Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda



















Temmuz 2001 Seçmeler

Y. Güney'in ilk fotoğraf albümü
Edebiyatın Senyora'sı / C.Clément
NLR 2000 Türkiye Seçkisi Çıktı

Usul usul giderken birden canınızın yandığı, ayağınıza kocaman bir cam parçası battığını anladığınız oldu mu hiç? İşte, Şebnem İşigüzel'in öykü yazma serüveni tam da böyle bir süreç.

Şebnem İşigüzel yazarlık serüvenini anlattı..

Yazmak benim kaderimdi. Alın size ağır bir cümle: Yazmak benim kaderimdi. Ama inanın, büyük bir alçakgönüllülükle söylüyorum bunu. Zira sayıları ısrarla ters yazan bir çocuktan matematik ya da fizik profesörü olur muydu? Ya da mükemmel köprüler yapan bir mühendis. Eli hafif bir doktor. Sabırlı bir öğretmen... Bana inanmayabilirsiniz, hatta yine yazıyor diyebilirsiniz, ama yazmak benim alınyazım gibiydi. Bir gün yazacağım belliydi. İçgüdüsel bir şeyle kendimi yazıya hep yakın hissettim.

Peki çocukluğum, ilkgençliğim yazarlığıma zemin hazırladı mı? Hiç sanmam. Ama itiraf edeceğim; önceleri ailemi sevdiğim, eğlenceli ve tuhaf bulduğum için şöyle diyordum: Böyle bir ailede yazar olmak isteyip de olamamak aptallık olurdu. Şimdi buna katılmıyorum. Çünkü aynı çocukluk anılarını, aynı ilkgençlik anılarını benle paylaşıyorlar, her şeyi benden daha farklı algılamışlar.

Yazıya, edebiyata olan yakınlığımı fark ettikten sonra kafamdaki her şeyi yıktım. Yazacağımı biliyordum diyecek kadar kalpten inanıyordum. Evet, yazıyla ilişkim çok erken kuruldu. Ben bu ilişkiyi toplayıcılıkla sürdürmedim. Gördüklerimi, duyduklarımı, çocukluktan getirdiklerimi bol bol kullanan, tek malzemesi bu olan yazarlardan değilim. Bu yüzden iyi kalpli okuyucular, satır satır beni arayıp işaret parmağı ile dürtüklemesinler.


İşte yazar bu. Kendisini yazmış. Hiç, bir zaman bire bir kendimi yazmadım. Ama pire için yorgan yakmak misali, derdim olan insanlara iki çift laf edebilmek için koca bir kitap yazdığım oldu. Lütfen yanlış anlamayın; toplumsal mesaj filan değil. Yani toplum değildi benim iki çift laf edeceğim. Bir-iki kişiydi. Gördüğünüz gibi ne kadar sudan sebeplerle yazıyorum.

Yazarlık benim kaderim ve ben yavaş yavaş kaderimin, yazma güdümün efendisi oluyorum. Mutlaka kulağınıza çalınmıştır: Ben kafanıza tuğla düşmüş gibi yazarım. Öyle bir an gelir ki yazmaya başladığımda kafamda şekillenmiş hiç bir şey yoktur. Kahramanı uyutacak mıyım, oturtacak mıyım, bilmiyorumdur. Ama tıkır tıkır yazarım. Şimdi bunu, bu hayvani yazma güdüsünü dizginlemeye çalışıyorum.

Yakın zamana kadar alışveriş listesi dışında hiçbir şey yazmadığım yıllar geçirdim. Yani doğuştan yetenekli bütün yazarlar gibi hayatım önde gitti. Ama şimdi, neredeyse çocukken bir gün yazacak olduğumu bilmem gibi, yazının beni yavaş yavaş egemenliğine aldığını düşünüyorum.

