|
|
Mart 2001 Seçmeler
Robert Sole "Mazag"
Alfa'ya editör olmak-M.Uyurkulak
M.Ignatieff "Asya"
|
İngiltere'de son birkaç yıldır tam bir Zadie Smith fırtınası esiyor. Henüz 25 yaşında olan Jamaika kökenli yazar, son olarak, İngiltere'nin en saygın gazetelerinden Guardian'ın ilk kez verdiği 10 bin poundluk "Yılın En İyi Kitabı" ödülünü kazanarak, edebiyat dünyasına erkenden adını kazımış oldu.
Üç yıl öncesine dek Cambridge sıralarında oturan sıradan bir öğrenci olan Zadie Smith'in adı, ilk kez, kitabından 80 sayfalık bir müsveddeyi kolunun altına alıp yayınevine götürdüğünde duyuldu. Hamish Hamilton yayınevinin yetkilileri, herkesi hayretler içinde bırakan bir karar alarak,
o vakitler yirmi bir yaşında olan Zadie'nin cebine 250 bin pound avans koyarak, genç yazar adayına, "Hadi şimdi evine git, o kitabını da bitirip gel" dediklerinde, edebiyat çevrelerinde ufak çapta bir kıyamet koptu. Çoğu insan bir yandan bu eşine az rastlanır duruma dudak büktü, ama ortaya çıkacak kitabı merakla beklemekten de kendisini
|
alamadı. Zadie üç yıl sonra kitabı tamamlayıp yayınevine teslim edecek ve kitap yayımlandığında
kendisine bel bağlayanların yüzünü kara çıkarmayacaktı. Nitekim, White Teeth basılır basılmaz büyük bir beğeni ile karşılandığı gibi, hemen her edebiyat ödülünün kısa listesinin başlarında da kendine yer buldu.
Özetle Londra'nın etnik azınlıkların yaşadığı semtlerindeki göçmen sorunlarını işleyen, ama esas olarak kullandığı muzip, mizahi üslûpla okuyucuları çarpan, ayrıca rahat ve uçuk anlatımına karşın kurduğu derinlikle
Jane Austen'a benzetilen Zadie, milenyumun edebiyattaki yeni fenomeni olarak gösteriliyor.
İnci Gibi Dişler'in İngiltere'de yarattığı etki, Zadie'nin bu ülkede sadece kadın yazarlara verilen Orange Ödülü'nü alamamasının bazı "fanatik" çevrelerde infiale yol açmasından da belli oldu.
When I Lived in Modern Times adlı kitabıyla Orange ödülünü kazanan Linda Grant de sevilen, güçlü bir yazar
|
olmasına karşın, haftalarca Zadie'nin hakkının kasten yenildiğine dair spekülasyonlar yapıldı.
Zadie daha sonra İngiltere'nin prestijli ödüllerinden Whitebread'in de finalistleri arasında yer aldı. Ünlü Booker Ödülü'ne aday gösterilmemesi ise fanatikleri arasında yine şaşkınlık yarattı. Ama Frankfurt kitap fuarında, yeni ortaya çıkan internet kitapçılığı endüstrisini desteklemek için verilen E-kitap ödülü İnci Gibi Dişler'e gitti.
Aldığı, alamadığı ödüllerle gündemden inmeyen Zadie Smith, asıl büyük süksesini BBC İnci Gibi Dişler'i dizi film yapmak için 5 milyon pound ödeyince yapıyordu.
Ve Zadie ile yayıncılarının, İnci Gibi Dişler için daha ciddi ve saygın bir ödül kazanma hayalleri, Guardian gazetesi sayesinde gerçekleşti. Gazete ilk kez düzenlediği "Yılın En İyi İlk Kitabı" ödülünü Zadie Smith'e veriyor ve jüride bulunan ünlü romancı Julian Barnes, belki de genç yazar için en değerli övgüyü dile getiriyordu: "Bir roman yazarı olarak içim kıskançlık ateşiyle kavruluyor!"
.....
|
Çokrenkliliğin, çokkültürlülüğün çok çok renkli, zengin ve kıvrak dilli edebiyatı milenyuma ışık tutuyor.
