|
DÜNYA İŞLERİ
Virgül Dergisi Temmuz-Ağustos 2001
"Perihan Mağden'le Dünya İşleri'nde "Kişisel" bir yolculuk."
Perihan Mağden ismini ilk 91 senesinde duymuştum. Haberci Çocuk Cinayetleri kitabıyla. Bir lokmada yutulan, "devamı yok mu?" dediğimiz kitaplardan. Benim için bir tesadüftü bu kitaba rastlamak, ama sürrealin kıyısında gezen bu üç hikâyenin absürd kara mizahı hemen sarmıştı beni o zamanlar. "Türkiye'de bir yazar daha var," demiştim. Yeni geçtiği Everest Yayınevinden şimdi yine çıkmış bu kitabı. Aynı yayınevi bir de "Dünya İşleri" ni basmış.
On yıl ve kaç kitap, kaç yazı geçmiş aradan. O zamanlar TRT2 kitaplara dair hoş bir program yayımlardı. Okudukça adlı programda, bir nefese bin cümle sığdıran çocuk ruhlu, muzır suratlı ironik hatun, oturduğu köşede ve gözümüzün önünde "büyüdü".
Diğer yandan bizler, ki o zamanlar yeni mezun, yarı idealist, biraz pesimisttik... bizler de büyüdük.
Şimdi çocuğumuz biliyoruz Perihan Mağden'i. Radikal'de "köşe"si olan, çeşit çeşit yaftalamaya maruz kalmış sivri dilli kadın. (Ama matrak, bunu da kabul etmeli.) Günü gününe okumadım yazılarını, bütün kitaplarını da devirmedim, kızdığım da oldu bazı savunmalarına, ya da karşı çıkmalarına. (Kızılabilir elbet, yaftalamaktan kaçınarak, lütfen... Perihan Mağden'in haklı/haksız yaftalamalarıysa bu yazının konusu değil... Ama işte, aynı anda "büyümeye" devam ettik.)
Çocuk ruhu direniyor, muzır ifadesi yerinde duruyor, mizah anlayışı da, şükür, hâlâ bizi gıdıklayabiliyor. Bazen daha bir kara, kimi zaman yine de (her şeye rağmen) aydın...
10 Mayıs 2001 tarihli Radikal'de, yeni geçtiği yayınevi, eline taze basılmış kitapları almanın heyecanı, yaş meselesi, acı ve törpülenme üzerine, bir de köşe yazarlığının gerekçeleri üzerine "kişisel" bir yazı yazmış. Ve demiş ki:
Çok "kişisel" mi oldu yazı?
Artık mahcubiyet duyuyorum kişisel yazılarımdan. Üslup müslup kişisel olsun da, mevzu kamuyu alakadar etsin filan: Böyle bir iyice köşeciliği kuşanma hali. Hayata sonra, gündeme filan, hep köşe yazarı olarak bakma hali. Ki, bu işi bırakınca kurtulmayı hararetle ümit ettiğim.
"Mesleki deformasyon" deniyor. Gazetecilerde tezahür eden hali, içimi bulandırıyor. Bu meslekten kimselerle görüşemiyorum o yüzden. Hiç bana uymayan bir tarikat.
Ve ben de şimdi kişiselleşeceğim: Kitapçıdaydım. Rafları dolaştım. İşte oradaydı. Dünya İşleri (hepimizin işi). Rafa yaslandım, sayfaları çevirmeye başladım. "Bunlar şiirmiş!" dedim. Mutfak Kazaları'ndan o sırada haberim yoktu... Zamana yayılmış şiirler, tekrar basılmış Dünya İşleri'nde. 95 senesinden bu yana tam olarak beş şiir eklenmiş. Birkaçı da çıkarılmış. Daha doğrusu bazı şiirlerin adı kısaltılmış! "Dinibütün Bir Günün '16 Yaşından Küçükler Girebilir' Gecesi", sadece "Gece" olmuş; "Karantinaya Alınmış Bir Bahar Sabahıyla Gelen Nağmeler", sadece "Karantina" olmuş. Hayatını kırpma ihtiyacı mı? Bu arada "Cinn" olmuş "Cinnn". Mağden'in üzerinde durmak istediği bir konu olsa gerek. Bu şiir bir Oedipus muharebesi.
Ensest!!! Gel mıncıkla; aman sakın üstüne boşaltma
Kelime oyunlarının getirdiği çağrışımlar fena değil aslında.
"Annecik" organzeler katkat akmakta İlk günah!
Mutfak Kazaları'nın son şiiri "Dünya İşleri" kitap adı, "Mutfak Kazaları"nın ilk dizeleri de arka kapak olmuş. Şiirleri yeniden harmanlanmış, aralarına pembe grafikler eklenmiş, kitap böylece "şıklaşmış". Bir itirazım yok. Kitaplar yeniden basılsın, yeniden ve yeniden. Araya giren nesiller, ya da treni kaçırmış olanlar, bir sonraki sefere yetişebilsinler.
"Formika" diye başlıyor yeni kitap. Çağdaş, çağcıl... her neyse... Eski şiirlerde rastlayamayacağımız bir kelime. Kulağa batıyor mu biraz? "Aman be sen de, kadın," dedirtiyor sanki.)
Hızla çevirirken sayfaları en kısa şiirde durdum (en kısası, en kolayı mıdır?).
Kuşlar
Kandırmaca taşları bu kuşlar
Akıllarına geldikçe baharı ötüyorlar
Sabah pencereyi açtım
Sokaklar kış, kuşlar bahar
Kısa bir dörtlük. Bildiğimiz dörtlüklerden. Dışarda yağmur, Mayıs ayı, ıslanarak gelmiştim, ıslanarak dönecektim. Ama "Babasız Kızlar Balosu"na gelince duruverdim. Babasız kızım büyümüş, babası yok olan kızım mı yazmıştı yoksa! Ağladım tabii. Tabii kitabı da aldım. (Kişiselleşeceğimi baştan belirtmiştim!)
