Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda



















Kasım 2000 Seçmeler

A.Özer - Kültürel Çoğulculuk İçin
Tarık Ali - Ayna Korkusu
M.Faruk Bayrak - Yayıncılıkta ...
Enver Ercan "Petros Amca ve ...
M.Eroğlu : Yürekli bir hayalgücü

Osman Akınhay

kitap bizim için bir tutku işi; geçmişimizden gelen bir köprü...

Final maçında son penaltı vuruşu da ağlara gidip Galatasaray UEFA Kupası'nın sahibi olduğunda, Türkiye insanının tipik "düşünce yapısı"nda belirgin bir değişikliğin tohumları atılmış oluyordu. Bu sonuç doğal olarak bütün ülkede, görkemli başarılara hasret bir toplumun ender olarak hissedebildiği bir sevinç duygusuyla karşılandı. En önemlisi de, hepimizin pek sevdiği "bahanelere sarılma"nın kolaycılığı eski etkisini kaybetti.

Doğan Hızlan'ın 27 Ekim günü Hürriyet'teki köşesinde çıkan yazısı da, Türkiye'deki yayıncılığın önündeki eşiklerden birini çok iyi bir saptamayla anlatıyordu: "Sadece futbolcularımız değil, yazarlarımız da dışa açılıyor."

Türkiye'de yayıncılık kabına sığamıyor; bu o kadar belli ki. Fakat doğru yollar da bir türlü bulunamıyor, yayıncılık ele avuca gelir bir sektöre dönüşemiyor. Aslında yayıncılığın kabuk değiştirme zorunluluğu, kâğıt ve baskı fiyatları, personel ve tanıtım giderleri, yeni telif hakları yasası, vb. maliyeti arttırıcı etkenlerin de bir sonucu oldu. Ne yazık ki artık ne kitapçılığı hevesle yapan emekli öğretmenler kaldı, ne de oradan buradan üç beş kuruş derleyip, eski kitaplarının döngüsüyle bir yeni kitap daha basmaya alışkın amatör yayıncıların fazla şansları.

Hepsinden önemlisi, bugün kitap pazarının neredeyse % 35'ini kontrol ettiği söylenen, bir bakıma da mesleki örgütlerini güçlendirmeyi başaramayan, doğru düzgün bir araya gelemeyen, kitapların ortalama satış miktarını 1.000'lere kadar düşürten bir "yayın dünyası"nın kendi eliyle yarattığı bir canavar olan korsan kitaplar ortaya çıktı. Yayın camiası


her nedense, korsan kitabı önlemenin en köklü yolu olan "kitapları ve okurları çoğaltmak, bir kitabın ortalama satış miktarını 5.000'lere getirmek, böylece maliyetleri dengelemek ve kapak fiyatlarını düşürmek" şeklindeki çözüm yoluna doğru toplu adımları atamadı.

İşte bu nokta, aslında "tek adam-tek seçici"ye dayalı geleneksel yayıncılık tarzının da sonuna geldiği noktadır. Artık her yayınevi, sahibiyle, editörüyle, yazarıyla, çevirmeniyle, tanıtımcı ve pazarlamacısıyla ve kendi çizgisine uygun okuruyla bir "kompleks" gibi, etkileşimli bir yapı olarak hareket etmelidir. Böyle bir yapının anahtar kişileri de editörlerdir. Türkiye yayıncılığı, sektörün "yönlendiricisi" olarak, kendi yetki alanlarını ve mesleki haklarını, en önemlisi de bağımsızlıklarını koparmış editörlerin damgasını basacağı bir aşamanın, "editör yayıncılığı" aşamasının eşiğindedir.

Everest bu iddiayla yola çıkıyor. Everest, bağımsız ve etkileşimli editörlük anlayışıyla, önüne bir hedef olarak koyduğu yurt içi bölge ve yurt

dışı temsilci editörleriyle, yazarlık okulu ve kurumsal kimlik gibi açılımlarıyla, "özelliksiz kitap çayırları" ve "çeviri seraları" kurma yanlışına düşmeden, Türkiye'nin bereketli topraklarında gür fidanlar yetiştirecek tohumlar eklemeyi hedeflemektedir.

