Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda



















Şubat 2001 Seçmeler

Andrea Camilleri - At Hamlesi
Elçin - Mahmud ile Meryem
Kahire, Saçlarımı geri ver

İspanyol yarımadasının en güneyindeki Endülüs bölgesinin simgesi, ilk çağlardan beri nardır. Elhamra Sarayı'nı, Generelife Bahçelerini, bir zamanlar Müslüman, Yahudi ve Hırıstiyanların barış içinde yaşadığı Albayzin'i, bugün bile nar ağaçları gölgeler. Belki de bu simge, 1492 yılının 2 Ocağında, Kraliçe Isabel'in orduları Müslüman Gırnata'yı (Granada) ele geçirip, "La Reconquista -Yeniden Fetih"i tamamladıktan sonra, şehirde değişmeden kalan tek şeydir.

Tarık Ali "İslam Dörtlemesi"nin bu ilk kitabında, Endülüs'ün Müslüman halkının, bölge Hıristiyanların eline geçtikten sonra yaşadığı korkuları, gerilimi ve boşa çıkan umutlarını anlatıyor. Endülüs'ün en köklü ailelerinden biri olan ben Hüdeyl ailesinin öyküsü, yazarın Müslüman İspanya'nın hümanizmini ve kusursuzluğunu anlatmasına temel oluşturuyor.

Bu açık, kozmopolit hoşgörülü toplumun, intikam duygularıyla yanan, dar kafalı Hırıstiyan fatihlerin kurbanı olmasının, tüm kültür ve biliminin yok edilmesinin göz yaşartıcı öyküsü olan ve Tarık Ali'nin akıcı, kolay anlaşılır ve sürükleyici üslûbuyla yazılmış bu roman; aynı zamanda tarihi gerçeklerden yola çıkan, araştırmalara dayanan eşsiz bir tarih dersi, tüyler ürpertici bir destan.

Herkes Yahudilerin Engizisyon işkencesi altında nasıl inim inim inlediğini, İspanya'dan nasıl kovulduklarını bilir, ama Kraliçe Isabel'in başka bir hedefi daha vardı: Endülüs'te, özellikle Granada'da, İslam kültürünü yok etmek. Granada'ya gönderdiği fanatik Piskopos Ximenes de Cisneros, tüm bir Arap kültürünü yerle bir etmeyi kafasına koymuştu. İki milyon el yazmasını şehir meydanında yaktırması bunun ilk adımıydı. Ben Hudeyl ailesinin reisi Ömer bu katliamı izlerken gözyaşları içinde, 'Kültürümüzü yakıyorlar, sekiz yüzyılın


kayıtlarını, geleneğini bir gecede yok ettiler' diyordu. Hıristiyan bilginler, acımasız Kraliçelerine yalvararak bu kıyımdan üstünlüklerini bildikleri üç yüz tıp ve bilim eserini kurtarabilmişler; bu kitaplar Rönesans'ın yapı taşları olmuştur; İşte Müslümanların dünyaya anlatmayı pek başaramadığı tarini gerçeklerden biri daha.

Müslüman Endülüs'ten Meksika'daki Mayalara, tüm kültürlerin aynı coğrafi çevrevede yaşayan insanlarca yok edilmesini işliyor Tarik Ali. Hıristiyan işgalleri ve Engizisyon'un, insanlık tarihinin en baskıcı rejimlerinden biri olduğunu hatırlatıyor. "Yahudilerin tarihin çeşitli dönemlerinde uğradıkları felaketleri herkes bilir, ama Müslümanların başına gelenler tarihin sayfaları arasında gizli kalmıştır," diyen Ali'nin yetkin kaleminden, ağızdan ağıza anlatılan fabl tadındaki bu romanda, İslam'ın, Arap İspanyası'nın, Engizisyon'un hikâyesini bir solukta okuyacaksınız. Okumalısınız da, çünkü ne yazık ki bu bir fabl değil, inanç sistemlerinin eski ve modern kültürleri nasıl etkilediğinin

acıklı öyküsü; tıpkı bugün İsrail'de, Irak'ta, Yugosyavya'da görüldüğü gibi..
Pınar Savaş

Müslüman Endülüs'ten Maya harabelerine varıncaya, Hırıstiyan zulmünün de anlatılması gerekiyordu. Yoksa modern kültürleri etkileyen geçmiş hakkında tarafsız olamazdık.

