Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda


Ayna Korkusu

Dert Yorumcusu

Nadia'ya Sözüm Var

Shakespeare'in Kadını

Ufkun Öte Yanı

Sıraselviler'de Bir Otel Odası

Duygu Sapması

Einstein Ve Tam Güneş Tutulması

Foucault Ve Kaçıklık Kuramı

Baudrillard Ve Milenyum

Derrida Ve Tarihin Sonu

Nietzsche Ve Postmodernizim

Şuşa'ya Sis Çöktü

Yaşar Kemal : Bir Geçiş Dönemi Romancısı

Petros Amca Ve Goldbach Sanısı

20. Yüzyılın Yalnızı: Fernando Pessoa

Yüz : 1981

Salaheddin'in Kitabı

Taşkadın

Küçük Sırlar

Casanova'nın Aşk Mönüsü

Sök Al Bu Kalbi

İnci Gibi Dişler

Afrika Rüyası

Dünya İşleri

Muhteşem Senyora

Kaderimin Efendisi

Yatak Odasında Terör - Marquis de Sade

Ankara-İstanbul Karatreni

Sex And The City

Yevgeniy Onegin

Pilatus'a Göre İncil

Hegemonyadan İmparatorluğa

Unutulan Prenses

Kavalier & Clay

Yurdum Benim Şahdamarım

Entelektüel Tereddüt

Yeter Tenimi Acıtmayın

Çözücü

Beden Sanatçısı

Fatma'yı Ararken

Bitmeyen Vals

Namı Diğer Che


DUYGU SAPMASI

Saadet Özen
Varlık

Yves Simon adı, yakın zamana dek birçoğumuza yabancıydı. Oysa Yves Simon, "Bir insandan diğerine aktarılan, ama beyinden geçmeyen duyguların altını çizer müzik. Roman ise her şeyi olaylarla, onlardan çıkan duygularla ve kelimelerle anlatır," diyen bir şarkıcı-yazar. Aslında, Fransa'nın bu bol ödüllü sanatçısının her ürününde amaç aynı: kendi çağının içinde, başka çağlardan, insanoğlunun birikimlerinden kopmanın getirdiği rahatsızlığa, yalnızlığa uzak bir noktadan bakmaya çalışıyor, insan ilişkilerindeki kopukluğun temelini arıyor ve sonra... acı acı gülümsemekle yetiniyor. Çare bulamadığı dertler karşısında susuyor; yalnızca, başı sonu belirsiz bir blues'un içinde, varoluşlarımızın dağılmış parçalarını dile getiriyor.

Duygu Sapması, karışık bir ad aslında. Duygu sapması. Duyguların kırılması. Yön değiştirmesi. Pusulayı şaşırmak. Yeni rotalar çizmek. Uzaklaşmak. Belli belirsiz bir hüzün. Kararsızlık. Bitmiş aşkımızı çağrıştırıyor. Uzakta kalmış dostlarımızı. Sönmüş heyecanlarımızı. Duygu Sapması kendini kolay ele veren bir kitap değil. Ancak kendi bütünlüğü içinde kavrandığında, dev bir yap-bozun tüm parçalarının yerine konduğu duygusunu uyandırıyor. Çağımızın "yalnız bireyine" seslenen, onun derdi karşısında göğüs geçiren, ama gülümsemekten asla vazgeçmeyen bir şarkıya benziyor.

Duygu Sapması'nın birbiriyle görünürde bağlantısız ilk bölümlerinde, anlatıcı-yazarın hayatının birbirinden kopmuş parçaları dile geliyor. Kendisi ilk iki kitabını başka adlarla imzalamış, şimdi üçüncüsünü kendi adıyla imzalayacak, ama bu kez yapıtı başkasına yazdıracak. Geçmişte kalmış bir sevdanın acısını çekiyor; bir de doğmamış çocuğunun. Gündelik sorunlara mahzun bir gülümsemeyle değinen bu bölümlerden sonra, birden başka kahramanlar giriyor sahneye. Gizemli Kaspar George Becker. Kısaca KGB. Tarihi içinde barındıran kahraman. Tanrı'yı gören kapıcı kadın Bayan Dior. Aidiyet sıkıntıları içindeki güzel melez Rosa. Unutuş Barı. Marianne ile Simon. Aralarındaki tek ortak nokta, yaşama acısı. Umut Apartmanı. Simon'un, babasından habersiz büyüyen oğlu Lucien. Hayallerinin gücüyle, babasını yanına getiren Lucien. Yetişkinler hayal kurduklarını bilirler, çocuklarsa kurdukları hayallere inanırlar.