Everest, kitabı ve okurları çoğaltmak için yola çıkmıştır...

.....

Adnan Özer

herkese kitap, ama niteliği kaynaklarla doğru ilişki kurmak yoluyla arttırarak...

Yayınevlerinin bir kültür misyonu olduğu gerçeği kültürü tekrar üretmelerinden gelir. Özellikle "yazılı kültürün yeniden üretimi" alanında faaliyet göstermeleri, onları bu gerçekle karşı karşıya getirir. Ulusal eğitim dışında faaliyet gösteren "kültür yayıncılığı"nın bu misyon karşısındaki durumu oldukça karmaşıktır.

Bu işin içinden çıkabilmek için bazı kavramları dayanak yapmak gerekiyor. Öncelikle "toplum pedagojisi" kavramı önümüze çıkıyor. Okur yazarlığın arttırılması, yazılı dilin modern düşünceye uygun olarak geliştirilmesi, halk kültürü ve imgelerinin bizatihi bir düşünce biçimi olan folklor kuramcılığı ve kültürel antropoloji eliyle edebiyata ve modern eleştiriye sunulması vb. kültür yayıncılığının toplum pedagojisi anlamında -geniş anlamdan dar anlama- yüklemini açıklayan unsurlardır. Bu unsurlar "milli edebiyat" döneminden, edebiyatın kamu'su iyice bir oluşana kadar ağır basarlar. (Bir demokratik cumhuriyet devletinin bu aşamaya kadar kültür yayıncılığına vereceği destek, bizzat onun toplum pedagojisi anlamındaki görevidir. Bizdeki örneğe göre, sonradan "Tercüme Bürosu" olan cumhuriyet öncesinin "Tercüme Odası", Halkevleri, Milli Eğitim'in Klasikleri yayımlama girişimi, dil, tarih ve folklor kurumları, üniversitelere verilen destek, kütüphane hizmetleri vb. sıralanabilir.)


Kamu'su olan bir edebiyat (!) "Bağımsız" kültür yayıncılığının yeşereceği vadinin, o geniş alanın ilk düzlüğüdür. Önce "bağımsız"dan kastımızı açalım: Devlete ve siyasaya karşı kendini özgürleştirmesi "bağımsız kültür yayıncılığı"nın birinci yönüdür. İkinci yönüyse, sermaye ile ilgilidir. Hazineden, başka amaçlı -sanayi, ticaret, hizmet- sermayeden bağımsızlık ikinci yönü açıklar. (Burada uluslararası yayın sermayesi ile ilgili sorular akla gelebilir. Bunlar ortaklık durumlarıyla ilgili konulardır.)
Sermaye birikimini tamamlamış, pazar ilişkilerini düzenlenmiş kültür yayıncılığı, kültürün demokratik akışını sağlayacak önemli bir varlıktır.
"Kültürel çoğulculuk" kavramı tam da bu noktada devreye giriyor. Bu kavramın işlerlik kazanması için birinci şart, yayınevlerinin, imgesel bir biçimde "toplumla kitap arasında duran kişi" olarak değerlendireceğimiz editörleri bünyelerine almalarıdır. Yayınevleri zihinsel emeğin bu çağdaş temsilcilerini dışarda bırakırlarsa ilkel bir ticari artizanlık (işgüzarlık) yaparlar. İkinci şart ise, editörlüğün

entelektüel alanının daraltılmamasıdır. Yani editörlük, entelektüel hegomonya, estetik şampiyonluk, dikey ve merkezi bir kültürel odaklanma için kullanılmamalıdır. (Tabii burada editörlerin eleştirmen ve estet yönlerini saklı tutarak demokratik olmalarını öneriyoruz.)

