Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda



















Kasım 2001 Seçmeler

Söyleşi : Mehmet Ocaktan
Söyleşi : Metin Sever-Ebru Kılıç
Everest Siyaset : 11 Eylül
Ahmed Rashid : "Taliban"
A. Pérez-Reverte : Kılıç Üstadı

1970, Edirne doğumlu. Bornova Anadolu Lisesi'ni ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Öğrenciyken Sokak dergisinde gazeteciliğe başladı. Güneş, Nokta ve Radikal İki'de çalıştı. Berlin Humboldt Üniversitesi'nde hukuk yüksek lisansı yaptı, şimdi aynı üniversitede doktora yapıyor. İstanbul ve Berlin'de yaşıyor.

Kategorik olarak polisiye edebiyata yönelmenizin sebebi nedir? Bunun yaşam, okuma olarak beslenmesi var mı?

Polisiye, "edebiyat" sayılır mı, sayılmaz mı uzun zaman tartışıldı biliyorsunuz. Aslında bilmiyorum, belki de Türkiye'de böyle bir tartışma olmadı. Zaman zaman, zihinsel olarak da, duygusal olarak da buradaki entellektüel tartışmaların dışında olduğumu düşünüyorum. Her neyse, bu başka bir sorunun yanıtı. Sizin sorunuza gelince, öncelikle şunu söyleyeyim, ben de sizin gibi düşünüyorum, polisiye, edebiyattır. Benim edebiyattan beklentilerimin hepsini karşıladığı için, bence edebiyattır.

"Yaşam, okuma olarak beslenmesi var mı polisiye yazmanızın" diye sordunuz değil mi? Yani, kendi yaşamımdan beslenip beslenmediğimi... Veya, geceleri herkes uykuya dalmak için koyun sayarken, benim cinayet hayalleri kurup kurmadığımı... Yoo, hiç "estağfurullah" demeyin. Bırakın polisiye yazmayı, henüz sadece bir polisiye okuruyken bile, aşk romanı okuyan arkadaşlarımın benden ürktüklerinin farkındaydım. İnsanların neden polisiye okuduğu konusunda ortaya atılan teorilerin en masumu "zaman geçirme teorisi"dir. Diğerleri malum.

Adorno, Minima Moralia'da, "her sanat yapıtı işlenmemiş bir cürümdür" diyor. Bunu herhangi bir kontekst içinde söylemediğinden, herkes kendi dilediği gibi yorumlayabilir. Ben, kendi durumuma şöyle uyarlıyorum: Eğer Kitapçı Dükkânı'nı yazmasaydım, ben ya metrolarda koltuk döşemelerini kesen, ya da telefon kulübelerine işeyen bir sapık olurdum.


Bakın polisiye yazmak beni cürüm işlemekten kurtardı. (Gülüyor) Ruhumu kötülüklerden arındırdı. Yurtdışında Türk olmak hiç eğlenceli bir şey değil. Yani Türkiye'de Türk olmaya da kimsenin ayılıp bayıldığını sanmıyorum ama... Berlin'e ilk gittiğimde, yaklaşık üç yıl oldu gideli, ben de genel anlamda yabancılara, özel olarak ise Türklere yönelik nefretten payımı aldım. Aslında, buna "nefret" demek, olayı oldukça hafife almak oluyor ya, neyse. Yurtdışında Türk olmayı yaşarken duyduğum tepkiyi bir yerlere kanalize etmem gerekiyordu: Metro koltuklarının selameti ve benim selametim bakımından. Ben de Türkiye'de yaşayan bir yabancıyı ve onun Türklerle karşılaşmalarında başına gelenleri hayal etmeye