"Ve Doğulu babanın günahlarını Batılı oğullar çekecek. Bunlar çoğu zaman kellik veya erbezi kanseri gibi genlerde depolanıp, çok sonra, ama bazen de hemen aynı günde ortaya çıkacak. Bazen de aynı anda. Bu en azından Samet'in, iki hafta sonra Druid'lerin Hasat Festivali'nde, camiye (Saf yürekliler için her şey saftır) giderken hiç giymediği tek gömleğini neden plastik bir poşete koyduğunu açıklıyor.
Böylece daha sonra gömleğini değiştirerek şüphe uyandırmadan, Bayan Burt-Jones'la (16:30, Harlesden saati) buluşabilecekti ... Bu arada, Macit ile son anda fikrini değiştiren Millat da, son kullanma tarihi geçmiş dört kutu nohut konservesini, bir paket karışık bisküvi ile birkaç elmayı sırt çantalarına yerleştiriyorlardı (O kadar da olsun
|
artık). Daha sonra Irie'yle buluşup (16:30, dondurma arabası) onlara adresi verilen yaşlı adamı, Kensal Rise'da oturan Bay J.P. Hamilton'ı ziyaret edip, ona putperestlere özgü yardımda bulunacaklardı.
İlgili kişilerin hiçbiri bilmese de, bu iki yolculuğu birleştiren tarihsel nedenler vardı; modern dilde söylemek gerekirse, bu bir ikinci gösterimdi. Bunu daha önce yaşamıştık. Bu, sıkıcı ve ebedi bir ilmek halinde, eski kolonilere püskürtülen, hep o aynı eski İngiliz komedilerini, Bombay veya Kingston veya Dakka televizyonunda izlemeye benziyor. Çünkü göçmenler tekrarı her zaman sevmiştir; bu, onların Batı'dan Doğu'ya veya Doğu'dan Batıya veya adadan adaya yaptıkları göç deneyimleriyle ilgili olmalı. Bir yere vardığınız zaman bile hâlâ gidip gelirsiniz; çocuklarınız ise durmadan dönüp durur. Bunu ifade edecek bir sözcük yok; ilk günah fazla sert kaçıyor; belki ilk travma demek daha uygun olur.
|
Travma durmadan tekrarlanan bir şeydir, hem zaten bu İkbal'lerin trajedisi de; bir ülkeden diğerine, bir dinden diğerine, esmer bir anavatandan imparatorluk hükümdarının soluk, çilli kollarına atılmalarını yeniden canlandırmadan edemezler. Bunu ancak birkaç kez yaşadıktan sonra yeni oyunlara
geçebilirler. Alsana da, evde dolaşan, giysi ve yiyecekleri torbalara koyan baba ile oğullara aldırmadan dev Singer makinesinde ağı olmayan bir donun çevresine gürültüyle çift dikiş çekerken, işte bunlar olup bitiyordu. Bu bir tekrardır. Kıtalararası bir seyahat. Bir ikinci gösterimdir. Ama teker teker, şimdi, teker teker..."
(İnci Gibi Dişler, Azılar bölümünden)
.....
Gazeteci ve yazar. Mısır kökenli bir aileden gelen Robert Solé 14 Eylül
1946'da Kahire'de doğdu. Çocukluğu
|
ve ilkgençliği Mısır'da geçti. 18 yaşında Fransa'ya gitti. Lille'de Gazetecilik Yüksek Okulu'nu okudu ve diplomasını aldı. 1967-1969 yılları arasında Nord-Eclair (Roubaix) gazetesinde redaktör olarak çalıştı. 1969 yılında Le Monde'a girdi ve dinler bölümünde çalışmaya başladı. Daha sonraları 1974-1980 yılları arasında gazetenin Roma temsilciliğinde gazetecilik hayatını sürdürdü; 1980-1983 arası Washington muhabirliği yaptı; ardından Paris'e döndü ve Le Monde'un toplum bölümü şefliğine getirildi. 1989 yılından sonra Le Monde hiyerarşisi içinde yazı işleri müdürlüğünden, genel yayın yönetmeni yardımcılığına kadar birçok görevde çalıştı.
