Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda



















Temmuz 2000 Seçmeler

M. Baldwin - Shakespeare'in Kadını
Tarık Ali - Ayna Korkusu
Javier Marias - Ufkun öte yanı
Zana Muhsen - Nadia'ya sözüm var

Lahiri'nin öykülerini neden çok ilginç ve güzel bulduğuma karar vermek için bir süre düşündüm. Sadece kahramanları Güney Asyalılar olduğu için mi? Yoksa sadece yazar, tıpkı benim gibi, Güney Asya kökenli Amerikalı bir genç kadın olduğu için mi? Öykülerinin çoğu Güney Asyalı kadınlar üzeride yoğunlaşmakla kalmıyor. Öyküleri insanlar üzerine; genç, yaşlı, henüz göç etmiş, Hindistan'dan hiç ayrılmamış olanların yanı sıra, Amerika'da doğup büyümüş olanlar üzerine.

"bunu mutlaka oku" dedirtecek bir yazar..

'Dert Yorumcusu'nu bu denli başarılı kılan, tüm bu insanların hikâyelerini anlatabilme yeteneği, karışık kültürlerde doğmuş olmanın ona kazandırdığı tecrübeleri harika bir kısa öyküler derlemesine çevirebilmesi. Ünlü yazar Amy Tan'ın, "bugüne kadar okuduğum en iyi kısa öykü yazarlarından biri" diye tanımladığı Lahiri, onu okuduktan sonra sizi yanınıza gelecek ilk tanıdığınızın

koluna yapışarak ve hiç vakit kaybetmeden "Bunu mutlaka oku" dedirtecek bir yazar.

Yazmaya ne zaman ve nasıl başladınız?

Yazmaya aşağı yukarı okumayı öğrenir öğrenmez başladım. Öykü okumaya başladığımda, yazı yazmak bana çok cazip gelmeye başlamıştı. Onları taklit etmek istedim. Altı-yedi yaşındayken başkaları tarafından yazılmış öyküleri yeniden yazıyordum. Okul boyunca yazı yazmaktan hep keyif aldım ama öykü veya roman yazmak için çok çaba harcamadım. Liseden mezun olduktan sonra yazmak tekrar ilgimi çekmeye başladı. Lisede yaratıcı yazarlık dersleri almıştım ve çok hevesliydim. Liseden sonra, ilk defa zorunlu eğitimin dışında kalınca kendime ayıracak boş vakit buldum. Hindistan'da çocukken veya genç bir kızken yaptığım şeylerden biri yazmaktı, çünkü orada da yapacak fazla şey bulamaz ve kendimi bu şekilde oyalardım.


Bir yazı kursuna başladıktan sonra her şey yerine oturmaya başladı. Birkaç öykü yazdım, orada öğrendiklerimi daha sonra kullandım ve belli bir ilerleme kaydettim.

Sizce Güney Asya kökenli Amerikalı kadınların hep aynı konular üzerinde mi yazmaları bekleniyor?

Yazdığı bilim kurgu romanını bastırmaya çalışan bir başka Güney Asya kökenli Amerikalı yazarla konuşmuştum. Yayınevinin ondan sürekli, Güney Asya'lı kadınların perspektifinden bir şeyler yazmasını istediğini, çünkü okurların bu tür kitaplara ilgi gösterdiğini söylemişti. Ama ben çok şanslıyım ki, böyle bir konuyla uğraşmak zorunda kalmadım. Kitabımdaki öykülerin yarısı erkeğin bakış açısından yansıtılıyor. Aslında bu da sorun yaratabilirdi ve kendimi bu konuda da şanslı hissediyorum.

Kitaplarınızda erkekleri anlatmaya çok istekli görünüyorsunuz. Sizce, içinde bulunduğunuz Asya kökenli Amerikalı topluluğunun erkekleri hakkında

olumsuz kalıplarla mı düşünülüyor? Erkek bakış açısından yazmayı seçmenizin özel bir sebebi var mı?