Üslup tartışmasına girmeyeceğim, yüreğime dokunan yerlere değineceğim. Şiir ki en "kişisel" yazı biçimi (yazın sanatı/edebiyat türü). "En" kişisel cümleler, "en" kişisel yüreklerimize dokunuyor.
Kara çalan bir mizah duygusuyla yazıyor Perihan Mağden. Ama kendiyle de alay edebiliyor. Yaraları açıkta, okudukça kanıyor. Aşırı titizliğinin yansımaları, günlük hayatımızın içine dalıyor.
Leke, nasıl genişler yüzsüzce
Davetiniz yokken gelir,
Yayıldıkça yayılır evinize
Hayatınızı sarmaşık gibi kaplar
Konuklar örtülerinizi yakar
Bunca sıkıntı yuttuğunuz bu yerde,
Yalnızca bu, sizi yaralar.
Takıntılarını yazılarına da dökmeden edemez Perihan Mağden. Fırınını, üzerindeki yazılar silinene kadar nasıl ovduğuna, yatılı olurken, kendi dolabını hallettikten sonra nasıl dayanamayıp arkadaşlarının çekmecelerini de topladığına dair yazdıklarını hatırladım. Sonra kendi takıntılı "titiz" teyzem geldi aklıma. Hepimizin hayatında vardır takıntılar, takıntılı insanlar. Hepimizin hayatına bulaşmış lekeleri, evimin ve hayatımın geçirdiği çeşit çeşit aşamayı hatırladım...
"Sevgili örtüm! Onlar değil, sen önemlisin."
Son zamanlarda Türkçe yayınlarda yer etmeye başlamış olan kapak kulağında bir özgeçmiş yazıyor.
1960 yılının İstanbul'unda doğdu. Muhtelif iyi okullarda okudu. Hayata atılmamak üzere, anne evine dönüşler yaparak üç yıl Asya'da dolaştı. Muhtelif kötü işlerde çalıştı. Sonra can sıkıntısından ve aklına yapacak başka hiçbir şey gelmediğinden, ilk kitabını yazdı...
Muhtelif iyi okullarda okumuş/okumamış tüm kentsoylular/soysuzlar rastlayabilirler kitapta kendilerinden bir parçaya, birtakım parçalara. Yüksek sesle okuyun, tıssslasın sözcükler, akıcılığından, şiirselliğinden değil, sözcüklerle oynamasından, bir öyle bir böyle okuyabileceğiniz durumları yaratmasından ötürü...
Seyir defterimde uğramam gereken limanlar
-Hoşça kal artık gitmeliyim
Beynimde çamaşır iplerinin mandallanmış ağırlığı
Kaçtığım iyi aile evleridir
Hepimiz bir yerlerden kaçtık, kaçıyoruz, lekelenen örtülerin altına giriyoruz, sonra da onları yıkıyoruz. İyi aileler, iyi okullar, masa örtüsü beyaz, boğulma sıkıntısı, tas tas çorbanın ortasında "kesekâğıtlanmış" yalnızlık.
Bütün kızların, bütün annelerin birer Melek olduğu bu kitap, biraz çok mu kadın? Haksızlık mı oğlan çocuklarına? Lekesiz örtülerine düşkün kadın, babasını hiç görmedi - "ki onca yıldır",
Yeşil gözleri babamın: gözleri yeşil yosunlardandır
İnce ince porje dokur, gürcü soğuk ve mağrur
Babamı hiç görmedim -ki onca yıldır tabii ki babalara kızgın. Ama,
Adam,
ceketinin yakasını kaldırmış yürümekte
Yol,
bekâr evinin çıngıraklı yoludur
Köpekler sisi havlar geceye
Ayrılık düğüm atar boğazına oturur
Beyaz örtüler, lekeler, terk edilmişlik ve yalnızlık (tabii), olmayan babalar, biraz Doğu, Çin, sesler ve Melek serpiştirilmiş olan genel motifler. Bir de kuşlar var. Eklenen beş şiirdeyse cenazeler, cesetler ve ölüm belirginleşiyor.
Cenaze törenim o kadar tenha olacak ki,
Yanaklarımı allar basıyor utançtan.
Annesine yazmış olduğu "Ölü Defteri"
"Dünya İşleri"ne geçmeden son defter.
Kesip atmaya kıyamadığımız göbek bağı elimde;
Kurumuş. Kavrulmuş. Öylece. Elime tutuşturulmuş.
Sonra "sil baştan" başlıyor. "Günaydın" diyor ve yine temizlik işine (dünya işlerine) girişiyor.
Buzdolabının yan duvarı kir içinde
Bakıyorum evde. Ben silmemişim ki!
Siz de kaybettiyseniz yakın birini, mizah, kara da olsa uzaklaşmıştır. Matrak kadının yaraları ağırlaşır. Varsın kişiselleşsin. Biz de kişiselleşelim. Şiir buna izin verir. Köşe yazıları, ayrı hikâye...
Gerçek Hayat Dergisi Mayıs 2001
"Hepimiz serseri mayınlarla döşeli bir yapı içinde ve dolayısıyla da risk altındayız. Ama gıkımız çıkmıyor. Ben tam da bunu yani bu öfkesizliği ve isyan etmeyişi anlamıyorum. Her şeyi tevekkülle karşılıyoruz. Türk toplumunun kapitalizm tarafından pasifize edildiğini düşünüyorum. Bir Toyota için herkes her koşulda uzlaşmaya, her türlü tavizi vermeye hazır."