Robert Solé, 1998 yılından bu yana Le Monde'un medyatörü (okur temsilcisi) olarak çalışıyor. Bu görev, aralarında Washington Post gibi bazı Amerikan gazetelerinin uyguladığı bir modele benzetilerek yaratılmış yeni bir fonksiyon. Le Monde medyatörü Solé, her cumartesi günü gazetede, okur isteklerini ve gazete hakkındaki kendi kişisel görüşlerini kaleme aldığı bağımsız bir köşe yazısı yazıyor.
|
Robert Solé bugüne kadar birçok dile çevrilen dört roman yayınladı: Le Tarbouche (1992), Le Sémaphore d'Alexandrie (1994), La Mamelouka (1996) ve Mazag (2000). Bunlar dışında iki tarih incelemesi de yazdı: L'Egypte, passion française (1997) ve Les Savants de Bonaparte (1998).
Fotoğrafçı Carlos Freire ile birlikte hazırladıkları Alexandrie l'égyptienne (1998) ve Fransız Mısırbilimi kürsüsü cemiyeti başkanı Dominique Valbelle ile hazırladıkları La Pierre de Rosette (1999) yazarın diğer kitapları.
Evli ve üç çocuk babası olan Solé, 1978 yılında Roma Şehri Uluslararası Gazetecilik Ödülü'nü; 1992'de Le Tarbouche adlı romanıyla Méditerranée Ödülü'nü; 1998'de ise, L'Egypte, passion française adlı kitabıyla Fransız-Arap Dostluk Ödülü'nü kazandı.
Robert Solé "Mazag"
Mısırlı Levanten yazar Robert Solé, "Mazag"da 50'li yılların Paris'ine
|
|
Mısır'dan gelerek inanılmaz bir ilişkiler ağı oluşturan Basile Batrakani'nin romanını yazdı... "Mazag" Şark zihniyetinin bilinmeyen veya bilmezden gelinen bir yüzünü yani "almadan veren" hayat tarzını mütevazı bir biçimde teşhir ediyor...
Mısır'dan gelen bir adam 50'li yılların Paris'inde karmaşık ilişkilerden oluşan şaşırtıcı bir sistem oluşturur. İstisnasız herkese hizmetler veren, karşılıksız yardımlarda bulunan ve deyim yerindeyse "almadan veren" bu sistem zamanla, yaratıcısını çok güçlü ve etkili bir konuma getiren büyük bir nüfuz şebekesine dönüşür.
Atalarından miras olarak aldığı ticaret ve teşebbüs içgüdülerini hiçbir takipçiye ve mirasçıya yer bırakmadan bir "azizlik" mertebesine çeviren bu Levanten'in adı Basile Batrakani'dir. Ya da "Baba, Bebe, Baby"... Kısaca BB.
Tam bir ahlak kaçakçısı...
Basile Batrakani'nin hayatını bir hizmet ve karşılıksız yardım şenliğine çeviren bu yaşama sanatına Nil kıyılarında kısaca "mazag" denir.. Hiçbir Batı dilinde yer almayan bu kelimenin
|
anlamı "benim keyfim, mizacım, ya da huyum"dur. Ve açıklanması hiçbir izne tabi değildir. Yani son derece kişisel bir taddır bu...
Basile için bütün yollar "mazag"a çıkar.
Kimi zaman bir tercih, bir kapris ya da bir özgürlük halini alan "mazag" 20. yüzyılın sonlarına kadar Akdeniz'in doğusunda kalan Şark'a özgü bir ifade biçimi olmaktan çıkıp "almadan verme" sanatının Batı karşısındaki mütevazı teşhiri midir?
Yoksa ahlak duvarlarıyla sınırlarını gümrüğe çeviren Batı'nın "uygar" standartlarını birdenbire aşan "asil" bir ifade biçimi mi?
Şeytanca yazılmış, beklenmedik bir muaşeret kuralları el kitabı. Şaşırtıcı biçimde uygar ve uygarlaştırıcı.