Erkek bakış açısından yazmamın sebebi, bir yazarın merakıyla, kendi kişisel merakımın biraraya gelmesi diyebilirim. Bence ne kadar çok yazarsanız insanlarla o kadar ilgilenmeye başlıyorsunuz. Benim hiç erkek kardeşim yok ve erkek düşüncesi kafamda hep yabancı bir şey olarak kalmıştı. Onları birey olarak tanımaya başlamam yeniydi, henüz yirmili yaşlarda bile değildim diyebilirim. Erkekleri tanımak büyümenin bir parçasıydı, ancak bunu çok da bilinçli olarak başardığımı söyleyemem. "Bu Kutsanmış Ev" ilk öyküydü ve bir erkek kahramanın zihninde başlayıp orada bitti. Bu öykü beni heyecanlandırmıştı. Daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştım.

Kendinizi aidiyet dertlerinin yorumcusu olarak mı görüyorsunuz?

Bu, kendime üstünde düşünerek biçtiğim bir rol değil, ama yıllardır

böyle yaşadığımı da düşünebiliyorum. Çizdiğim bütün karakterler bir şekilde iletişim engeliyle karşılaşıyorlar. Ben kendilerini tam olarak ifade edemeyen insanları yazmayı seviyorum. İki ayrı ülkede büyüdüğüm için olaylara etrafımdaki herkesten başka bir ışıkla bakabiliyorum.


ÖDÜLLERİ
2000 Pulitzer Edebiyat
1999 O. Henry
1999 Los Angeles Times En İyi Kitap
1999 New Yorker En İyi İlk Kitap













Michael Baldwin "Shakespeare'in Kadını"

Shakespeare'in sone tarzının altın çağını yaşadığı bir zamanda yayınlanan soneleri, bir aşk dörtgeninin iskeletini karşımıza çıkarır. şairin patronu olan soylu bir beyefendi, aynı patronla çalışan bir rakip şair ve bir de şu ünlü esmer kadın vardır ve şairimiz bu kadına aşıktır, ama zamanla (belki de hastalığı yüzünden) ondan nefret edecektir. Baldwin bu hikâyeyi temel alarak ve tarihsel kurguyu vahşi fanteziyle birleştirerek eğlenceli bir roman yazmış.

Esmer kadın Emilia Bassano'dur; Lord Chamberlain Hunsdon'ın kadınlarından biri. Hunsdon’ın piçini karnında taşıdığı kesinleşince, Emilia saraydan bir viyolcüyle, Alfonso Lanier ile evlendirilir. Bu arada orta yaşlı kendini bilmez bir şair, yirmi sekiz yaşındaki William Shakespeare de Emilia’nın peşindedir. şairin onun için yanıp tutuştuğunu fark eden Emilia, bu duygulara karşılık verir. şairin aşkını memnuniyetle karşılar ama fazla yaklaşmasına da izin vermez.

Shakespeare'in Kadını Elizabeth Dönemi'nin cüretli ve yer yer komik bir anlatısı. Baldwin örtmeceyi ve mübağalayı bir araya getirmiş. Shakespeare'in oyunlarına ve sonelerine sayısız göndermede bulunan bu kitap, zengin bir hayal gücünün ve ustaca kullanılan dilin eseri.

Tek bir aşkın gizemi bile tarihin bütün entrikalarına bedel olabilir

Michael Baldwin'in Shakespeare'in Kadını'ndaki kahramanı, şiir yazarı, yarı İtalyan bir kadın. Gördüğü baskılara karşın pes etmeyen, kara büyü yoluyla da olsa, ona zulmedenlere cezalarını veren bu kadının adı Emilia Lanier. Christopher Marlowe ve Southampton Dükü de romanın kahramanları arasında. Kraliçe Elizabeth ise hastalıklı ama hâlâ kurnaz yaşlı bir savaşçı olarak karşımıza çıkıyor.

Baldwin romanın alt başlığını Bir Shakespeare Romanı olarak seçmiş
ve bunun sebebi, bu romana

Shakespeare'in Esmer Kadın sonelerinin Emilia için yazıldığı görüşünün esin kaynağı olması. Baldwin'in mükemmel dili, kitap boyunca karşımıza çıkan Shakespearevari çağrışımlar, oyunların yankıları ve sonelere yapılan göndermeler gerçekten etkileyici. Baldwin birçok tarihsel romanın başına bela olan dil ve zaman birliği sorununa özgün bir çözüm bulmuş.

.....

Hayal gücünden fırlayan büyüleyici bir kelime dağarcığı ve dilsel numaralarla dolu... cinaslara ve lastikli sözlere bayılan Baldwin’in şiirsel hüneri... yer yer Shakespeare'e yakın bir kalite yakalıyor.