"Feminizm sözümona kadınları özgürleştirdi. Ama bir yandan da ideolojik anlamda bütün kazanımları kozmopolitan ideolojisine çeviren, yatakta nasıl iyi servis verilir gibi bitmek tükenmek bilmez bir seks köleliği çıkardı ortaya. Bu inanılmaz iğrenç bir şey. Tasvir edilen harem hayatlarından daha kötü. Bu kozmopolitan ideolojisi kadar korkunç bir gerilik daha düşünemiyorum. Bence kadınların görücü usulüyle evlenmesi onları çok daha koruyan ve çok daha efendice bir şey."
Perihan Mağden hayli asabi, öfkeli birisi. Nedir bu asabiyetin mazereti?
Yaşadığımız memlekette asabi olmamak tuhaf bence. Hem benim ki asabiyet değil öfke. Öfke üreten bir ülkede yaşıyoruz. Hepimiz serseri mayınlarla döşeli bir yapı içinde ve dolayısıyla da risk altındayız. Ama gıkımız çıkmıyor. Ben bu öfkesizliği ve isyan etmeyişi anlamıyorum. Her şeyi tevekkülle karşılıyoruz. Türk toplumunun kapitalizm tarafından pasifize edildiğini düşünüyorum. Bir Toyota için herkes her koşulda uzlaşmaya, her türlü tavizi vermeye hazır. Maddi kaygıların dışında hiçbir şey için kaygı duymayan bir toplum. DGM'si olan bir ülkede insan sükût içinde nasıl yaşayabilir anlamıyorum. Askeri idareden kalma bu mahkeme her an hepimizi şu ya da bu sebepten ötürü içeriye alabilir. Diğer köşe yazarlarının öfkesizliğini de tuzu kuruluklarına, politikacılarla ahbap çavuş ilişkisinde olmalarına ve aynı oyunun temeli bir parçası olmalarına bağlıyorum.
Anne oluşunuza gelelim. Çok kişi için anne olmak çok sıradan bir olgu. Evleniyorsunuz ve...
Anne olmak bende müthiş bir değişim yarattı. İnanılmaz ölçüde normalleştim ve sosyalleştim. Ben a-sosyal değil ama anti-sosyal birisiydim. İnsanlara selam vermeyen, konuşamayan birisiydim. Gündelik hayatın içindeki diyaloglar, ne bileyim bir taksi şoförüyle ya da bakkalla muhabbet etmek... Bütün bunlar beni acayip muzdarip ederdi. Asla tek başıma bir yere gidip yemek yiyemezdim. Çocuğun olunca sokakta seviyorlar, çocuk üzerinden bir muhabbet başlatıyorlar. Önceden bu benim acayip sinirlerimi bozuyordu. Sonra yavaş yavaş alıştım. Ben 3 yıl evime kapanıp çocuğuma baktım. Pekçok kadının artık yapmadığı bir şeyi yaptım. Benim kuşağım, anneleri tarafından büyütülen son kuşaktır. Anneler sosyal statülerine göre çocuklarını bir takım başka kadınlara baktırıyorlar. Bu dehşet verici bir şey. Şöyle şeyler duyuyorsunuz: "Doğumdan üç gün sonra gene gel müdür masasındaydı." Niçin doğuruyorsun ki?
"A-sosyal değil ama anti-sosyaldim ve annelik beni sosyalleştirdi" dediniz. Ama mesela birisiyle selamlaşmamak ya da konuşmamaktan değil selamlaşmamaktan ya da konuşmamaktan, bir yerde yalnız yemek yiyememekten bahsediyorsunuz. Bu anti-sosyal değil a-sosyal bir kişilik göstergesi değil mi?
Aşırı utangaçtım. Her türlü insan ilişkisi beni aşırı derecede rahatsız ediyordu. İnsanlarla görüşmedikçe, ilişkiye geçmedikçe derin o kadar incelir ki artık ufacık bir temas bile derini acıtır. İşte bu utangaçlık zamanla benim için istemli bir mekanizmaya dönüştü. Önceleri hayatla aramdaki katalizör annemdi ama sonra bu benim tarzım oldu. İletişimsizlik. Oysa şimdi doğal olarak yapıyorum. Farkında bile değilim.
Kadın ve erkek arasında görmezden gelemeyeceğimiz bir farklılık var. Biyolojik ve toplumsal örgütleniş farklılığı. Bu farklılık çoğu zaman işdeş bütün fiilleri sabote eden bir şeye dönüşüyor. Siz de bir cinsiyet politikasından sözediyorsunuz. Erkekler arasında da bir cinsiyet dayanışması olduğunu söylüyorsunuz. Bir didişmedir gidiyor. Ne diyorsunuz bu işe bir "feminist zargana" olarak?
Şimdi adını hatırlayamayacağım ama Radikal'de kahvehane muhabbetleri yapan bir adamın buluşuydu o ifade. Ortaköy'deki tecavüz vakasıyla ilgili yazım üzerine bana atfen kullanmıştı. Onlara göre bir kadın tecavüze uğradığı anı görüntülemedikçe onun tecavüze uğradığını iddia edemeyiz. "Ooo neler yapmıştır dişi köpek" şeklinde düşünüyorlar. İşin 'zargana' kısmı böyle. Feministliğime gelince... Öyle gibiyim ama mesela feminist literatürü okumuş birisi de değilim. Ama özellikle magazinel anlamda kadının dehşet derecede aşağılandığını düşünüyorum. Mesela bir erkek Hülya Avşar için şuursuzca, ultra bir iltifat ve hayranlık gösterisinde bulunabiliyor ama başka bir kadını da aynı oranda aşağılayabiliyor. İnsanın cini tepesine çıkıyor. Yazılarımda sakin olabiliyorum da normal hayatta hemen tepem atıyor. Hakaret etmek, hatta dövmek istiyorum. Erkeklerin alameti farikaları olan bir salaklıkları var. Ama kadınların da hırçınlıktan, iktidar hırsından kaynaklanan çok ciddi körlükleri oluyor. Ben öyle bodoslama kadıncı da değilim. Mesela pasaport kuyruğuna girdiğinde "Aman bir kadına düşmeyeyim" diyorum. Takar makar, iki dakikalık iş için canından bezdirir. Kadınların irrasyonel yanları daha fazla. Erkekler hakikaten daha rasyonel. İki tarafın da handikapları var. Bambaşka iki dil konuşuyoruz. Ancak aşık olunca bir gerçeğe toslanıyor. Erkekler çok daha fazla soyutlayarak konuşur. Kadın ise çok somut bir şey duymak istiyor. Böyle olunca da Merihlilerle Uranüslülerin diyebileceğimiz iletişimsiz bir iletişim ortaya çıkıyor.