AMIN MAALOUF - Le Monde
.....
|

gündemin bilgisine yetişmek ve onu okura yetiştirmek
Murat Uyurkulak
Sekiz-on yıl önce Hukuk Fakültesi'nde canı hayli sıkkın bir öğrenci olarak kantinlerde pineklerken, biri bana gelip Alfa Yayınları'nın editörü olacağımı söyleseydi, benden pek iyi laflar duymazdı herhalde. Alfa, Hukuk Muhakemeleri, İcra İflas Hukuku, Medeni Usul Hukuku gibi rüyalarıma giren derslerin tuğla gibi kitaplarının müsebbibi olan yerdi benim gözümde.
Ve üçüncü sınıftan, ha cesaret deyip kendi isteğimle ayrıldıktan sonra uzun süre hukuk kitaplarını izlemedim. Sonrası, herkesin tahmin edebileceği gibi, başka üniversiteler, askerlik hesapları, yığınla işe girip çıkmalar falan...
|
|
Şimdi o "korkutucu" kitapları hazırlayanlardan biriyim. Kitapları bir telaşla dizgiden alıp sağını solunu düzeltmek, yazarlarıyla istişare etmek, yazıcıdan taze çıkmış aydingerleri tek tek elden geçirmek, en sonunda montajdan alıp aceleyle matbaaya yetiştirmek keyifli bir iş. Elbette sadece hukuk kitapları yok Alfa'nın listesinde. Alfa, 30'a yakın ana başlık altında, iktisat, tıp, teknoloji, psikoloji, yönetim, siyaset, güncel konular, dil öğrenimi, bilgisayar gibi alanlarda yüzlerce kitap yayımladı, yayımlıyor. Bilgisayar kitaplarında sektörünün lideri. Ayrıca Pandora Kitabevi'nin geçen yıl yaptığı araştırmada, Türkiye'nin en çok kitap yayımlayan yayınevi unvanını almıştı.
Bu bültende ben de varım, çünkü biz bu "Everestçilerle" pek yakın çalışıyoruz. Ayrıca onların da koordinatörüyüm bir nevi. Dedim, bırakın ben seyirci sayılırım, dediler yok, mutfağı göstereceğiz okuyuculara.
Siz okuyuculara mutfağın "kepçesi" olarak, arkadaşların sıkı çalıştığını söylemeliyim. İşin içine biraz "alengir"
|
katmak isteğiyle, "tarihin sonuna gelindiği", kitabın itibarının bu denli dibe vurduğu bir dönemde, kendilerini oldukça yorduklarını da sözlerime eklemek isterim.
Dış haberciydim daha önce. Geçen aylarda Sırbistan'da Slobodan Miloşeviç'i deviren bir halk ayaklanması oldu, bilirsiniz. Parlamento binasının önünde arbede yaşanırken, orta yaşlı, gözlüklü bir gösterici, kendisini itekleyen genç askere şöyle bağırıyordu: "Senin babanla aynı okula gittik, aynı kitapları, aynı şiirleri okuduk oğlum!"
Ne diyeyim, böyle işte...
.....
|

Michael Ignatieff
1899 yılının Aralık ayında, yüzyılla birlikte doğar Asya. Soylu bir Rus ailesinin tek kızıdır, yüz kırk odalı, kırk kâhyalı bir konaktır evi. Küçük bir çocukken yüzyıla meydan okur ve ondan daha uzun yaşayacağını söyler. Bu arzusu gerçekleşmez, ama yaşamı geride bıraktığımız yüzyıl kadar çalkantılı ve travmatik; kaderi ülkesininki kadar çetin, hüzünlü, gönül çelici olur. Küçücük bir çocukken buz tutmuş bir ırmağı yürüyerek geçmeye yeltenir, buz kırılıp da sulara gömülmeden önce, sisin içinde kendine doğru gelen, beyazlar içinde, gizemli bir patenci görür.
|
|
Şans eseri hayatta kalır, ama "...nehir içinde bir yeri dondurmuştur ve gelecekte pek çok davranışı içindeki bu karanlık, ulaşılmaz, gizemli yerden kaynaklanacaktır. Bu, Asya'nın nehri geçmeye kalkışması için ödediği bedeldir; kazancıysa korkusuzluktur."