Kitabınızın Türkiye ve Almanya'da eş zamanlı olarak yayımlanması onu bir Avrupa projesi haline getiriyor gibi. Türkçe edebiyatta kozmopolit polisiye hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye'de polisiye, örneğin Almanya'yla kıyaslandığında, rağbet

görmüyor denebilir. Gerçi, kerliferli, hayatta polisiye okumayacağını umduğum bazı insanlara "Ben polisiye yazdım" dediğimde, "Aman ben polisiyeye bayılırım, ne zaman çıkıyor?" diye üstüme atladıkları oluyor. Sürpriz polisiye okurları var demek ki. Gündüzleri icra dairelerinde haciz kararı aldırmak için uğraşan bir avukat, akşam eve gidip polisiye okuyabiliyor demek ki. Heyecan verici "gizli" polisiye okurları var. Ama, böyle okurlar olsa dahi, polisiye yazarı az. Hem de yok denecek kadar az. O nedenle, değil kozmopolit polisiye, Türk polisiyesi hakkında bile konuşmak zor.

Geleceğe yönelik projeleriniz neler?

Salt proje değil, icra etmeye de başladım. İkinci kitabı yazıyorum. Gene bir Kati Hirşel macerası. Bu kitabın yayımlanma sürecinde İstanbul'a fazlaca sık geldim sanırım, o yüzden ikinci kitapta kurban bir Türk. Bir de Berlin'de hukuk doktorası yapıyorum. Ben bir de hukukçuyum. Gazeteci-yazar gibi, hukukçu-yazar.

Hayata hep şiirin penceresinden bakmaya çalıştım

Sayın Mehmet Ocaktan, son yıllarda daha az şiir yayınlıyorsunuz, neden? Şimdi toplu şiirleriniz yayınlanıyor, bundan sonra şiire daha daha hızlı bir dönüş olacak mı, ne dersiniz?

Hayata hep şiirin penceresinden bakmaya çalıştım. Çünkü, yaşamımı anlamlı kılan tek şey şiir. Ancak zaman zaman gerek yaşadığımız dünyanın acımasızlığı, gerekse gazeteciliğin hızlı temposu hayatımın en büyük "aşkı" şiirle arama engeller koyuyor. Ama her şeye rağmen şiir... Her şeye rağmen, hayatımın anlam kazanabilmesi için umutlarımın penceresini açık tutmam gerekiyor. Yeni kitapla, aşkıma daha bir coşkuyla dönüyorum.


Kısaca şiir serüveninizi nasıl tanımlarsınız?

Şiirle akrabalığım 1970'li yılların sonlarında başladı. İlk başladığım yıllarda, kendimle konuşmanın, dünyayla iletişim kurmanın en güzel aracıydı şiir. Dünyaya küsüp, umutsuz aşklarla başbaşa kaldığımda, şiirden başka biriyle konuşmak anlamsız bir uğraştı sanki... Yatılı okulların kirli sarı duvarlarına kurşun kalemlerle şiirler yazıp kendimle konuşurdum. Eğer dünyayı değiştiremeyeceksem, şiirle çıktığım "iç yolculuk"ta kendimi fethedebilir, içimde daha özgür bir dünya kurabilirdim. Bu yüzden, bütün şiirleri kendim için yazdım. Kendimi kaybetmenin, kendimi bulmanın en dayanılmaz aşkıydı şiir. Şiirle uzun yolculuklara çıktım, içimde aşklarla buluştum, ama her zaman şiiri bütün ayrılıkların hiçbir zaman ulaşamayacağı kadar derinlere gömdüm.

Şiirin sorunları ve estetik açılımı ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Şiirin oluştuğu estetik dünyanın açılımı, işaret ettiği dünyanın derinliği ve zenginliği ile yakından ilgilidir. Kuşkusuz, metafizik derinliğin 'estetik haz'la bütünleştiği şiirler, şair muhayyilesinin de en ideal sınırlarını oluşturur.