Ne yapılmalı?! Yirminci yüzyıl eleştirisinin bu önemli sorusu halen geçerliliğini koruyor. Ülke gerçeklerine, kaynaklara göre kültür adamı misyonuna sahip bir editörlük. Zorluğu ve başarıyı paylaşmasını bilen bir editörlük. Kültür çatışmalarının derinleşmesinin, etnik, kültürel, ideolojik köken düşmanlığını önünü almaya çalışan bir editörlük. Oluşmuş okur yargılarını kıracak bir editörlük. (Orta-Doğu ve Afrika edebiyatı hemen akla geliyor. Buna bir de çeşitli çalkantılardan dolayı soğuduğumuz Balkanları da katalım...) Çeviri-telif dengesini gözetecek bir editörlük... Görevler çoğaltabilir. Sonunda, "herkese kitap".Herkese kitap, ama niteliği kaynaklarla doğru ilişki kurmak yoluyla artırarak...

Sol tarih fonunda bir "Avrupa romanı"

Zaferle başladığı bir yüzyılı ağır bir yenilgiyle bitiren sosyalizmin ve onun için yaşamlarını adayan yanı başınızdaki, evinizdeki, içinizdeki insanların öyküsünü bulacaksınız Ayna Korkusu'nda. Bu aynı zamanda, Doğulu bir devrimcinin yakaladığı çarpıcı ayrıntılarla bezenmiş bir Avrupa romanı.
Serhat Uyurkulak (Cumhuriyet Kitap)

Tarık Ali'nin yazdığı Ayna Korkusu, son 80 yılda Avrupa'da yaşanan olayların kısa tarihi gibi.
Ahmet Gezer (Zaman)

Tarık Ali'nin kimliği bana güven verdi.
Sennur Sezer (Evrensel)



Edebiyata "zevk alma" nosyonu kapısından değil de, "politik" bir kapıdan giren bizim kuşak edebiyatçıları için Ayna Korkusu romanı, narsist bir etkiyi de sayarsak, yıllar sonra karşılaştığımız bir başyapıt gibi.
Ahmet Yıldız (Edebiyat ve Eleştiri)

.....

M. Faruk Bayrak

ulaştığımız her okur bizim için bir zirvedir: duyumsamanın, algılamanın, bilgilenmenin zirvesi.

Türkiye'den bir Dünya yayıncısı! Dünya'nın küçüldüğü bu devirde, teknik ve iletişime dayalı imkânlar bakımından bu hedefe daha kolay ulaşılır gibi göründüğünü söyleyebiliriz. İmkânlar derken elektronik iletişim kolaylıkları bakımından bilgiyi hızlı ve ucuz yoldan edinme, kitap ve her türlü yayın takibinin güncelleşmesi, kendi varlığını dışarıya duyurma, yayın

modalarını, yeni eğilimleri, yeni yayın konseptlerini, yayın estetiğindeki gelişmeleri günü gününe izleyebilme, vb. gelişmelerden söz ediyoruz. Bugün, bırakın kör kuyularda kalınmayı, kimse kendi kabuğunda kalamaz, kimse kendi kabuğuna razı olamaz. Bu, meselenin bir yönü; aslında bu hedefe ulaşmak bir hayli zor. Zorluk, yayıncılık alanında henüz pek çok standardın gerisinde olduğumuz halde, her gün yeni yeni ortaya çıkan standartları izleyebilmek ve yakalayabilmekte. Kitap seçimi, yayın hazırlığı, görsellik -bunun da psikolojik sosyolojik uygunluk gibi dertleri var-, tanıtım, kültür ortamıyla ilişkiler, vs.. Soluk soluğa bir gelişim ve yenilenme.

