Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda



















Nisan-Mayıs 2001 Seçmeler

"Kız Ali" Hakkında / O.Çalışlar
"Gurbet" Hakkında / A.Behramoğlu
"Bruno'nun Sorusu" A. Hemon
"Afrika Rüyası" Che Guevara
"Postmodern Hesaplaşmalar"

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan yakın tarihimizin simgeleşmiş üç adı. Bilindiği gibi bu üç genç "12 Mart Dönemi"nin karanlık günlerinde, 6 Mayıs 1972 sabahı darağacına çıkarıldılar. 1976 yılının Mayıs'ında, üç gencin darağacında canverişlerinin dördüncü yılında, bu sis perdesi "Darağacında Üç Fidan"ın yayımlanmasıyla aralandı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın yaşamları, son günleri, son sözleri aynı kuşağın şair ve yazarı Nihat Behram'ın kaleminden kamuoyuna yansıdı. Bu yapıt aynı adla (Darağacında Üç Fidan) belgesel anlatı tarzında on sekiz gün süren bir dizi yazıdan sonra kitaplaştırılmıştır. Dizinin yayını süresince hemen her gün ağır cezalık dava ve toplatma konusu edildiğini ayrıca bir not olarak düşmeliyiz. Kitaplaşan yapıt ağır baskılara uğradı. Yasaklandı. 1980 Darbesi, kitap üstündeki baskıyı daha da koyulaştırdı. Yazarı hakkındaki ağır ceza davaları sıkıyönetim mahkemelerine devredildi. 1980 yılında yurtdışına çıkmak zorunda kalan yazar tam 17 yıl sürecek politik sürgün hayatı yaşadı.

Behram'ın bu yapıtı 1988 yılında "Yürekleri Şafakta Kıvılcımlar" adıyla yeniden yayımlandı. Ama başına yine aynı şeyler geldi: Yasal dayanağa gerek görülmeksizin matbaa ve yayınevi baskınları, el koymalar. Bu arada uzun süre verilen hukuk mücadelesiyle kitap hakkında beraat kararı çıktı.

"Darağacında Üç Fidan" yine okurların karşısında. Bu kitap belgesel yönüyle yakın tarihimizin bir bölümü hakkında kamuoyunu bilgilendirecektir.

.....


"Kız Ali" (Lanetli Ömrün Kırlangıçları) Nihat Behram'ın ikinci romanı. İki romanı da yurtdışındaki uzun ve zorunlu ikametinin ürünleri. Lanetli Ömrün Kırlangıçları'nda, Nihat'ın etkili, çarpıcı ve şiir yüklü kalemi, okuyanı hemen romanın içine çekiyor. Başlıyor, önce biraz yadırgıyor, daha sonra kaptırıp gidiyorsunuz. Nihat Behram, Türkiye'nin bir yanını kendi sözcükleriyle anlatıyor: "Karanlıktaki kentlerin kuduz gecelerini; garajları, bentleri, dere boylarını; düzülen köpeklerin uluyarak can çekiştiği garnizon çöplüklerini; kan tüten yaraları, bağırsakları, bıçakları, ırzına geçilen bebekleri anlatıyordum. Dilleri kesilen, gözleri oyulan insanları, karınları yarılan gelinleri; imamları, paşaları, genelevleri, hastaneleri; ateşle dağlanmış götleri böceklere yedirilen çocukları anlatıyordum. Anadolu'nun karanlıktaki kentlerinde esen çöl rüzgârını, akbabaları, leş kargalarını, kanlı baskınları, lağım akan sokaklara atılan çocukları, yargıçları,

bayramları, camileri anlatıyordum." Bu vahşi ve ürkütücü tasvirlere okuduğumuz kitaplarda pek alışık değiliz. Acı veren, irin yüklü satırların bir an önce bitmesini istiyorsunuz. Ama Nihat vazgeçmiyor, inatla üstünüze geliyor. Binlerce kez bu sözcükleri tekrar ederek "Karanlıktaki Kentlerin" karanlık bir tablosunu çiziyor. Bu tablo ülkemizin, vahşi, kirli ve acılı yanını, belki bizim kabul etmek istediğimizin daha fazlasını söyleyerek gözümüzün içine sokmaya çalışıyor. Ali, böyle bir dünyada bir gariban olarak yaşama gözlerini açar. Kan davasıyla başlayan serüveni, ırzına geçilerek ve oradan oraya atılarak devam eder. Yaşam onun için bir acılar yumağından başka bir şey değildir. Tehlikeleri ve ölümü göze alarak bulunduğu yerden kaçar. Rastlantı onu Avrupa'ya getirir. Geldiği eski, acımasız dünyasına geri gönderilme korkusu, yaşamını alt üst eder. Nihat, Türkiye'nin acılı yanını çok güzel tasvir etmiş. Ama bu tasvir, yalnız acı ve yoklukla yüklü. Kendi kendime, şu acı çeken insanların, hiç mi yaşamı güzel kılan bir anları yok acaba, diye sordum. Örneğin, o acılar içindeki çocukların başlarını sokacak bir kulübe