Estetik objenin, varlığın tüm kanallarında 'metafizik yoğunluğu' dışlamadan kazandığı derinlik, aynı zamanda şiirin algısal düzlemdeki doruğunu simgeler. Dolayısıyla, bir şairin ilhamının 'ebediliğin kıldan ince çizgisi'yle örtüşmesi, fenomenler âleminin arkasındaki gerçek şiirsel yaratıma ulaşmasıdır.

Şair, umutlarını, sevinçlerini, öfkelerini, acılarını ve duyarlıklarını, dilin ufkundaki estetik algı katlarında somutlayarak, 'aşkın' bir dünya tasarımının ilhamıyla şiirini kurar. Bu soyutlama, fizikten fizikötesine bir çıkış arayışıdır, bir akıştır aynı zamanda. Kuşkusuz, bu metafizik akışta şiir, dış gerçeklikle, fenomenler dünyasıyla ilgisini kesmez.

Maddesel dünyayı adeta 'ölüm'de dinlendirerek, enlemesine ve diklemesine bir arındırma ile ondan yeni bir estetik dünyanın ruhunu yontar. Daha doğrusu, dış dünyanın ham duygu ve düşünceleri, duyarlığın ve zihnin soyutlama kanallarından akarak, yeni bir kimlikle, yeni bir estetik dünyaya doğarlar.

Ya günümüz şiiri?

Günümüz şiirinin belki de en büyük handikapı aşağı doğru köklerinin olmamasıdır; yaşantıya ve içsel olana bağlı değildir. Özellikle Türk şiirinin yanlış duraklarından birisi olarak niteleyebileceğimiz 70'li yıllar şiirinden sonra, imgenin zengin kapılarını açan 80'li yıllar şiiri, geldiği bugünkü noktada, fizikötesinin zengin duyarlığından yoksun, maddesel bir kimlikle nesnel dünyaya yenik düşmüştür.



Aslında 80'li yıllar şairi, derin şiir ırmaklarına açılan kapıyı aralamış, ancak tabiat ve insan tasarımlarının somutluğundan, şiirini eşyanın saklı gerçeğine taşıyacak olan metafizik donanımı yeterince kazanamamıştır. Üstelik, nesnel dünya ile gerekli hesaplaşmayı göze alamayan günümüz şairi, 80'li yıllarla birlikte kazandığı içsel yönelimi de dış gerçekliğin görsel cazibesi karşısında kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Çünkü ruhunda 'saklı' metafizik ilhama giderek yabancılaşmakta ve ruhsal zenginliğini soldurmaktadır.

.....

Metin Sever - Ebru Kılıç: Dünya barışı hayalleri yıkılmasın diye...

Böyle bir çalışmaya neden gerek duydunuz?

11 Eylül dünya tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edildi. Saldırının biçimi, sonuçları ve etkileri çok büyüktü. Denize atılan bir taşın çıkardığı dalganın giderek yayılması gibi bu saldırının sonuçları da, dünyanın birçok bölgesini ve ülkesini etkilemeye başladı. Dünyayı böylesine derinden etkileyen bu saldırıdan hemen sonra yapılan değerlendirmelerin ve yaşananların bir belge olarak kalması gerektiğini düşündük.

İlk bölümünün başlığını 'Terör ve Demokrasi Arasındaki Dünya' koymuşsunuz. Dünya gerçekten bu ikilemin içine mi sıkışmış durumda?

Şu an yapılanlar bir 'barbarlar' 'uygarlar' savaşı olarak gösterilmeye çalışılıyor. Türkiye'ye de bu teröre karşı olanlar, terörü savunanlar, Taliban'a karşı olanlar, Taliban'ı savunanlar, ABD yanlılığı veya karşıtlığı olarak yansıyor. Oysa tüm olup bitenlerin bununla sınırlı olmadığını birçok kişi biliyor. Şimdi Avrasya'daki aşamaya geçildi. Bir 'büyük oyun' söz konusu ve bu oyunun dünya üzerindeki etkisi başta ABD ve

Kaç çeviriye yer verdiniz?

