicilyası. Değirmenler o zamanlar devlet tekelindedir. Halkın başta gelen ihtiyacını karşılayan bu değirmenlerde yolsuzluklar almış, yürümüştür. Her şey Mafia'nın eline geçmiştir. Sorunlar ayyuka çıkınca ve her giden öldürülünce hükümet yeni bir müfettiş daha gönderme kararını alır. Müfettişimiz -aynı zamanda romanın kahramanıdır-, o yörenin çocuğudur.



Dönen dolaplar, yöresinin gelenek ve göreneklerinden kopmuşluğu karşısında bocalar. Satrançtaki at hamlesi, karmaşık ve cürüm yüklü olayları çözmesinde başlıca etken olur. Zira olaylar da satranç oyunu gibi gelişmiştir...

Deborah Moggach
"Lale Çılgınlığı"

Türkiye'den giden lâle soğanları, Amsterdam'da önü alınamaz bir çılgınlığa neden oluyor; sevgililerine bile 'taç yaprağım' diye hitap eden erkekler, ertesi gün, kapalı kapılar ardındaki dumanlı odalarda açık artırmayla satacakları soğanlarının toprak altından çalındığını gördükleri rüyalarından kan ter içinde uyanıyorlar.

1600'lü yılların Amsterdam'ında yaşananları anlatan kitap, sürükleyici ve merak uyandırıcı kurgusuyla polisiye tadı verirken, maneviyatın önemi üzerine mesajlar gönderiyor.

Ülkü Özel Akagündüz / Zaman

.....

Her ödül yazarından menkul

MEHMET EROĞLU

Issızlığın Ortasında
1979 Milliyet Roman Ödülü,
Orhan Kemal ve Madaralı
Roman Ödülü

Geç Kalmış Ölü
Orhan Kemal ve Madaralı
Roman Ödülü

JAVIER MARIAS

Bütün Ruhlar
1989 Barcelona Şehir Ödülü,
1993 Ulusal Eleştirmenler Ödülü.

Beyaz Kalp
1997 Uluslararası Dublin Edebiyat Ödülü

Yarın Savaşta Beni Düşün
1998 Palermo Şehri Mondello Ödülü.

ZADIE SMITH

İnci Gibi Dişler
2000,
The Guardian Çıkış Romanı Ödülü
Whitbread Ödülü
Yılın En İyi Yeni Yazarı Ulusal Ödül
Orange Ödülü Finalisti
Commonwealth En İyi İlk Kitap
W. H. Smith Yılın Genç Yeteneği

JHUMPA LAHIRI

Dert Yorumcusu
2000 Pulitzer Edebiyat
1999 O. Henry
1999 Los Angeles Times En İyi Kitap
1999 New Yorker En İyi İlk Kitap

CARMEN POSADAS

Küçük Sırlar
1998 Planeta Ödülü

YVES SIMON

Duygu Sapması
1991 Mèdicis Ödülü

ANGELES MASTRETTA

Sök Al Bu Kalbi
1985 Mazatlan Ödülü

....