yarattıklarında neşeli bir anları olmamış mıdır? Zulalarının, çok önem verdikleri zulalarının onları mutlu eden bir yanı olamaz mı? Böylesine ağır acılar çeken insanların, kendilerine büyük mutluluklar bulmaları mümkün değil midir? Tek yanlı, eziyet, irin ve dayak yüklü, işkence yüklü acımasız dünya bütün vahşetiyle üstünüze üstünüze gelince irkiliyorsunuz.

Nihat'ın okuyucuyu bilerek diken üstünde tutmak gibi bir niyeti olduğu anlaşılıyor.

Oral Çalışlar

.....

"Gurbet" Nihat Behram

Gurbet, Türkiye insanının Batı ülkelerindeki dramını anlatıyor. Bu tek cümlelik tanımlama, romanın konusunu özetler, ama romanı anlatmaya yetmez.

İsviçre'nin betimlendiği bölümlerde, farklı ve kimi kez taban tabana karşıt kültürlerin karşılaşmasının yansıtıldığı ortamlar, Kafka'dan, Kanetti'den sahneleri anımsatıyor.


Bu akıl almaz, gerçek dışı soyutluk ve grotesk, gerçeğin ta kendisinden kaynaklandığı için, tıpkı Kafka'da, Kanetti'de olduğu gibi, derin bir gerçeklik duygusuyla insanı sarıyor ve sarsıyor. Nihat Behram, köklerinden kopartılmış Türkiye insanının Batı ülkelerindeki yaşamını,çok çeşitli tiplerle, psikolojik ayrıntılara inmede güçlü bir duyarlık ve ustalıkla yansıtıyor. (..)

Köklerinden kopartılmış Türkiye insanının Batı toplumlarındaki hüzünlü ve zorunlu yaşamı betimlenirken, çelişkilerle dolu Batı uygarlığına yöneltilmiş, kendi özeleştirimizi de içeren acı eleştiri, romanın konusal eksenini oluşturuyor. Tüm bu özellikleri; akıcı, sinemasal kurgusu; insancıllığı, duygululuğu, şiir ve mizahtan da yoksun olmayan acı gerçekçiliğiyle Gurbet, her seçkin ve özgün yapıt gibi, edebiyatımıza yeni bakış açıları, yeni duyarlıklar, yeni anlatım öğeleri kazandırıyor.

Ataol Behramoğlu

.....

Yarı Sırp-yarı Ukrayna asıllı, Saraybosna doğumlu Hemon, 1992 yılında, yirmi sekiz yaşında, cebinde üç yüz dolar ve turistik ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek kadar bir İngilizce bilgisiyle bir aylığına geldiği Amerika'dayken Saraybosna kuşatılır. Yazar politik sığınmacı olarak bu pek de hoşlanmadığı ülkede kalır. Alexandar Hemon, Saraybosna Üniversitesi'nde öğrenciyken çok sevdiği bir İngilizce profesörü vardır. Saraybosnalı bu genç yazar adayı çalışmalarını taptığı hocasına sunarken, Shakespeare uzmanı olan bu profesör de edebiyat hakkında tüm bildiklerini bu en sevgili öğrencisine aktarır; ama vereceği en önemli, en acıklı derse vakit vardır henüz...