Bizim yayıncı olarak yalın bir hikâyemiz var: İşe yoğun emekle başladık. Yoğun emek denilince akla matbaa geliyor. 1990 yılında kurumlaşan Alfa Basım Yayım Dağıtım Ltd.'in temelinde 1987 yılında kurulan Bayrak Matbaacılık var.Başlangıçta özellikle üniversite ve yüksek okullar için her türden referans kitaplarına yönelik olarak sürdürdüğü çalışmalarının kapsamını zaman içinde

genişleterek yayıncılık sektöründe kendini duyurmaya başladı. Halen bilgisayar, hukuk, iktisat, psikoloji, kişisel gelişim ve sözlük başta olmak üzere, yirmiden fazla konu alanında yayın yapıyor. Edebiyat denilince, deyim yerindeyse, içimizde bir yaraydı. Everest çağdaş edebiyat ürünlerinin yanı sıra inceleme, araştırma yapıtlarıyla da bu boşluğu doldurmaya aday.

Çağdaş vizyonu ifade etmek için Alfa Grup tanımlamasını kullanmaya başladık. Grup yayıncılığı hem bizim için çeşitli dallarda uzmanlaşmayı, hem de uzman kişileri daha geniş planda değerlendirmeyi getirecek. Dar bir piyasadan çıkarıp sektör haline getirecek. Dünyada bunun çok örneği var: Yayın konseptlerini ayrı ve bağımsız markalar halinde gerçekleştirmek. Böylece Alfa'nın geniş bir yazar portföyü de oluşacak. Bünyemizdeki etkin dağıtım birimimizle de kitabı okurla en yaygın anlamda buluşturmayı başaracağız.


Tüm bunlardan kültür ve edebiyat ortamımıza düşen bir pay da var: Yazarları iyi tanıtacağız; ülkenin entelektüel potansiyelini daha iyi değerlendireceğiz. Her şey bir yana, sıcak, kanlı canlı edebiyatımızı Dünya'ya tanıtmaya çalışacağız.

Bu yazıyı kaleme alırken Alfa Grup Yayın Kurulu'nun bir üyesi olmaktan duyduğum heyecan ve hazzı bir daha yaşıyorum. Üstlendiğim Genel Koordinatörlük görevi her anıyla bir heyecen işi olan yayıncılığın bu sıcaklığı ve hazzını, zorluklarıyla birlikte yaşatıyor bana. Ulaştığımız her okur bizim için bir zirvedir: Duyumsamanın, algılamanın, bilgilenmenin zirvesi. Muhabbetin de zirvesi.

.....

Enver Ercan "Petros Amca ve Goldbach Sanısı"nı anlatıyor

"Böyle bir kitabı okumaya ihtiyacım vardı.."

Yayınevlerinde çalıştığım şu son 15

yılda gerekli gereksiz yüzlerce kitabı okumak zorunda kaldığımdan, sıra keyfim için okumaya geldiğinde öyle her kitaba kolay kolay gönül indirmiyorum. Hatta küstahlaştığım bile oluyor: Sözgelimi, çok ünlü bir yazarın yankılar uyandıran bir kitabını 20-30 sayfa okuduktan sonra eğer ayaklarımı yerden kesmiyorsa ya da tam tersi, beni çivi gibi yere çakmıyorsa, gözümü kırpmadan hayatımdan çıkarabiliyorum. Hele bir yazar ne kadar derin, ne kadar bilgili olduğunu gözüme sokmaya çalışıyorsa, vay haline; bir daha merak bile etmiyorum onu.

Ama bazen de tuhaf bir şey oluyor: Daha önce adını duymadığım bir yazarın, biraz da sezgiyle elime aldığım bir kitabını ara bile vermeden üst üste 2-3 kez okuyabiliyorum. Çünkü tılsımlı oluyor böyle kitaplar, yapışıp kalıyor canınıza. Müthiş de kıskanıyorum tabii. Allah'tan hemen ikinci okumamda yazarın yerine kendimi koyuyorum da, içim rahatlıyor biraz...