Yani kadın Merihli erkek Uranüslü yaratılmış. Eee ne olacak bunların sonu?
Hani diyorlar ya birinin sağ lobu diğerinin sol lobu daha çok çalışıyor diye. Ben buna inanıyorum. Doğuştan getirdiğimiz büyük farklılıklar var. en görüneni kadının doğurganlığı. Bu inanılmaz bir devamlılık hissi veriyor. Mesela benim evladım olmasa intihara çok daha meyilli bir insan olurdum. Belki de bu yüzden daha ziyade onlar felsefeyle ilgililer. Çünkü felsefenin temel sorunu ölüm, insanın ölümlülüğü. Kadın bu düşünceden sıyırıyor. Çünkü kendisi üzerinden kurulan bir devamlılık mekanizması var. yani kadın bu problemi felsefi bir sorun haline getirmeden çok daha kolay aşabiliyor. Doğuruyor olmak bir üstünlük, bedelini dirhem dirhem ödediğimiz bir üstünlük.
Kosmo kızları, vitrin oğlanları, Nişantaşı kadınları, alışveriş manyaklığı vs. Bu uzun liste sizin de söylediğiniz gibi kapitalizmin marifeti. Yeni ve gerçek bir feminizm bulmak lazım diyorsunuz Nasıl bir feminizm?
Feminizm 60'larda söyleyeceğini söylemiş. Dönüp geriye baktığınızda "Feminizm yoksa kadınlara zarar mı verdi?" diyorsunuz. Sözüm ona kadınları özgürleştirdi. Ama bir yandan da ideolojik anlamda bütün kazanımları kozmopolitan ideolojisine çeviren, bitmek tükenmek bilmez bir seks köleliği çıkardı ortaya. Bu inanılmaz iğrenç bir şey. Tasvir edilen harem hayatlarından daha kötü. Orda kadın hiç olmazsa biliyor ki haremdeyim ve güvencedeyim. Burada ise tamamen gönüllü seks köleliği var. Hem genel müdür yardımcısı olacaksın, hem stepini yapacaksın, hem en iyi lazanyayı pişireceksin, hem de yatakta harikalar yaratacaksın. Sonuç olarak da bir muhallebi çocuğunu elde edip elinde tutacaksın. Bütün başarın aslında elde ettiğin erkeğe endeksli. Yaptığın bütün işler, saç modelinden aldığın pahalı kıyafetlere, pahalı kokulara ve o can sıkıcı egzersizlere kadar bir erkeği tavlayabilmeye endeksli. Ben bu kozmopolitan ideolojisi kadar korkunç bir gerilik daha düşünemiyorum. Bence kadınların görücü usulüyle evlenmesi onları çok daha koruyan ve çok daha efendice bir şey. Artık kadınlar normal doğum yapmıyorlar ve çocuklarını emzirmiyorlar. Bu da kozmopolitan ideolojisinin bir sonucu. Nedense sezeryanla doğurmak zorunda kalıyorlar ve sütleri çekiliyor. Bizimki niye çekilmedi. Biz inek miyiz?
Yazılarınızdaki öfke bazılarınca sevgisizlik olarak yorumlanıyor. Hatta size meditasyon yapmanız tavsiye ediliyor...
Kim Allah aşkına bunlar. Hülya Avşar, Kadir İnanır, Yılmaz Erdoğan, Fatih Altaylı vs. Bu kadro yeterince açıklayıcı değil mi? Bir de beni niye sevgisiz buluyorlar? Onları sevmediğim için. Bu çok Türk tipi bir bakış. "Beni sevmeyen ölsün"ün başka bir versiyonu. Seni de seven milyonlarca yığın var. Bununla yetiniver. Bir kişi de izin ver sevmeyiversin seni.
Hakkınızdaki davalar sonuçlandı mı?
Uzadıkça uzuyorlar. İkisinden de son derece rahatsız oluyorum. Kaya Çilingiroğlu denen adamla hiçbir şekilde ilişkim olsun istemiyorum. Onunla komşu olmak, hatta aynı ülkede bile yaşamak istemem. Bu yüzden de bu mahkeme işi beni çok rahatsız ediyor. Hemşirelerle ilgili ise tam bir şaşkınlık içindeyim. Ne demek istediğimi anlamamışla ki. Anlamadıkları yazımla uğraşacaklarına sağlık şu'rasında temsil edilmiyor oluşlarıyla mücadele etseler ya. Bir metni kavrayamayıp "Vay bana hakaret ediyorlar" demek düpedüz okuma yazma bilmemektir. Sırf şu mahkemelerle uğraşmak istemediğim için gazetecilikten ayrılmayı düşündüğüm oluyor.
Sizi yazmamaktan alıkoyan şey ne?
Ben bu işe geçimimi temin etmek için başladım. "Türk halkını uyandırayım" gibi yüce ideallerle değil. Ama müştekiyim de. Kendi gazetemde bile bazen öyle yazılar okuyorum ki utanç duyuyorum. Aynı masada oturup yemek yemeyeceğin insanla aynı gazetede yazı yazabiliyorsun. Senden üç sayfa ötede ağır Kemalist, devletçi bir yazı okuyabiliyorsun. Adam kokoz bir yazı attırabiliyor. Ama hoşuma da gitti ki yazmaya devam ediyorum.