Yugoslavya'da savaş patlak verince, Hemon'un sevgili hocası Koljeviç, Sırp Demokratik Partisi Başkan Yardımcısı kimliğiyle Bosna'daki etnik temizlik harekâtının başı olur. Savaş süresince

kıyım raporlarına gülüp geçen, ölüm ve tecavüz kamplarının varlığını reddeden bu edebiyat adamı, Saraybosna Kütüphanesi'nin bombalanmasınıda bizzat planlar. Şikago'da politik sığınmacı olarak bulaşıkçılıktan, bisikletli kuryeliğe kadar her işi yaparak yaşamaya çalışan ve kısıtlı parasının tümünü Saraybosna'da kuşatma altındaki ailesiyle yaptığı suçluluk dolu telefon konuşmalarına yatırdığı için açlık sınırında yaşayan Hemon, gözlerine inanamayarak sevgili profesörünün dönüştüğü bu sadist, şovenist, acımasız karikatürü izlemektedir. İşte bizce "Bruno'nun Sorusu" tam da budur aslında. Hemon, "Binlerce kez Koljeviç'in nasıl çizgiyi aştığını sordum kendime," der; "ne zaman oldu? Nasıl oldu? İşaretler vardı da, ben mi sezemedim? Bir ipucu bulmak umuduyla tekrar tekrar sevdiği -sevdiğimiz- eserleri okudum. Edebiyatı seven ve Shakespeare'i anlayan birinin iyi bir insan olacağına inanırdım, en azından kötü olamazdı, ama yanılmışım," der.



Belki de Alexander Hemon'u Bruno'nun Sorusu'nu yazmaya yönelten bunlar ve 1997 Ocağı'nda Koljeviç'in başına sıktığı iki kurşundur. (Ölümünden sonra kurşunların neden iki adet olduğu sorusu pek çok spekülasyona yol açmıştır.)

Hemon'un Nabokov'la kıyaslanmasının bir nedeni de onun gibi İngilizce yazmasıdır.

Ailesinden, şehrinden ve arkadaşlarından kopmuş, hayran olduğu edebiyat profesörü ve edebiyatın temsil ettiği her şey tarafından ihanete uğramış bu yazar adayı, aradan dokuz yıl geçtikten sonra, bugün, İngilizce yazdığı öyküleri New Yorker'da düzenli yayımlanan, En İyi Amerikan Öyküleri seçkisinde yer alan, edebiyat ödüllerinin üzerine yağmur gibi yağdığı; yeni Kundera, yeni Nabokov olarak nitelenen bir yazar olmuştur. 2000 yılında, İngiltere'de, telif hakları en yüksek değere satılan kitaptır Bruno'nun Sorusu. Ukrayna'dan Eski Yugoslavya'ya, oradan ikibinli yılların Şikagosu'na uzanan, alaycı,

gerçeküstü, yarı biyografik-yarı hayal ürünü sekiz farklı öyküden oluşan kitabın son sayfasına geldiğinizde tek bir hikâye anlatıldığı duygusuna kapılacaksınız. Bunun nedeni öykülerin benzer temalarla birbirlerine bağlanması olabilir: Kendini dışlanmış hisseden bireyin yersiz yurtsuzluğu; karmakarışık olmuş sadakat anlayışı ve inanç sistemleri. Karakterler ve yerler de öykülerin arasında akarak son derece farklı bir yapıt oluştururlar. Kitaptaki özgün ayrıntılar, yani Hemon'un kendi ailesine ve aile tarihine ait olaylar, sınır tanımaz bir hayal gücüyle utanmaz bir spekülasyonun ürünüdür ve tarihten ziyade edebiyattan beslenir. Örneğin, Arşidük Franz Ferninand'ın Saraybosna'da, I. Dünya Savaşı'nın kıvılcımı olan suikasta kurban gitmeden hemen önce göz göze geldiği akordeoncu, Hemon'un büyükdedesi olup, hem katil, hem akordeon hem de büyükdede pek çok öyküde ortaya çıkarlar. İngilizce öğrenmek için Nabokov'un Lolita adlı romanını ve bir sözlük satın alarak işe koyulan Hemon, insanüstü bir çaba harcar.

"Benim Boşnakçam savaş öncesinin Boşnakçasıydı, o da öldü," diyen yazar bir daha anadilinde yazmamaya yemin eder. Kendisine İngilizce olarak basılabilir bir öykü yazmak için beş yıl tanıyan Hemon'un Bruno'nun Sorusu'nda da yer alan öyküsü Sorge Casus Ağı büyük beğeni toplar. Bruno'nun Sorusu'ndaki öykülerin tümünün de 'Yugoslavya'dan; Arşidük Ferdinand'ın ölümünden Tito yönetiminin sonuna kadar geçen dönemden, reel komünizmin yıkılmasıyla milliyetçiliğin patlaması arasında geçen, Saraybosna'nın bir eğlence ve kültür merkezi olarak çiçek açtığı birkaç güzel yıldan aldığını söyleyebiliriz. Seksenlerin sonu doksanların başında Saraybosna'da yaşayıp, başlarının üzerinde dolaşan tehdidi görmek istemeyenlerden biri olduğunu itiraf eden Hemon, "Öyle bir psikolojik mekanizma vardır ki, insan kendi mahvını hayal etmek istemez. Ne yazık ki kötülerin hayal gücü iyilerinkini her zaman bastırır," der.