Literary Review




Tarık Ali

"Aşıklar hakikati bilmek ister, ama hiçbir zaman bunu dile getirmeye yanaşmazlar. Bazı Doğu Almanların komünizmle ilişkisi de böyledir. Uzun ve sarsıcı bir aşkın bitişi gibi, sonunda hakikati dile getirecek özgürlüğe kavuştukları halde artık bunu duymak istemeyeceklerini anlamışlardır."

Tarihin sokaklardaki macerasını yazan adam

Tarık Ali 1960'lardan beri radikal politikanın içinde. İngiltere'deki savaş karşıtı hareketin önde gelen simalarından olan ve Black Dwarf ile Red Mole gibi radikal dergilerde editörlük yapan Tarık Ali, bu yıl 1968'in siyasal çalkantılarını anlattığı iki roman ile Yeni İşçi Partisi hükümetini ağır eleştiren bir oyun yazdı. Tarık Ali ayrıca belgesel film yapımcısı ve New Left Review dergisinin editörlerinden birisidir.

.....

Ayna Korkusu'nu yaklaşık üç yıl önce yazdım. Komünizm fikrinin sahne gerisini yansıtmayı istediğim bir Avrupa romanı yazma girişimiydi bu. Komünizm fikri uğruna savaşmaya ve bu uğurda canlarını vermeye hazır insanların idealizmini, aynı zamanda komünizm fikrine nasıl ihanet edildiğini anlatan bir roman. İhanet hem politik hem de kişisel düzeyde ve sonunda sistemin çöküşüne neden oluyor.

Ayna Korkusu yirminci yüzyıldaki sosyalizmi ele aldığım bir roman üçlüsünün ikinci kitabı. Birincisinin adı Kefaret'ti ve Troçkizm üzerine bir yergiydi. Sonuçta dünyanın her tarafında bana birçok candan dost da kaybettiren bir roman oldu. Ayna Korkusu ise bu konuya bakışımın daha ciddi yönü; 'Sol'daki insanların son yıllarda nasıl bir ruh hali içinde olduklarının daha soğukkanlı bir değerlendirmesi.

Kısa sayılabilecek bir süre önce Cheltanham'daki bir edebiyat şenliğinde konuşma yapmıştım ve kitaplarımı imzalıyordum.

Elli yaşlarında olan bir çiftin yanıma gelip ellerindeki nüshanın üstüne kızlarına hitaben bir şey yazmamı istemeleri bana çok dokunmuştu. Bana kızlarının ismini verdiler ve "Sadece anne babanın nasıl insanlar olduğunu oku diye" şeklinde bir satır daha yazmamı rica ettiler.










Javier Marias

1951 yılında Madrid'te doğdu. Babası ünlü filozof Julian Marias'tır. Oxford ve Wellesley College'da (Massachusetts) öğretim üyeliği yaptı. Eserleri Fransa, İngiltere, Almanya, Hollanda, İtalya, Portekiz, Daminarka, Yunanistan, Norveç, İsveç, Finlandiya, Romanya, Polonya, Balkan Ülkeleri, Brezilya, Avustralya, Kore, Japonya, İsrail, Arap Ülkeleri ve ABD'de yayımlandı. Faulkner ve Nabokov’un anısına kaleme aldığı deneme kitapları ona bu alanda da ün getirdi. Halen İspanya'nın en çok yabancı dile çevrilen yazarları arasındadır.

Javier Marias pek çok ödülün sahibidir. Bunlar arasında, 'Bütün Ruhlar' ile

Barcelona şehir Ödülü (1989), Ulusal Eleştirmenler Ödülü (1993), 'Beyaz Kalp' ile Uluslararası Dublin Edebiyat Ödülü (1997), Fastentrath Ödülü (1995), Uluslararası Romulo Gollegos Ödülü (1995) -Javier Marias bu ödülü Gabriel Garcia Marquez, Mario Vargas Llosa ve Carlos Fuentes'in ardından almıştır-, Piskopos Juan De San Clemente Ödülü (1996), Femina Etranger Ödülü (1996) ve 'Yarın Savaşta Beni Düşün ile Palermo şehri Mondello Ödülü (1998) sayılabilir.

Edebiyat ufkun öte yanına geçmenin biricik yoludur

"Boşluğu aşmak için ufkun öte yanına gitme duygusu öylesine güçlüdür ki, bu konuda hiçbir mazeret ve imkânsızlık kabul edilemez!"