Gazeteler artık yelpaze mantığıyla kadro oluşturuyor. Bu anlayış çok da masum değil bence...
Evet. Sana küçücük bir bahçe açıyorlar. Sen de orada istediğin gibi bağırıp çağırıyorsun. Bu kontenjan sözüm ona onları da demokrat yapmış oluyor. Bu çok ciddi bir kandırmaca. Bunun farkındayım.
ÖDP'yi desteklediğinizi söylemiştiniz. Şimdi de "Oyum HADEP'e" diyorsunuz...
Evet. Kürt meselesinin Türkiye'nin en önemli meselelerinden birisi olduğuna ve bunun ancak demokratik haklar çerçevesinde çözülebileceğine inanıyorum. Bu yüzden de HADEP'in siyasal anlamda desteklenmesi gerek diye düşünüyorum. Oyumu vereceğim ama kalkıp HADEP üyesi olacak değilim.
Bir grup feminist kadın kalkıp diyarbakır'a gittiniz. Hatta sizin için "Acaba Perihan Mağden Yeni Zelanda'da mı yaşıyordu" diyenler oldu. Bu gezi bana bir yönüyle, gidip oradaki kadınları doktrine etme faaliyeti gibi geldi. Kendini müstağni gören aydınlatıcı, bilinç taşıyıcı misyon...
Doğu'ya gitmek iki ucu şeyli değnek. Gitsen başöğretmen rolüne giriyorsun. Dediğiniz gibi bu çok rahatsız edici. Gitmesin de "Vay Yeni Zelandalı mısın, Merih'ten mi geldin" diyorlar. O yazının bir sebebi de bence şu: Türkiye'de Kürtçülüğün bir rant alanı var. onlar yanlarına bir süper market açılmasını istemiyorlar. Hırçınlıkları bu yüzden. Ayrıca biz oraya gidip hiç kimseye bir şey anlatmadık. Zaten o kadar dolular ki onlar konuşuyor, sen dinliyorsun. Biz, bu saatten sonra oraya gidip ancak özür dileyebiliriz. Benim yaptığım da bundan ibaretti. Ben zaten kendimi 'en hatalı birey' olarak kurguluyorum. Ben Mather Teresa ya da Jeanne d'Arc falan değilim. Sadece o rollere sıvanmış insanların cinini tepesine çıkarıyorum.
Okuyucularınızla aranız nasıl. Siz de görüşüp çay kahve içiyor musunuz?
Okur yalakalığından nefret ediyorum. Öyle "Aman okuyucularımla yazışalım, konuşalım, buluşup çiçekler arasında konuşalım" gibi meraklarım yok. Ama belli gruplar ve kendi davalarıyla ilgili okuduğumu, ne hissettiğimi bildikleri için benimle iletişim kuran. TAYAD ya da başörtülü kızlar gibi. Onlarla ilgili üst üste yazı yazdığım sıralarda bazı Kemalist okuyucularım beni terk etti. Çok sinirlenerek, delirerek "Bir daha seni okumayacağız, bu ne rezalet" dediler.
Kitaplarınıza gelmek istiyorum. Son çıkan kitabınız Dünya İşleri. Sanki hikayelerinizi şiirleştiriyorsunuz. Mesela Melek Uyanıyor, ya da Dünya İşleri...
Önce şunu söyleyeyim. Ben kendimi bildim bileli şiir yazıyorum. Bu kitaptaki şiirlerin çoğunluğu 17 ile 23 yaş arasında yazıldı. Bence şiir Cemal Süreya'nın dediği gibi hormonal bir şey. Şiir neredeyse parmak uçlarımdan damlamaya başladığında oturup yazıyorum. Ruhumun röntgenleri gibi yazdığım şiirler. Öyle ki okuyunca yüzüm kızarıyor.
Radikal Kitap, 25 Mayıs 2001
"Ruhumun röntgenidir şiir"
Perihan Mağden, 'Dünya İşleri' adlı şiir kitabında kadının hiç bitmeyen yükünü anlatırken ehlileştirilemez dizelerinde kendi hayatına dair bir çok şeyi itiraf ediyor.
En çok 'Kaçtığım İyi Aile Evleridir' şiirini sevdim. Neden, bilmiyorum. 'Uslu' bir çocuk, şimdi de 'uslu' bir kadın olmayı bir türlü beceremediğim, 'iyi aile evleri'nin o cazip ama sahte düzeninden hep kaçtığım için olsa gerek. Doğrusunu isterseniz, bir söyleşinin giriş bölümünün olması gereken yerde neden kendi iç dünyamdan söz ediyorum, anlamış değilim. 'Kitap, Perihan Mağden'in 17 yaşından 40 yaşına kadar yazdığı şiirlerden oluşuyor, 'Mutfak Kazaları'ndan sonra ikinci şiir kitabı. Everest Yayınları tarafından basılmış, şimdi kitapçı raflarında yerini buldu' gibisinden 'önceden belirlenmiş' cümleler kullanıp 'olması gereken'e yenik düşmemek isteği belki de. Zaten 'olması gereken' giriş bu söyleşinin ruhuna aykırı düşerdi, çünkü söyleşi tam da Perihan Mağden'in dizginden çıkmış dizeleri gibi aktı, gitti. 'Olması gereken' gibi değil de 'olduğu gibi'ydi her şey...
Öncelikli şiirin bir yüzleşme alanı olup olmadığından bastırılmışlıklara ayna tutup tutmadığından konuşalım...