Kitabında ailesinin göçmen oluşu ve köksüzlüğüyle hem alay eden hem de böylesi bir durumun insanın omuzlarına eski bir günahın vebali gibi çöktüğünü işleyen Hemon, "Belki de bu bir tür cezaydı," diye fikir yürütür; "...yarım yaşamlar sürmek, geçmişi unutamazken birinin size, yaşadığınız sokakta, yabancı dilde bir şey sormasından korkmak, gerçekten anlamı olan hiçbir şey söyleyememek."

Evet, olayları Nabakov kadar keskin ve can yakıcı bir gerçeklikle, her bir sözcüğe anlamın olanca ağırlığını yükleyerek; Kundera gibi en acıklı ve akıl almaz olanlarını bile hafifleştirip gülünçleştirerek, ince bir alayla yazan Hemon'un bu kitabında, tarihin insan nabzıyla birlikte attığını söylemek uygun bir sonsöz olur. Kendi toprağındaki kaygılı, acılı ruhların hikâyelerini okuyucunun yüreğine ulaşarak anlatan Hemon, Saraybosna'da Koljeviç'in öğrencisiyken tarih ve kurgu arasındaki farkı pek iyi anlayamadığını, ancak binlerce kişiyi ölüme, binlercesini de sürgüne yollayan eski öğretmeninin kendisine tarihin önemini çok acı bir biçimde öğrettiğini söyler.

Ülkesinin tarihini bir hammadde gibi ele alıp oya gibi işleyen, edebiyat dünyası için yeni ve farklı, aynı zamanda da çok gerekli bir soluk olan bu genç yazarın, ilginç, tuhaf, ironik öykülerini kaçırmayın. Olağanüstü olayları ince bir alayla anlatarak tarihi -hatta yakın tarihi- böylesine insancıl, kişisel ve politik kılan pek az roman var çünkü. Ukrayna-Bosna hattında, bir hayal aleminde yaşayan ailenin 'Çingeneler Zamanı'nı andıran, tek başına filmlere senaryo olacak kadar matrak ve ilginç toplantısından Casus Sorge'ye; Arşidük Ferdinand'tan Saraybosna'da yaşanan akıldışı ve saçma dehşete ve oradan kimlik karmaşası yaşayan, suçluluk duygusu içindeki bir göçmenin Amerika hakkındaki ilk gözlemlerine kadar uzanan böylesi anarşik, ancak ustalıkla kontrol edilen bir çeşitlilik her romana nasip olmaz.

Pınar Savaş

.....

Afrika Rüyası (özgün adı Pasajes de la Guerra Revolucionaria: El Congo - Kongo: Devrimci Savaştan Bölümler), Ernesto Che Guevara'nın kaleme aldığı, oldukça kötümser ve acı dolu bir kitap. Afrika Rüyası, 1965 yılının mart ve kasım ayları arasındaki bir sürede Kongo ormanlarındaki harekât güncesini içeriyor. Bu kitap Che Guevara'nın Afrika macerasındaki talihsizlikleri ayrıntılarıyla açıklayan ve yenilgisinin sebeplerine ışık tutan bir anlatıdır. Büyük gerilla, o zaman zarfında Kongo'dan hiç ayrılmamış, günlüğünü de son bir atılım yapma umuduyla gizlice karargah kurduğu Tanzanya'nın başkenti Dar es Selam'da yazmıştır. Çetin, iç paralayıcı, buruk sayfalar... Che, yine de bu başarısızlık ve yılgınlığı saklamadı. Yayımlanmasına yönelik bir kısıtlama koymadı.


Bunlar o ünlü şen ruhuna gölge düşürecek olsa bile. Aleida March ve çok sevdiği Fidel Castro bu günlüğü otuz yıl süreyle saklı tuttular.