Kitapta toplam 27 çeviri yazıya yer verdik. Chomsky'den Umberto Eco'ya, Robert Fisk'den Kissinger'a kadar çok değişik yelpazede siyasetçi ve düşünürün yorumları bunlar. Böylelikle 11 Eylül'le ortalığı kaplayan dezenformasyonu bir ölçüde de olsa kırmaya çalıştık. Yaşananları değerlendiren, geleceğe ışık tutan bir belge olmasını amaçladık. Bunu da büyük oranda başardığımızı düşünüyoruz.

Düşmanını Arayan Savaş - Derleme
Yayına Hazırlayanlar: Metin Sever - Ebru Kılıç

Bombalamalar Üzerine / NOAM CHOMSKY

Kaçarlar da Saklanırlar da (İntihar Bombacıları Bir Yere Kaybolmuyor) / ROBERT FISK



Katiller Korkak Değildi (Amerika Şokta: Yorumların Sahte Teksesliliği) / SUSAN SONTAG

Askeri Çözüm Değil, Siyasal Çözüm Gerekli / TARIK ALİ

Video Savaş Oyunlarının Sonu / NAOMI KLEIN

İslam ve Batı Yetersiz Bayraklardır / EDWARD SAID

"Hayır, Bu Bir Uygarlıklar Çatışması Değil / SAMUEL HUNTINGTON

Teröristler, Yönetici Sınıfın Yedekleridir / ERIC HOBSBAWM

Hayatımı İslam'ın İmajını Onarmaya Çalışmakla Geçirdim. Hepsi Boşuna mıydı? / EKBER AHMED

İyi'nin ve Kötü'nün Tiyatrosu / EDUARDO GALEANO

Bahama Adaları'nı da Bombalar mıydık? / UMBERTO ECO

İnsan Kurban Etmenin Dönüşü / HANS MAGNUS ENZENSERGER

Sonsuz Adaletin Cebiri / ARUNDHATI ROY

Duvardaki Yazı Batı'nın Sembolik Merkezi Sinir Sistemine Saldırı / PETER SLOTERDIJK

Amerika'nın Tek Umudu, Kendisine Başkalarının Gözleriyle Bakabilmekte Yatıyor / TERRY EAGLETON

Saldırının Tohumları, Amerika'nın Sol'a Yönelik Toplu Katliamlarında Aranmalıdır / FREDRIC JAMESON

Önce Bomba, Sonra Reform / GRAHAM E. FULLER

Hâlâ Tarihin Sonundayız / FRANCIS FUKUYAMA

Afganistan'daki Bu Savaş Niçin Avrupa'nın Haritasını Yeniden Çizdirecek? / TIMOTHY GARTON ASH

Bay Blair ve Bay Bush, Hayatlarında Hiç Parçalara Ayrılmış Bir Çocuk Görmüşler midir? / JOHN LE CARRÈ

11 Eylül saldırısından hemen sonra yazılan haber ve yorumlardan derlenmiş en geniş çalışma. "Bizi nasıl bir gelecek bekliyor?" Sorusuna yanıtlar...

11 Eylül'de ABD'nin New York kentindeki Dünya Ticaret Merkezi'nin İkiz Kuleleri'ne yapılan saldırı Aristoteles'in tragedya tanımındaki gibi "korku ve acıma" duygularıyla tüm dünya televizyonlarından izlendi. Gilles Keppel'in bir "Hollywood starı gibi" diye tanımladığı Usame bin Ladin, Hollywood'a taş çıkartan bir saldırının aktörü haline geldi veya getirildi. Yaklaşık yedi bin insan hayatını kaybetti. Pentagon'a saldırıda ölenlerin dışında, yaşamını yitirenlerin tümü sivildi.