Bence iç dökme alanı. Benim için en büyük 'itiraf'tır şiir. Parmaklarımın ucundan damladığı zaman, yazmaktan başka çarem olmadığı zaman oturup bir batında yazıyorum. Sonra biraz dinlendirip üstünden gidiyorum ama benim o anki yaşadığım şeylerin birebir itirafı, ruhumun röntgeni gibi bir şey. 28 yaşına kadar yazdığın şiir Cemal Süreya'nın tabiriyle hormonal bir şey.
Bir oturuşta yazıyorum dedin. Sözcüklerin seçilmesi, yerleştirilmesi gibi süreçlerden geçmiş oluyor mu senin şiirin?
Olmuyor. Şiir çok çabuk çıkıyor. Sonra dinlendirip biraz oynuyorum ama çok az. Nerdeyse bitmiş bir eser olarak çıkıyor diyebilirim. Roman yazarken çektiğim çile hiçbir şekilde yok şiirde. Şiir öyle birden parmaklarımdan damlıyor. Birisi, bir şey beni rahatsız etmiyorsa çıkıyor. Ama şimdi o kadar az çıkıyor ki, eskiden daha şiirli bir insandım demek ki.
Ehlileştirilmeye karşı dizeler olduğunu düşündüm okurken...
Konuşur gibi, akla geldiği gibi, o doğallıkla çıkıyor. Çiğ bir şiirden yanayım. Dili de çiğ, çiğ duygulardan oluşuyor. Bir süreç değil. Alıp salamurasını kurmuyorum, bekletmiyorum, kızartmıyorum, haşlamıyorum, üzerine sos dökmüyorum. Oymacılık yapabilirim üzerinde ama içimden gelmiyor. Ham bir şey şiir. O kadar canhıraş bir şekilde çıkmış bir şeyi ehlileştirdiğinde onu daha edebi yapıyorsun bir şekilde. Bu daha fışkırmış bir şey. Benim sevdiğim şairler de öyle. En çok T.S Eliot, William Butler Yeats, Sylvia Plath seviyorum. Bizden de Ece Ayhan, Cemal Süreya. Çabasızca alışkanlık var böyle şiirlerde. Çon entelektüel olma arzusu ile yazılan şiirden soğuyorum. Yapmacılık, sahtekarlık gibi geliyor bana. Bir şiir dilini tutturunca aynı şiirden 3 tane de yazabilirsin 33 tane de, ama 3'ten geri kalan 3 tanesi sahtekarlıktır tamamen. Benim şiirle böyle bir ilişkim var. ancak kendimi şair olarak tanımlamak istemem, kendine has olan bir şiirim var.
Hayat denen 'yol'un 'kirli' istasyonlarından, 'kapkara' garlarından manzaralar sunuyor bu dizeler sanki...
Çünkü yolculuk karanlık bir şeydi benim için. Çok umutsuzluk ve mutsuzlukla çıktım yolculuğa. İçinde bulunduğum durumdan gitme arzusu, bir hoşnutsuzluk, bir umutsuzluk halinin dışa vurumuydu yolculuk.
'Meleğin Uyanışı' şiirinde doğumdan söz ediyorsun. Bunu bir erkeğin bu şekilde yazması neredeyse olanaksız. 'Kadına özgü' dediğimiz şey ortaya çıkıyor o şiirde...
Tabii ki, bir kadın şiiri benimkisi zaten. Anlattıklarım bana ait şeyler oldukları için (kızımın doğumunu anlatıyorum o şiirde), bunlar benden fışkırdığı için, ben de bir kadın olduğum için 'kadına özgü' oluyor. Benim dilim kadın dili. Köşemde de öyle. Birtakım köşe pazarları var ki kadın ama erkek köşe yazarı gibi, hayatta yemek pişirme derdi yokmuş gibi yazıyor. Bir kadın olarak petrol hattı meselesini de yazabilirsin ama orada iki tane de kadınlığa dair espri çatlatabilirsin. Bunları hiç yapmıyorlar. Çünkü eşit olmayacaklar erkeklerle. Benim zaten üslubumda da kadın dili var, histerisiyle, kızgınlığıyla, direktiğiyle. Kadınlar, erkeklerden çok daha direkt konuşuyorlar. Erkekler çok daha süslemeci, bezemeci oluyorlar. Hat sanatı gibi.
Onlar gibi yazmazsa 'tehlikeli' yaftası yapıştırılıyor kadına, düzeni bozucu bir şeyler söylemiş oluyor kadın çünkü...
Bir nevi 'cadı' oluyor kadın. Bırak tehlikeli ve kötü kadını, onu bile tercih ederim, çılgın, deli kadın oluyorsun. Bu, tabii ki, kadını pazifize etme, bir nevi küçük görme durumu. Bu sadece yazıda, şiirde değil, örneğin postanede de var. biraz efelensen, orada bile terbiyesiz, cadı kadın oluyorsun. Bir erkek yapınca bunu ona yakışıyor. Kadına diklenmek zaten yakışmıyor. Bir cadı gibi bunu yakalım, kurtulalım deniyor.
'Dünya İşleri' şiirini okurken bir yerde okuduğum 'kadın için mutluluk ovulmuş bir banyodur' sözü geldi aklıma. Bu şiirinde buzdolabının kenarının kiri bir intihar sebebi oluyor neredeyse. Bastırılmış kimliğe sürülmüş bir lekedir bu ne de olsa, öyle değil mi?
O kirden başka bitmek tükenmek bilmeyen ev işleri var o şiirde, ve belli ki küçük bir çocuk var. bir yandan mama yapacak, bir yandan yastıkları kabartacak, çöp tenekesini yıkayacak. Şiirde doğum sonrası bunalımı da var. asıl hazin olan şu: İntihar ederken bile bir kadın düzgün olmak zorunda. Oram buram açılmasın, kötü bir resmim çıkmasın gazetelerde kaygısı içinde.
Kadın buna koşullandırılmış. Bu koşullanma da 'kadın dili' olarak buluyor kendini dizelerde diyebiliriz.