"Petros Amca ve Goldbach Sanısı" da böyle üst üste okuduğum kitaplardan

oldu. Nedenini soranlara da, daha önceleri yaptığım gibi, hemen bir tane armağan ettim.

Ne yani, "Kitapla, 'yeğenlerin en güzeli', yaşamını matematik aleminin en baba problemlerinden birini çözmeye adayan ve bir gün herşeyden elini eteğini çeken Petros Amcasını anlatıyor," mu diyeyim?

Yoksa, "Kendini ölümsüz kılmanın yolunun rakamlardan geçtiğine inanan birinin; hırsla, ihtirasla, inatla ve kıskançlıkla yoğrulduktan sonra ansızın tevekkülle, bile bile unutarak ve unutuluşu yeğleyerek ayakta kalmaya çalışmasının öyküsü." deyip işin içinden sıyrılmaya mı çalışayım?

Ya da iyice gözümü karartıp, "İkiden büyük her çift sayı, iki asal sayının toplamına eşittir," diye ifade edilen Goldbach Sanısı'nı kanıtlamayı kafasına koymuş, hatta büyük bir olasılıkla sınırına kadar da gelmiş Petros Amca'nın ölümsüzlük düşünün,


bir başka matematikçi Kurt Gödel'in, "Bir sayı kuramının, doğru olsa bile kanıtlanması hiçbir zaman mümkün olmayan önermeleri de içerebileceğini" kanıtlaması üzerine paramparça olduğunu söyleyerek, kitaptaki bütün sözcükler, rakamların dünyasında önemlerini yitiriyormuş gibi yanlış bir izlenim mi uyandırayım? Ne desem, ne söylesem, kitabı yeterince anlatamadığımı, hatta ıskaladığımı düşüneceğime göre, niye hem kitaba hem de kendime yazık edeyim ki?

Bu yüzden "dostlarımı" çetin bir armağanla baş başa bırakmayı yeğliyorum; nasıl olsa herkesin kendine göre bir hesapla(ş)ma biçimi vardır diye.

Matematikçiler, bu kitabı ne kadar merak ederler, bilemem. Açıkçası romanseverler için de bir fikrim yok.

Ama benim böyle bir kitabı okumaya ihtiyacım vardı gerçekten. Şansım varmış...

.....

Yüz:1981

Siyasal romanın yazılıp yazılmadığı tartışılırken roman gündemine bir siyasal roman yerleşti.. Eroğlu yıllardan sonra yayınladığı altıncı romanıyla, son yılların siyasal, toplumsal panoramasını veriyor.
Doğan Hızlan (Hürriyet)

Günün modasına pek uymayan, içinde yaşadığımız son on yılı ve kent yaşamını konu edinen bir roman sunuyor bizlere.
Erdal Doğan (Radikal)

Roman günümüze ışık tutacak nitelikte. Okura kışkırtıcı bir bakış açısı sunuyor. Emek gerektiren ama keyifli bir okuma alanı.. Sembolleri çözmek ise size kalıyor.
Gül Önet (Yeni Binyıl Kitap)

Eroğlu birçoklarının aksine suçu

ideallere yüklemez.Onun anlattıkları ideallerinden kopanların "kendileriyle olan hesaplaşmaları" dır.
İlhan Ulusoy (Evrensel)

Issızlığın Ortası

Issızlığın Ortası, zamana direnen, tekrar tekrar bakıp okunabilen, sararmayan geçmiş zaman resimlerinden bir anlatıdır.

Geç kalmış ölü

İddialarını hayatlarının önüne koşan bir kuşağın, ölümü sevmeden, yüreğinde ölüme methiye düzmeden ve Tanrı'yla hesaplaşmadan kahramanlığın söz konusu edilemeyeceğini gösterdikleri bir roman.

Adını unutan adam

Bu roman 1969'da Ölüdeniz ile Şeria Irmağı arasındaki bir tepede adını unutmak zorunda kalan, ama belleğini kaybetmeye de inatla direnen politik bir eylemcinin serüvenidir.