Böylesine büyük bir insanlık trajedisine yol açan terörist saldırıyı katliam sözcüğü dışında başka bir terimle tanımlamak imkânsız. ABD'yi sevmeyebilir, onun politikalarını onaylamayabilirsiniz ve dünyanın birçok yerinde ABD'nin uygulamaları nedeniyle insanların acı çektiği de bir gerçektir, ama bunların hiçbiri gerçekleştirilen terörist saldırının bir insanlık suçu olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Ancak saldırıdan sonra felaketi sadece "global terör" sözcüğüyle açıklamaya kalkmanın da bir başka felakete kapı açacağı çok açık. Çünkü yaşananlar terör sözcüğünün açıklayabileceğinden çok daha geniş bir çerçeveye sahip. Mesele bir asayiş ve terörizmle mücadelenin çok ötesinde.

Saldırıdan sonra hemen herkes dünyanın artık eskisi gibi olmayacağını dillendirdi. Bizi nasıl bir dünyanın beklediği ise belirsiz. Uygarlıklar çatışması mı yaşanacak? Yoksa saldırıdan sonra bazı gazetelerin manşetinde görüldüğü gibi, "3. Dünya Savaşı"nın arefesinde mi dünya?

Yoksa Yeni Dünya Düzeni'nin efendisi ABD "ayrık otları"nı mı temizliyor?

Bu sorulara yanıt vermek için henüz erken. Ama yine de bazı tahminler, değerlendirmeler yapmak mümkün. Bazı ipuçları şekillenmeye başladı. En azından demokrasi ve insan hakları gibi kavramların içeriğinin yeniden gözden geçirilmesi ve açık toplumun "açıklığı"nın sınırlarının yeniden çizilmesi gerektiği görüşünün Avrupa'da ve ABD'de taraftar kazanmaya başladığı görülüyor.

Diğer yandan, saldırının üstünden zaman geçtikçe, giderek daha sıkça referans verilmeye başlanan "uluslararası terör" kavramının, aslında ABD ve Britanya'nın Avrasya'daki enerji kaynaklarına yönelik bir yeniden düzenlemeye gitme arzusuna örtü işlevi mi gördüğü sorusu insanın aklına daha fazla takılıyor. Bir süper-gücün ilk kez kendi evinde saldırıya uğraması bakımından milat kabul edilen 11 Eylül'ün dünya tarihi açısından ne tür değişiklikler yaratacağını önümüzdeki süreçte göreceğiz.

Türkiye ise 11 Eylül sabahına, Avrupa Basketbol Şampiyonası'nda 12 dev adamının elde ettiği başarıyla sarhoş, Taksim'de bir gün önce yaşanan canlı bomba dehşetinden şaşkın, Üzeyir Garih cinayetinin bir türlü çözülemeyen esrarından kafası karışık, yapılması planlanan Anayasa değişiklikleri konusunda TBMM'deki tüm partilerin uzlaşmış olmasından geleceğe yönelik küçük de olsa bir umutlanma payı çıkarmış olarak "sıradan" bir güne hazırlanıyordu. Kuşkusuz, 11 Eylül günü TSİ 15.45'te New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'nin 100'er katlı iki gökdeleni ile Pentagon'a uçakla yapılan kamikaze saldırı gerçekleşmese, bir sonraki sabaha da birkaç güncel gelişme dışında aynı gündemle uyanacaktı. Ancak 21. yüzyılın ilk, belkide en önemli olması muhtemel "tarihi olayı", kendi "ulusal gündem"imizi alt üst edecek, o güne dek sadece IMF'yle ilişkiler bağlamında tartıştığımız "küreselleşme"nin gücünün


zannettiğimizden daha büyük olduğunu, Türkiye'nin kaderini en derin şekilde etkileyebileceğini öğretecekti bize.