Ufkun Öte Yanı 19. yüzyıl sonlarındaki macera anlatılarının dev örnekleriyle çok yakından, içten bağlantılar kuran bir roman. Marias'ın bu ikinci romanı, bizi gözüpek Kaptan Kerrigan'ın yazmış olduğu -yardımcılarından birinin söylediklerine göre bu kesin böyle- yine aynı adlı romana göndermekle

başlıyor. Bir zamanlar çok zengin olan bu gizemli Kaptan edebiyatçılar ve bilim adamları için Antarktika'ya bir gezi organize eder...

Marias anlatı içinde anlatı inşa ediyor; hem Kerrigan'ı hem kendini, böylesi diğer öyküler ve öykü kişilerinden -yani Joseph Conrad, Henry James, Conan Doyle- daha fazla mistifiye ediyor. Roman bu ustaların mirasıyla birlikte anılabileceği gibi, yeni çağrışımlar da getiriyor.

Yazar müsadere edilmiş çizimler ve gizemli elyazıları arasından bir bilmeceyi öylesine çözüyor ki, hiç akla gelmeyen bu çözüm, içinde kendi sorularını barındıran olanca bir belirsizliği yeniden yaratıyor. Kahramanı gibi gözüpek olan bu anlatım töreni, geçtiği zamanı eleştiriyor. Sonuçta şöyle bir mesaj çıkıyor: Her zaman bizim hoşumuza gidecek bir şey olmasa da gerçek gerçektir.


Zana Muhsen

"Modern dünya insanlığa verdiği sözleri unutmasın"

Yıl 1980. İki kız kardeş, Zana ile Nadia, annelerinden habersiz babaları tarafından Yemenli bir aileye 2500 dolara satılıyor. O sıralarda henüz on dört ve on beş yaşlarında olan bu genç kızlar yıllarca horlanıyor, eziyet görüyor ve tüm hakları, hatta İngiliz vatandaşlıkları bile ellerinden alınıyor.

"Annemi Bir Daha Görebilsem"in yazarı olan Zana Muhsen, 1988 yılında zorlu bir mücadelenin sonunda da olsa, oğlu Marcus, bir gün kurtarmaya söz verdiği kız kardeşi ve onun çocuklarını Yemen'de bırakma pahasına İngiltere'ye geri dönmeyi başarıyor.

Yıl 2000. Bugün 34 yaşında olan kardeşi Nadia, hala Yemen'in dağlık bir köyünde ve evlenme çağına yaklaşan büyük kızı Tina başta olmak üzere altı çocuğu var... Zana Muhsen İngiltere'ye döndükten on yıl sonra "Nadia'ya Sözüm Var" adlı ikinci kitabını kaleme alarak, özgürlüğüne

kavuşmayı bekleyen kızkardeşi Nadia'nın adını unutturmamaya çalışıyor. "Nadia'ya Sözüm Var", Nadia adına başlatılan ve her ülkeden duyarlı insanların katıldığı "Bir mum da sen yak!" kampanyasının küçük bir parçası. Kitap, kardeşinden çok az haber alan Zana'ın başlattığı çalışmaları, annesi Miriam ile karşılaştığı dalavereleri ve Nadia'yı İngiltere'ye getirme umutlarını dile getiriyor.

Bugün anadili olmasına karşın İngilizce'yi neredeyse hiç konuşamayan, elektriği ve suyu olmayan bir köyde ağır işler yapmak zorunda kalan Nadia'nın sağlığı son doğumundan sonra iyice kötüleşiyor. Gerek ruhsal gerek fiziksel açıdan her geçen gün biraz daha çöken Nadia'nın yirmi yıllık zorunlu tutsaklığı kamuoyunda sık sık yer almasına karşın Yemen’deki töre, gelenek ve bürokratik nedenler yüzünden bir türlü son bulamıyor.

Zana Muhsen'in Andrew Crofts ile birlikte kaleme aldığı "Nadia'ya Sözüm Var" bugüne dek çeşitli dillere

çevrilmiş ve neredeyse tüm Avrupa ükelerinde yayınlanmış durumda.

Zana Muhsen ile annesi Miriam'ın Nadia'yı kurtarmak için verdikleri mücadele on iki yıldır sürüyor.