Gençliğim söz konusu olduğunda, "Hanene Ay Doğacak" kitabını on sekiz yaşında, Eski Dostum kertenkele'yi yirmi üçünde yazdığımı hatırladığımda ve hâlâ yazabildiğimi gördüğümde, şu fani edebiyat dünyasında ilişeceğim bir köşenin olduğunu hissediyorum. Yine de belli olmaz. Belki sadece alışveriş listesi yazmak isteyebileceğim bir hayata çekilirim ve siz de beni bugüne kadar yazmış olduklarımla hatırlarsınız. Ama yazmak benim kaderim. Kim kendi kaderinin efendisi olabilmiş ki? Sanırım sadece yazıyla ete kemiğe bürünenler. Onların Tanrısı olmak, yazının da kaderim olduğunu bilmek beni mutlu ediyor.

.....

Karizmatik sanatçının ilk fotoğraf albümü Everest Yayınları'ndan çıkıyor!

Yılmaz Güney'in tutsaklık mekânlarından birisi de, Marmara Denizi adalarından İmralı'ydı. Toptaşı Cezaevi'nden bir geceyarısı apar topar alınıp Sağmalcılar Cezaevi'ne götürülmüş, bir süre bu cezaevinin revirinde bekletilmişti. Oradan gönderilmek istendiği kimi cezaevleri, "isyan çıkarır" korkusuyla onu kabul etmemişlerdi. Yılmaz Güney daha sonra İmralı Yarıaçık Cezaevi'ne götürülmüştü. Adanın merkeze uzak bir tepesindeki baraka türü bir evde kalıyordu.

Yılmaz Güney'in, bir fotoğraf sanatçısı önünde gün boyu kurgulu kurgusuz, doğal ve poz veren halleriyle durmasının belki de tek örneği Ahmet Boga'nın bu çalışmasıdır. Sevgiyle benimsenmiş görev duygusu ve içtenlik, sanatçının yaratıcı arayışının besinleridir. Kare kare taşıdıkları özellikleri yanısıra, fotoğrafların bütününden, Yılmaz'ın İmralı günlerindeki doğal yaşamının öyküsü şekillenir.


Ve bu öyküde görülür ki, sevinçleri, kahırları, acıları, tutkuları, çaresizliği, içindeki enerjiye yetişemeyişin telaşı, umutları, boğuntuları, kendine eleştirileri, sabrı, sabırsızlığı, kaygıları, hataları, doğruları, korkuları, gücü ve güçsüzlükleriyle insandır o ve güzel, seçkin bir insandır. Hayatın içindeki süzülüşü güzelliğinin, yaratıcı gücü seçkinliğinin çakmaktaşlarıdır. Ahmet'in fotoğraflarından bakan, film karelerindeki Yılmaz Güney değil, doğal halindeki "Yılmaz Abi"dir.

Nihat Behram'ın, İmralı günlerindeki Yılmaz Güney'i ve fotoğrafların öyküsünü anlatan sunuş yazısıyla, bir fotoğraf sanatçısının çalışması olan ilk Yılmaz Güney albümü. Uzun, yasaklı ve zorlu yıllardan sonra Yılmaz Güney, bir yanıyla daha halkıyla buluşuyor.

.....

"Catherine Clément'ın MUHTEŞEM SENYORA'sı, tarihsel bir romandan çok epik bir roman. 16. yüzyılın gelenek ve göreneklerinden çok tek bir kişinin, bir kaderin, alışılagelmiş bir düzeni nasıl değiştirdiğini gösteriyor ve okur, bu epik romanda yeni bir kahramanı keşfetmiş olmanın zevkini yudum yudum tadıyor."

JEAN-JACQUES BROCHIER Magazine Littéraire

16. yüzyıl devletlerinin içinde kavmiyle birlikte devlet gibi dolaşan kadın. Bir ağıt, bir aşk şarkısı, bir anılar kitabı...

Engizisyon, onun ve cemaatinin peşindeydi... Neredeyse bütün Avrupa kralları, Marrano cemaatini yok etmek ve servetlerini ele geçirmek istiyorlardı...