İşte elinizdeki bu çalışma da, bir yandan hızla savaşa doğru giden gelişmeleri dünya ve Türkiye penceresinden anlama ve anlamlandırmaya, diğer yandan olayın hemen arkasından kafalara takılan ilk soruları dile getirmeye çalıştı. Bu kitabın, saldırıdan hemen sonra kaleme alınan haberler ve yorumlardan yararlanarak hazırlanan, sis perdesini bir nebze de olsa dağıtmayı amaçlayan mütavazı bir derleme olarak okunmasını diliyoruz. Bu derleme sırasında Radikal gazetesi dış haberler servisinin çalışmalarından büyük oranda istifade ettik, kendilerine teşekkürü borç biliyoruz."

Metin Sever - Ebru Kılıç
19 Ekim 2001

.....

İslam, Petrol ve Orta Asya'daki Yeni Büyük Oyun

Pakistanlı gazeteci Ahmed Raşid, Daily Telegraph ile Far Eastern Economic Review'un 24 yıldan beri Pakistan, Orta Asya ve Afganistan muhabiridir ve bölgedeki her türlü gelişme konusunda doğrudan röportajları, makaleleri ve yorumlarıyla tanınan, çeşitli kitaplar kaleme almış en çarpıcı gazetecidir. Ahmed Raşid bu gazetelerin yanı sıra BBC, CNN ve diğer uluslararası haber kuruluşları için de sürekli programlar hazırlamaktadır.

Elinizdeki bu çalışma yirmi yıldır, yani yaklaşık olarak ben Afganistan'da muhabirlik yapmaya başladığım günlerden beri yazılmakta olan bir kitaptır. Pakistanlı bir gazeteci olarak her seferinde haberimi yaptıktan sonra ülkeme dönmüş olsam ve daha sonra Orta Asya ve Sovyetler Birliği'nin

çöküşüyle ilgili haberler ön plana çıksa bile Afganistan'daki savaş benim hayatımın hep önemli bir parçası olagelmiştir.

Niçin Afganistan? Bir Afganlıyla ilişki kuran ya da bu ülkeyi gerek barış günlerinde gerekse savaş zamanında ziyaret eden herkes, benim bu ülkenin ve bu halkın, yeryüzünün en sıradışı ülkeleri ve halkları arasında sayılması gerektiğini söylerken neyi kastettiğimi anlayacaktır. Afganlılar ayrıca bu yüzyılın en büyük trajedilerinden birini (bu çağda tarif edilmesi mümkün olmayan acılara yol açan ve en uzun süren iç savaşı) yaşamaktadırlar.

Afganlıların hikâyesi ve karakterleri her zaman kendi içinde müthiş çelişkiler barındırır. Cesur, onurlu, cömert, konuksever, kibar ve güzel Afgan erkekleriyle kadınları, aynı zamanda kötücül, hilekâr ve gaddar insanlar da olabilmektedirler.




1992'de Cumhurbaşkanı Necibullah'ın rejimi çöküp, şehir Mücahitlerin eline geçerken, Kabil'de her bir taraftan atılan mermilerle bir ay geçirdiğimde bir kitap daha yazmış olmam gerekirdi. O zamana kadar Afgan destanı beni Moskova, Washington, Roma, Cidde, Paris, Londra, Aşkabad, Taşkent ve Duşanbe'ye götürmüştü. Sonunda beni Afganistan'ın tarihinin ve kendi kişisel tarihimin son yirmi bir yılının bir devamı olarak Afganların hikâyesini anlatmak zorunda olduğuma ikna eden şey de, Taliban hareketinin biriciklik taşıyan niteliği ve onların çok hızlı yükselişi hakkında literatürde hiçbir şey bulunmaması olacaktı.