"Körfez savaşının patlak verdiği yıldı. Amerikan, İngiliz ve Fransız uçakları Bağdat'ı her Allahın günü bombalıyorlardı. Batılılar ise savaşı video oyunu izler gibi televizyondan takip ettiler. Bağdat'ın bombalanıyor oluşu ve insanların ölmesi umurlarında değildi. Batı kendini temize çıkarmanın yolunu bulmuştu: Karşısındakileri şeytan ilan etti. Saddam Arap Hitler'di, daha sonra Miloseviç'e aynı adı

taktılar: Balkan Hitler'i. Yakında başka Hitlerle de çıkacaklar karşımıza. Yaptıkları savaşın doğru olduğunu çünkü karşılarındakinin Hitler olduğunu söyleyecekler.

Beni en çok kızdıran şey bir İngiliz televizyon spikerinin Arapların politik kültürü yoktur demesiydi. Bağdat'ın bombalanmasını haklı çıkarmak için söylenmiş bir şeydi bu. Ben de İslam kültürünü ve tarihini araştırmaya, bu konu hakkında bir kitap yazmaya karar verdim. Ben Tanrı'ya inanmam ancak bir yazar olarak tarih ilgi alanıma girer. XV. yüzyıl İspanya'sında var olan İslamın Avrupa'dan nasıl silindiğini anlattım. İslam kültürü ve medeniyetinin Endülüs'teki son günlerini de... Kitap özellikle İspanya ve Almanya'da çok beğenildi. Ve dostum Edward Said bana artık bu konuda yazmaktan vazgeçemeyeceğimi çünkü başka hiç kimsenin iki medeniyet arasındaki çatışmayı anlatan kitaplar yazmayacağını söyledi."


Avrupa edebiyatında yeni edebi polisiye patlamasının en büyük yazarı

6 Eylül 1925 tarihinde Porto Empedocle'de (Agrigento) doğdu. Rejisörlük yaptı, tiyatro oyunları yazdı. İlk yapıtı olan "Olayların Akışı"nı 1978'de yayımladı. Ünlü kahramanı Komiser Montalbano'yu, bu kitabında polisiye edebiyatının en önemli dedektifleri arasına soktu. Halen Roma'da yaşıyor. Accademia d'arte drammatica'nın saygın üyelerinden.

"Camilleri, Sicilyalıların sataşmalı humorunu günümüz Avrupa edebiyatına taşıdı, taşırken de Sicilya efsanelerinin özellikli tarzından yararlandı. Artık Akdeniz edebiyatının coşkusunu son derece zekice yapılmış kurgularla dizginleyen ve tabii ki çok daha incelikli bir zihinsel tüketime sunan bir yazar var.Orta Avrupa yayın çevreleri Camilleri'yi keşfetmekten

son derece memnun. O, yer yer didaktik ve Kafkaesk Orta Avrupa polisiyesine Sicilya ruhunu getirdi."

Günter Grass

.....

1870'lerin Sicilyası. Değirmenler o zamanlar devlet tekelindedir. Halkın başta gelen ihtiyacını karşılayan bu değirmenlerde yolsuzluklar almış, yürümüştür. Her şey Mafia'nın eline geçmiştir. (Eh, burası da Sicilya'dır!) Sorunlar ayyuka çıkınca hükümet bir müfettiş gönderme kararını alır. Müfettişimiz -aynı zamanda romanın kahramanıdır-, o yörenin çocuğudur. Yolsuzlukların düğümlendiği yer ise Vigâta kasabasıdır. Kahramanımız olan müfettiş de orada doğmuştur. Ancak daha bebekliğinden ailesinin Cenova'ya göçmesiyle ata toprağından kopmuştur. Tam otuz yıl sonra bir daha sert yaşam koşullarının sürdüğü bu

kasabaya civcivli bir dönemde gelmiştir. Dönen dolaplar, yöresinin gelenek ve göreneklerinden kopmuşluğu karşısında bocalar. Satrançtaki at hamlesi, karmaşık ve cürüm yüklü olayları çözmesinde başlıca etken olur. Zira olaylar da satranç oyunu gibi gelişmiştir: Şehvet düşkünü, yiyici, sahtekâr rahip öldürülmüş, kadınların karıştığı olaylar sinsi bir düzenle gelişmiştir...

"At, oyunun diğer elemanların üzerlerinden atlayabilen tek taşıdır. Bir L çizerek, gerçekten çok özel bir tarzda hareket eder: Önce yatay ya da bir kule gibi dikey iki kare, sonra sağa ya da sola tek kare. Hiç unutulmaması gereken bir ayrıntı: Siyah bir kareden doğru hareket eden at, daima beyaz bir kareye ulaşır. Bunun tersi olarak da, beyaz bir kareden hareket eden bir at her zaman siyah bir kareye ulaşır. At, bütün taşların üzerlerinden atlayabilir."