16. yüzyıl devletlerinin içinde devlet gibi dolaşan, devlet gibi bir kadın: Beatriz de Luna ya da en çok bilinen adıyla Dona Gracia Nasi La Senyora. Senyora, İspanya'dan dinleri zorla değiştirilerek kovulan Musevi Marronaları ülkeden ülkeye kaçırdı; onları sakladı, korudu, kolladı. Amacı İsrail ülkesine yerleşerek, kutsal topraklarda Musa kavminin vatanını kurmaktı. Marranolar Lizbon, Anvers, Venedik, Ragusa, Ferrara'dan kovuldular... Senyora'nın ve cemaatinin olağanüstü kaderi 16. yüzyıl Avrupa'sının her noktasına bir ışıklı çizgi gibi çekilmişti... Ve son ışık, Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'a çekildi. Dona Gracia Nasi La Senyora, Habsburg'ların, Venedik Cumhuriyeti'nin baş düşmanı, büyük bir servetin varisi bu genç ve çekici kadın; Marranoların, Yeni Hıristiyanlar adıyla dinleri değiştirilen bu Yahudilerin, acının ve gururun bugün bile en canlı simgesi, bir efsane kahramanı oldu.


Catherine Clément, Senyora'nın destansı ve romantik hayatını, eserleri arasında bir başyapıt olarak duran ve yazımı tam on yıl süren bu romanla gözler önüne seriyor. Dinler arasındaki kin ve politik kavgalarla parçalanan Batı dünyasının ortasında, işkence görenlerin ve zulüm kurbanlarının kaçmaları için gizli örgütler kurar. İstanbul'dan, bedelini pahalıya ödediği korumaya kavuşmadan önce, İspanyolca-İbranice karışımı bir dil olan Ladino diliyle yazılmış Ferrara Tevratı'nın yazımını finanse eder; bu kutsal kitap onun adına ithaf edilecek ve tarihe mal olacaktır. Senyora ve yeğeni Jozef Nasi, aşk serüvenlerinin, din kavgalarının, politik güçlerin ve dönemin önemli olaylarının iç içe girerek kaynaştığı alevler içindeki bir freskin kahramanlarıdır.

.....

Everest Yayınları, New Left Review Türkiye Seçkisi'ni TARIK ALİ'nin editörlüğünde hazırlıyor!

New Left Review'un başka dillere çevrilmesi, kurtuluş projesine yeniden hayat verebilecek yeni fikirler arayışını güçlendiren bir işarettir. New Left Review şimdi İspanyolca olarak Madrid'de iki ayda bir yayımlanıyor. Portekizce bir yıllık seçki Mayıs 2001'de Rio de Janerio'daki kitap fuarı sırasında çıktı. New Left Review'un her yıl bir Türkçe seçkisinin çıkacak olması da iyi bir ileri adımdır.

Türkiye'de New Left Review yıllığının yayımlanacak olması bence zamanlaması çok iyi yapılmış bir seçim. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte, son elli yılı aşkın bir süredir NATO'nun sadık bir üyesi olarak hizmetleriyle, kendisini ABD'nin çıkarlarına bağlamış olan Türk devleti, şimdi ciddi baskılarla yüz yüze geliyor.

Tamamen muzaffer bir havaya girmiş olan Batı'nın, eski ve yeni düşmanlarını vurmak için yararlandığı "insan hakları" retoriği, kuşkusuz en grotesk çifte standartlarından birine temellenmekte. Buna rağmen, Türkiye'nin temel hakları açıkça ihlal ediyor olması, gerçekçi olan Washington'da değilse bile, AB çevrelerinde belli bir sıkıntıyla karşılanıyor.

Bütün bu gelişmeler, Türkiye'deki askeri-siyasal yapının kendi önünü temizlemeye yönelik, yarı gönüllü bir çabaya girişmesine yol açmış durumda. Böylesi koşullarda geçmiş ve bugünle ilgili tartışma ve fikir alışverişleri can alıcı bir önem taşıyor. Genel manzara değişmiş olmasına rağmen hâlâ Sol'da duran bizler açısından, bir daha tekrarlama yanlışına düşmemek için geçmiş hatalardan ders çıkarmak, atlanması mümkün olmayan bir görevdir. Biz, kendi alçakgönüllü yaklaşımıyla New Left Review'un bu sürece omuz vereceğine inanıyoruz.

Tarık Ali