Tabii ki, ama ne kadar hazin bir koşullanma. Aykırı bir kadın olarak algılanışından gelen bütün o ağırlık. Bu kadar dışlanarak, itilip kakılarak bir kadının kendini oluşturması çok zor bir şey. Evet, seni münasebetsiz görüyorlar, kötü görüyorlar.
Münasebetsiz, kötü deyince 'Babasız Kızlar Balosu'ndan söz etmenin tam sırası diye düşünüyorum. 'Babanız sizi sevdi de ne oldu? / Korkak, kör ve bok gibisiniz' dizelerindeki kızlarla 'kötülüklerinde cömert, aşklarında hain ve güvenilmez' kızların bir karşılaştırması bu şiir. Aradaki farkı sormak istiyorum...
Babasıyla iyi geçinen kızlar, erkeklerle ilişkilerinde çok daha başarılı olurlar. Erkek idare etmekte üstlerine yoktur. Ne zaman ne söylenecek, ne nasıl istenecek çok iyi bilirler. Ben mesela hiç bilmem, hiç zamanlamam yoktur. Bir zamanlama yapacaksın, babayı önce bir yumuşatacaksın, kahvesini getireceksin. Bu senin kadınlığını o kadar belirliyor ki. Babalı kızlar ile babasız kızlar (babasının iktidarına karşı çıkmış arasında çok fark var. Bakımlı, frapan, femme fatale bir kadın gör ve genel müdür yardımcısı olsun, babacı kızdır. 'Muvaffak' olmuş kadınların babasıyla o kadar tıkır tıkır işleyen bir ilişkisi vardır ki...
Annelerin oğullarını yetiştiriş tarzlarına karşı da müthiş bir öfke var bazı şiirlerdi...
Oğullarına aşık oluyor anneler. Aşığı olmak istediği adımı doğuruyor zaten. O annelerin yetiştirdiği oğullar sonra senden anneleri gibi olmanı bekliyor.
Aklıma takıldı, 'Bir insanın maliyeti tahtada kalır / Formikadan silinir gider' diyorsun. Neden?
Kendimi formika olarak tanımlıyorum, Leke kalmasın, silinsin, gitsin. Bu da kadınlıkla ilgili bir şey. Formika ve sahte bir şey olursan, bir yapay madde olursan üstünde leke kalmaz. Kadınlar hep bir leke bilinciyle büyütülüyor. Erkekler de leke kavramı diye bir şey yok. Leke her iki cins için de olabilir ama kadına yükleniyor. Karakteri, namusu lekeleniyor. Böylesine bir cinsiyet ayrım kavramı olabilir mi?
Cumhuriyet Kitap, 28 Haziran 2001
Çiğ şiir mi, çiğ heves mi?
Bir resim sergisine gittiğinizi düşünün. Resimlerin önemli bir bölümü, Dali'nin suyunun suyunun suyu işleri gibi duruyor; bir bölümü Warhol'umsu, araya Kalho'vari bir iki deneme de sıkıştırılmış. Üstelik resimleri yapan kişi, "en çok Van Gogh ve Cezanne'ı seviyorum" diyor. Ayrıca, "ben içimden nasıl geliyorsa öyle resim yapıyorum, bunlar da benim şimdiye kadar yaptığım bütün resimler..." biçiminde bir açıklamada bulunuyor. İçinden çıkılması zor bir durum... Perihan Mağden'in, yeni şiir kitabı "Dünya İşleri" ile, şiir okurlarını düşürdüğü durum da doğrusu bundan pek farklı değil. Haliyle, ne diyeceğini şaşırıyor insan.
"İkinci kitap" mı?
Kitapta belirtilmemiş, ama "Dünya İşleri" aslında, Mağden'in 1995'te yayımlanan "Mutfak Kazaları" kitabının, daha çok grafik açıdan geliştirilmiş, yeni bir baskısı. Önceki kitaba yeni eklenen dört şiirin dışında, bazı şiirlerin başlıkları ve sırası değiştirilmiş sadece.
Fotoğrafçısının adını birkaç kez aktarmaya özen gösteren Mağden'in 'genişletilmiş yeni baskı' ya da 'bütün şiirler' gibi bir ibareye gerek görmemesinde elbette hemen bir art niyet aranmamalı. Mağden, şiirlerini çok daha geniş bir kesim tarafından, yepyeni bir gözle değerlendirilmesini istiyor olabilir. "Dünya İşleri"ne yapılan ciddi tanıtım yaptırımı da, üzerinde P.Mağden fotoğraflı bir pulun ve PM logosunun yer aldığı mektup biçimindeki el ilanı, posteri, vb., sanırım bunu doğruluyor. Mağden ayrıca, Ç.Altan gibi "edebiyata şiirle başladı" cümlesine dalmamak, bu alanda da, geleceğe dönük olarak, işi sıkı tutmak istiyor olabilir tabii ki.
Yeni bir gözle, yeniden
İster yirmi küsur yılın verimi olarak, ister genişletilmiş bir ilk kitap olarak değerlendirelim, hangi gözle bakarsak bakalım, Mağden'in yayımlamaya değer gördüğü şiirleri, ne bir karakter bütünlüğü, ne de belirgin bir gelişim çizgisi sergiliyor. Bir şiir heveslisinin yırtıp atması gereken üslup denemeleri düzeyinde kalan bazı şiirlerinde ilk göze çarpan, yoğun bir Attilâ İlhan etkisi. Bu etki, "Gözlerin Topkapı çarşısı gibi be anam" ya da "Osman ben ne fenayım bilemezsin" gibi dizelerde, doğrudan öykünmeye kadar varabiliyor. Mağden, özellikle 'toplumsal gerçekçilik' alıştırmalarında, kendinin kılamadığı ödünç bir teknikle, hiç de inandırıcı gelmeyen yaşantı aktarımları sunuyor bize.