Ancak, Che'nin öbür biyografilerini yazanlar resmi olmayan ağızlardan olmak kaydıyla önemli bölümler yazdılar ve onları yayımladılar. Aleida March 1966'da Dar es Selam'a Che ile buluşmaya gitti ve onun tarafından kırmızı mürekkeple düzeltileri yapılmış olan elyazmalarının son versiyonuyla Havana'ya döndü. Aleida March, bugüne değin bu belgenin yayımlanması için bir fırsat olmadığını söylüyor. Grijalbo-Mondadori'nin yayımlamış olduğu bu versiyon tam metindir. Che'nin düzeltileri de aynen geçmiştir. Bu kitabın girişinde Che'nin kızı Aleida Guevara'nın yazdığı gibi, "Devrimci Savaş'tan Bölümler: Kongo"nun basımı tarihe karşı bir sorumluluktur. Günlük ayrıca Küba'nın ilk enternasyonalist misyonunun raporu ve incelemesiyle, gerçekleşememiş bir hayali, bazı Afrika halklarının sömürgecilikten kurtarılmasına yardım etmek hayalini içerir.

Kongo Bağımsız Cumhuriyeti'nin ilk devlet başkanı Patrice Lumumba'nın öldürülmesinden sonra, Soumialot'un yönettiği yüksek devrim konseyi General Mobutu'ya karşı iç savaştan yararlanarak, Belçika ve Fransa'nın da desteğiyle, Kübalıların bu devrimi desteklemelerini bekliyordu. Bu operasyonda emperyalizmin köklerini parçalama fırsatını gören Che, 1965'in ilk aylarında, Kabila, Mulele ve Gizenga kabilelerinin ayaklanmalarını örgütlemeyi kabul etti. Ancak bu ayaklanma ve devrim umudunu kıran beklenmedik sorunlar çıktı. Halkın içinde bulunduğu sefalet etkisini göstermeye başlamıştı. Birliklerde disiplin yoktu, başıbozukluk had safhadaydı. Bölünmeler yaşandı. Che'nin günlüğünde yazdığı gibi, düzenli birlik oluşturmak neredeyse imkânsızdı, elinden bir şey gelmiyordu. Askeri başarısızlıklar, döneklikler, ihanetler birbirini izledi.

1966'nın başında Fidel Castro, Che'den geri dönmesini istedi. Latin Amerika'nın özgürlük hareketinin başladığı yer olan Bolivya'ya gitmesi için Che'yi ikna etti. Che ise, bu Afrika yenilgisinin analizini yapmayı ihmal etmemişti. Günlüğüne, "Bu bir yanlışın öyküsüdür," diye başlıyordu. Büyük devrimci umutlarla gittiği Kongo'daki gerillalardan, onların liderlerinden duyduğu hayal kırıklığını gizleyemiyordu Che. Satırlarında, bugün AIDS, savaşlar ve kuraklık nedeniyle "kıtasal ölüm"ün eşiğine gelen Afrika'nın kaderini değiştirme mücadelesinin önündeki engellere bakıp, belki de gözyaşlarını tutamayarak ayrıldı Kongo'dan.

Bu günlükte, Afrika gerçeğini, sefaletin doğurduğu acımasız iç savaşları, Afrikalıların özgürlük mücadelesine karşı "sosyalist" Sovyetler Birliği'nin anlaşılmaz tutumunu, Batı ülkelerinin ikiyüzlülüğünü Che'nin kaleminden ve tüm çıplaklığıyla okuyacaksınız...

.....


XXI. Yüzyıl düşüncesinin temellerini atan düşünür ve bilimadamlarının fikirlerini anlaşılır bir dille ortaya koyan dizi sürüyor.

Postmodern mevzularla hesaplaşan, postmodernliğin temellerini atan düşünür ve bilimadamlarının düşünce dünyasını anlaşılır bir dille ortaya koyan "Postmodern Hesaplaşmalar" başlıklı dizi yeni bir beş kitapla daha atak yaptı. Darwin, Heidegger, Freud, Kuhn ve Hawking'in görüş ve düşüncelerine yer veren beş kitap, söz konusu düşünür ve bilimadamlarının özellikle pratikle olan ilişkisini, yaşanan dünyaya etkilerini ve bu dünyadan etkilenişlerini, yeniden kurgulanışını ve yepyeni ufuklara yol alışlarını derli toplu bir format içinde sunması açısından hem ilginç, hem de bu mevzularla ilgilenmek isteyenler için değerli bir kapı niteliğini taşıyor.

.....

....