(A. Karpov, Satrancın El Kitabı)



1943'te Bakû'de doğan Elçin (Efendiyev) modern Azerbaycan edebiyatının önde gelen simalarındandır. "Ben önce yazarım," diyen ve halen yürüttüğü Başbakan Yardımcılığı görevi karşısında, yazar kişiliğini ısrarla vurguluyan Elçin'le, resmi bir görevle İstanbul'a geldiği ve yayınevimizi ziyaret ettiği zaman konuştuk. Bu ziyaretin "Mahmud ile Meryem"in baskıya hazırlandığı bir sırada gerçekleşmiş olması da, onun deyişiyle "meraklı bir tesadüf".

1979 yılında Türkiye'ye ilk defa gelip, Azerbaycan'a döndükten sonra "Yoluma Uzak Türkiye" diye bir tabir kullandınız. Şimdi Türkiye için ne diyorsunuz?

Ben ne demiştim; yakın'ı dinimiz, dilimiz, tarihimiz böülümünde kullanmıştım. Uzak'ı da sanki sırt sırta dönmüş bir coğrafya olarak görmüş ve kullanmıştım. O zamanlar üzüntüyle

şöyle düşünüyordum; acaba diyordum, bir yüz yıl sonra Azerbaycanlı bir yazar "yakın ve yakın Türkiye" diyebilecek mi? Mesele burada.
Şunu da diyeyim, Türkiye'ye sevgim benim genlerimdedir. Bir şey anlatayım: En parlak çocukluk hatıralarımdan biridir; beş-altı yaşındaydım sanırım, yaz tatilinde Şuşa'ya gittik, yaylaya; orada çadır kurulmuştu, elektrik falan yok tabii, ta yarım kilometre uzakta bir tesis vardı, oradan bizim çadırımıza ışık çekmişlerdi, böylece radyo çalışabiliyordu. Yıl 1948 ya da 1949, dışarıda hayvanlığın ve itlerin üşüştüğü o ortamda tek eğlencemiz o radyoydu. Diyarbakır Radyosu iyi çekiyordu bizim taraftan. Bizim Türkiye'yle bağlantımız buydu o zamanlar. Gizli gizli dinlerdik. Yasaktı ama hem sevgimiz büyüktü, hem de Türkiye'nin cazibesi. Şimdi aradaki soğuk sınırlar aşıldı. Ama öyle bazı şeyler oluyor ki beni rencide ediyor.

Everest aracılığıyla Türkiye'deki edebiyatseverlere vereceğiniz mesaj nedir?

Çok okusunlar, diyorum, Türkiye'de kitabın tirajı yükselsin. Büyük kültürel geleneği olan bir ülkede, Türkiye'de bir kitabın 1000 adet falan basılması bence rezalet. Türk edebiyatı ve Türk okurları buna layık değildir.

.....

Mısır'da, Nil yakınlarında küçük bir kasabada doğdu. Bu küçük yerden kopup dünyanın önde gelen feminist yazarlarından biri oldu. On yaşında babasının ayarladığı ve görücü usulü evlendirmek üzere tanıştırdığı adamın üstüne çay döktü. İşte tam o sıralar, kadınların yaşamının ne denli zor olduğunu anladı. Kahire'de Sağlık ve Eğitim Müdürü olarak çalıştıktan sonra, 1972'de siyasi yazıları nedeniyle işinden uzaklaştırıldı. Yıllarca hapiste kaldı ve ölüm cezasına karşı mücadele etti.


Ailenin ve toplumun kısıtlamalarına karşı isyan eden genç bir Mısırlı kadın, tıp okumaya karar verir ve erkeklerle dolu bir sınıfın tek kız öğrencisi olur. Diğer öğrencilerle olan ilişkileri (otopsi odasında hem erkek hem kadın cesetleriyle karşılaşması) kendi benliğinde kimlik arayışını iyice yoğunlaştırır. Erkeklerin, annesinin ona öğrettiği gibi bir Tanrı olmadıklarının, bilimin her şeyi açıklayamayacağının ve bir insanın salt zihinsel bir yaşam sürerek tatmin edilemeyeceğinin farkına varır.

Kısa ve mutsuz bir evlilikten sonra kendini işine adar, başarılı ve varlıklı bir doktor olmayı hedefler.Ama aynı zamanda, toplumdaki adaletsizliklerin ve ikiyüzlülüklerin de giderek daha çok farkına varmaktadır. Onun için gerçek doyumu kendini tecrit etmekte değil, başkalarıyla birlikte bir şeyler yapmakta aramaya karar verir.

.....