Büyük olasılıkla, Türkiye'de 70'li yıllarda şiir yazmaya başlayan çoğu insan gibi, Mağden de uzun bir Attilâ İlhan döneminden geçmiş, Ece Ayhan ve İsmet Özel duraklarına uğramadan, kendi deyişiyle daha 'çiğ bir şiire' doğru yoluna devam etmiş; ancak geride bıraktığı o dönemin iğreti ürünlerini de, kıyamadığı için olsa gerek, kitabına almakta bir sakınca görmemiş.
Kararsızlık ve cesaretsizlik
Mağden'in Attilâ İlhan yörüngesi dışında kalan şiirlerine baktığımızda ise, farklı türden bir yetersizlik çıkıyor karşımıza. Bu bence, bir yandan, Türkçe şiir yazar ve okur çevrelerince çokça önemsenen imge dünyası, dize yapısı gibi şiirsel konvansiyonları ciddiye alıp almamaya ilişkin bir kararsızlıktan, bir yandan da Mağden'in sonradan heveslendiği iç döküş ya da itiraf şiirinin gerektirdiği donanımı geliştirme, yetkinleştirme konusundaki cesaretsizliğinden kaynaklanan bir yetersizlik. Özgün bir imge dünyası kurma konusunda iddialı sayılamayacak Mağden'in, biçim kaygısının görece öne çıktığı denemelerinde kendini hissettiren mimari zayıflık da (oturmamışlık, derme çatmalık, vb.), özellikle Türkçe şiir geleneği içinden bakıldığında, yazdıklarını 'beceri yönü eksik şiirler' kılmaya yetiyor.
Ama, Mağden varolagelen şiir anlayışını zaten umursamıyor, becerinin karşısına 'çabasızca akışkanlık' idealini çıkarıyor, diyebilirsiniz. Yayımladığı şiirlerin büyük bölümünün bu iddiayı desteklemiyor oluşu bir yana, Mağden'in kitabını sadece kendi savunduğu 'çiğ şiir' anlayışı açısından değerlendirdiğimizde de, pek başarılı bulamıyoruz. En kişisel deneyimlerini en dolayımsız aktarmaya çabaladığı anlarda bile Mağden'in, -özellikle Didem Madak'ın bu yakınlarda çıkan "Grapon Kâğıtları" kitabıyla karşılaştırdığımızda- özgürleşmiş bir söyleyiş rahatlığına varamadığını görüyoruz. Mağden, ".. izz kalır", "... danssss pistinde" gibi birkaç ses uzatmış dışında, şiiri kendiliğindenlik ya da doğaçlama yönünde fazla zorlamadığından, dilini koyveremediğinden, düzyazıda gösterdiği yaratıcılığın, özgürlük ve cüretin oldukça uzağında kalıyor.
Umutlar gerçek ikinci kitaba
Bu kararsızlık ve cesaretsizliğin yol açtığı ikircikli tutuma karşın, az da olsa, Mağden'in edebiyatçı yeteneğini sergilediği örneklere de rastlıyoruz kitabında. "Bütün Anneler 1 Melektir", "Mutfak Kazaları", "Meleğin Uyanışı", "Dünya İşleri" ve "Formika" başlıklı beş şiir, özellikle tematik özgünlükleri ve zorlamasız yapılarıyla, diğer şiirlerin arasından hemen sıyrılıyor. Gene de, şiirsel karakteri ve dolayısıyla özgüveni gelişmiş bir şairini, bunlardan çok daha çarpıcı şiirler yaratabileceğini, -ayrıca "Ölü Defteri" gibi unutulmaz bir şiire ya da şiirlere dönüşebilecek bir duygu ve gözlem yoğunluğunu bu şekilde harcayamayacağını- rahatlıkla söyleyebiliriz.
Mağden gerçekten ikinci şiir kitabını çıkardığında, bunu başarıp başaramayacağını hep birlikte göreceğiz.
Sabah Kitap, 7 Temmuz 2001
Mağden'e maden gibi eleştiri
Perihan Mağden'in "Mutfak Kazaları" şiir itabının genişletilmiş yeni baskısı "Dünya İşleri" diğer tüm eserleri ile birlikte artık Everest Yayınevi'nden yayımlanıyor. "Dünya İşleri" yayımlanmasına yayımlandı ama Cumhuriyet Kitap'ta da hakkında oldukça sert bir yaz çıktı. Necmi Zeka'nın kaleme aldığı eleştiri, "Çiğ şiir mi, çiğ heves mi?" başlığını taşıyor. Şöyle diyor Zeka: "İster 20 küsur yılın verimi olarak, ister genişletilmiş bir kitap olarak değerlendirelim, Mağden'in yayımlamaya değer gördüğü şiirleri, ne bir karakter bütünlüğü ne de belirgin bir gelişim çizgisi sergiliyor." Zeka ayrıca Mağden'in Attila İlhan etkisinde kaldığı da görüşünde: "Osman ben de fenayım bilemezsin gibi dizeler öykünmeye vardırılabilir. Attila İlhan yörüngesi dışında kalan şiirlerine baktığımızda ise farklı bir yetersizlik çıkıyor karşımıza. Ama az da olsa yeteneğini sergilediği örneklere de rastlıyoruz: Bütün Anneler Bir Melektir, Mutfak Kazaları, Dünya İşleri gibi..." Böyle diyor, Necmi Zeka eleştirilerinde ne kadar haklı bilemiyorum çünkü iki sütuna yayılan yazıda görüşlerini sadece Mağden'in iki dizesine dayandırmış. Ayrıca Mağden'in sadece Attila İlhan duraklarına uğradığını, Ece Ayhan ve İsmet Özel duraklarına uğramadığını da söylüyor. Oysa biliyoruz ki, Mağden Ece Ayhan'ın hem iyi bir dostu hem de hayranı.
TOP
|