Uzun yıllar boyunca, savaş yan kapıda beklese ve Afganistan, Pakistan'ın dış politikasına kan verip General Ziya-ül Hak'ın askeri rejiminin iktidarda kalmasını sağlasa bile, Afganistan hakkında ciddi biçimde haberler yapan tek Pakistanlı gazeteci bendim. Bu kitabı yazmam için başka bir sürekli dürtü daha aransaydı, o da herhalde, daha 1982 gibi erken bir tarihte bile İslamabad'ın Afgan politikasının

Pakistan'ın gelecekteki ulusal güvenliğiyla iç politikasında can alıcı bir rol oynayacağına ve ülke içinde İslami bir fundamentalist geri tepme etkisi yaratacağına inanmamdır diyebilirim. Bugün, Pakistan bir yandan siyasal, ekonomik ve toplumsal bir uçurumun eşiğinde debelenir, öbür yandan bütün ülkeyi bir uyuşturucu, silah, kokuşmuşluk ve şiddet kültürü sararken, Afganistan'daki gelişmeler Pakistan açısından çok daha önemli bir hale gelmiştir.

Ahmed Raşid

.....

Ustasından tarihi - cinayet romanı

Arturo Pérez-Reverte, 1951 yılında Cartagena'da doğdu. Başlangıçta

Pueblo gazetesinin muhabiri olarak çeşitli Afrika ülkelerinde çalıştı. İspanya Ulusal TV.'sinde yorumlar yaptı. İlk romanı El Husar (Süvari), 1986 yılında yayımlandı. Bunu daha sonra El Maestro de Esgrima (Kılıç Üstâdı) ve El Club Dumas (Duma Kulübü) izledi. Duma Kulübü Roman Polanski tarafından filme çekildi. 1996 1999 yılları arasında Kaptan Alatriste'nin maceralarını anlatan popüler tarih romanı serisi yayımlandı.

Kadının flöresi erkeği yenecek mi?

Eskrim hocası Jaime Astarloa'nın ilgilendiği tek konu, kendini adadığı eskrim sanatıdır. 1866 İspanyasında Kraliçe II. Isabel yönetimi sürmükte, siyasal entrikalar, çıkar çatışmaları, monarşistlerle cumhuriyetçiler birbirlerini kırıp geçirmektedirler. Soylu kılıç üstadı, eskrim hocası Jaime Astarloa sanki bu dünyanın dışında bir varlıkmışcasına, kendini ulaştığı


üstadlık noktasını da aşıp, mükemmel kılıç vuruşunu keşfetmeye kaptırmıştır.

Onurlu bir geçmiş ve başarılı gençlik yıllarının ardından, çevresindeki önemli ve renkli kişiler, her gün değişen ve tüm halkın büyük bir heyecanla izlediği sosyal ve siyasal gelişmeler arasında bile üstadın eski değerlere bağlı bir biçimde sürdürdüğü yaşamı, bile isteyerek yaratılmış bir sükunet içinde, eskrim hocalığı yaparak geçirdiği günleri, beklenmedik bir şekilde yaşamına giren esrarengiz bir genç kadın ve onunla birlikte başlayan gelişmelerle alt üst olacaktır. İlginç olduğu kadar da güçlü ve istediğini elde etmeyi bilen bir kişiliğe sahip olan bu genç kadına karşı duyduğu hisler, üstadı, hiç istemediği halde, bir dizi cinayet ve siyasal bir entrikanın içine çekecek, gelişen olayları çözmeye çalışırken, kendi yaşamını da içinde bulunduğu tehlikeden kurtarmak için tüm gücünü, ustalığını ve zekâsını ortaya koymak zorunda bırakacaktır.

Seri cinayetler öyle bir gizemli hışımla işlenmektedir ki 'büyük sır'la ilgili bırakın bir belge taşımayı, en küçük bir laf, sezgi ölüme davetiye çıkartmaktadır. Jaime Astarloa'nun, Don Quijote'vari değer yargılarıyla yaşayıp gittiği huzurlu ortamı bir dehşet çemberiyle sarılmıştır. Çevresini sarmalayan kişi ve olaylar zinciriyle savaşarak içine itildiği gizemi çözmeye çalışırken üstat acaba bunu başaracak, bu arada bir ömür adadığı mükemmel vuruşu da keşfedebilecek midir?

.....