Ailesi ölür, Bolşevik Devrimi'yle yalnızca geçmişini ve aile servetini değil, yaşam biçimini de yitirir. Yaşamın tam göbeğinde yer almaya kararlı Asya, hemşirelik eğitimi görür, ilerleyen Kızıllardan kaçarken Beyaz Ordu'da savaşan Sergey'e rastlar; yaşamının tek büyük aşkına. Aşkını Rusya'nın kanlı ovalarında bir yerlerde yitirip Paris'e sürgüne giden Asya'nın ne o pek ünlü Rus duygusallığına kendini kaptırmaya niyeti vardır, ne de geçmişin özlemiyle körelmeye.
İş bulur, Sergey'in çocuğunu doğurur, kısıtlı bir parayla, dar bir çevrede yaşamaya başlar. Ama ne yapsa Rus kimliğinden kaçamaz Asya; dilini, yüreğini ve sevdiklerinin mezarlarını, bir daha dönmesi mümkün olmayan ülkesinde bırakmıştır. Artık kendisinin olmadığını düşündüğü ülkesinde; artık farklı bir Rusça'nın konuşulduğu topraklarda... 1924'de, altı yıl aradan sonra, Sergey ortaya çıkar, evlenirler, zengin olurlar. Oğlu Niki delikanlı olur.
|
Devrimler ve savaşlar hâlâ kan istemektedir; ne yüzyılın peşini bırakmaya niyetleri vardır, ne de Asya'nın. Polonya'yı ezip geçen Almanlar Paris'i işgal eder, Gestapo Stalin'le işbirliği yapmaktadır henüz ve Asya'nın tek çaresi yine kaçmak, yine yaşamını yitirmektir. Tam bir kaostur yaşanan. Troçki, Norveç'de saklanmaktadır. Stalin büyük bir temizlik harekâtına girişmiştir. Asya'nın arkadaşları ikiye bölünmüştür, ihanet kol gezmektedir. İktidarda Fransa tarihinin yüzkarası Vichy Hükümeti vardır; Asya'nın elinde de yalnızca göçmenlere verilen Nansen pasaportu. Sürgün yaşadığı ülkeden de sürgüne kaçmak vardır kaderinde. Almanya-Rusya saldırmazlık paktı bozulunca Niki, vatanına dönebilmek için Alman Ordusu'na katılmakta bulur çareyi; boğazına kadar politika, entrika ve casusluğa batan Sergey ise Gestapo'ya tutunur. İkinci Dünya Savaşı boyunca Londra'da kalan Asya, onca kan ve acının üstesinden gelmeyi başarır, ama Sergey'e duyduğu, yaşamını hem zenginleştirip, hem de kör eden aşkın üstesinden gelerek yeni tutkulara, yeni aşklara yelken açmayı beceremez.
|
Ancak 1990 yılında dönebilir Moskova'ya, hâlâ Sergey'i aramaktadır ve belki de tüm yaşamı boyunca reddettiğini kabul etmeye hazırdır artık. Ülkesiyle ve kaderiyle barışmanın vakti gelmiştir.
Beyaz ordunun komutanları nasıl olur da Sovyetler Birliği'nin istihbaratından emekli oldu? İkinci Dünya Savaşı'nda dönen dolaplar neydi? Stalin'in sürgündeki Rus generallerini göreve çağırmasından, Murmask'taki permafrost mağaralardaki KGB üslerine; işgal altındaki Paris'ten Moskova'ya; Stalin'den Gorbaçov'a, bombardıman altındaki Londra'dan, esir kamplarındakilerin ilk nakledildiği Lutetia Oteli'ne... Karmaşık ve sürükleyici bir öykü, unutulmaz karakterler, dramatik olaylar, tutkular ve entrika, savaş, ihanet ve aşk... Hepsine bedel bir kadın... Acımasız, tuhaf bir oyunu oynayan erkekler.
Dünya tarihinin çok önemli bir dönemini, tarihçi-yazar Ignatieff'in kaleminden, gerçek kişilerin ve gerçek olayların içine kurgulanmış çarpıcı bir hikâyede okumak isteyenlere... tarih kitaplarını sevmeyenlere...
|
|