Duygu Sapması'nda, her ayrıntının kitabın bütünsel anlamında yerini bulan birer kahraman olduğunu söylemek, abartı olmaz. 1968 yılında yirmili yaşlarını süren yazar Yves Simon, anlaşılan dayanışma duygusunu gitgide yitiren bir toplumun içinde yaşamak zorunda kalmanın acısını derinden hissediyor. Duygu Sapması'nın her satırında, bu rahatsızlığın yankıları var. Bazen bir haykırış şiddetinde, bazen bir fısıltı hafifliğinde.

Bu kez olaylar ne bir sonuca bağlanacak, ne de bir sona. Tam tersine, her şey eskisinden daha karmaşık olacak. Çözülmüş olan düğüm, bir adım ötede, her zamankinden daha da kaygı verici bir biçimde yeniden dolaşacak. Tanıdığımız tüm varlıklar bin parçaya bölündüler, sevdaların, yeni sevgililerin, ışığın ve tenin yakamozlarının çekimine kapıldılar, sonunda yuvalarından, demir attıkları yerlerden ayrıldılar, rastlantı sonucu doğdukları ya da tanıdıkları, dünyanın ağırlığı yüzünden bir süre takılıp kaldıkları yerleri terk ettiler.

Ve birey, Umut Apartmanı, Unutuş Barı gibi simgesel mekânlarda, varoluş acısını bir başkasıyla paylaşarak hafifletmeye çalışıyor. Yaşamak zor olduğundan...

Umut Apartmanı adını hak ediyordu. Orada umut etmişlerdi, yalnızca umut etmişlerdi, şeylerin yepyeni biçimlere bürünüp arzuları karşılaması için umut yeterliymiş gibi. Orada içine girecekleri bir dünya hayal etmişlerdi; bir yandan da saatler boyunca yalnızca dünyanın temsillerini seyredecekler, dünyanın acılarını uzaktan, yara almadan yaşayacaklardı.

Oysa mutsuzluk artık bireyin özünde. Çünkü birey, insan olduğunu unutmuş bir bakıma; yalnızlığını kendi elleriyle kurduğunu; kendi türünün dünya yüzünde yarattıklarından adım adım uzaklaşarak başka bir yöne saptığını. Olup bitenleri bir "ekranın" ardından seyretmeyi seçerken, aslında mutluluktan da uzaklaştığını. Tarihinden kopmakla, kendine tarihsiz, donuk bir yaşam seçtiğini. Kendisinin de artık başkalarınca bir ekranın ardından seyredileceğini.

Tuhaf bir biçimde kendilerini hem var, hem yok hissediyorlar. Varlar, çünkü yaşıyorlar, soluk alıyorlar ve gözleri çevrelerini saranın, binaları, arabaları ve onlara benzeyen, yani adsız insanlarıyla bir kent olduğunu söylüyor. Yoklar, çünkü tüm bunlardan, gürültüden, hay huydan pek bir şey anlamıyorlar.

Heyecansızlık. Kayıp geçmelerden, hafifçe dokunmalardan ibaret bir hayatın ortasında, her duygunun derinliğini yitirmeye yazgılı olduğunu anlıyor adım adım roman kahramanları. Herkes başka bir çözüm buluyor bu duruma. Yok olmak bu çarelerden biri. Kaçmak bir başkası. Bir mekândan ya da bir insandan uzaklaşmak en kolayı.

İşin özünde, hayatlarının dar bir yolun, bir orta yolun üzerine kurulmuş olduğunu hissediyorlar; gelip geçicisinden bile olsa, taşkınlığı, çılgınlığı andıran her şeyin, yasak değil; daha kötüsü; olanaksız olduğu bir yolun üstüne.

Yaşamın örgüsünün karmaşıklığı, romanın örgüsündeki karmaşada ifadesini buluyor. Birden, romanı yazanın, kahramanları yaratanın kim olduğu, çaresizlere kimin yol göstereceği belirsizleşiyor. Anlatıcı, zaman zaman alaycı gülümsemesini bırakıp cüretkâr davranmayı seçiyor. Kahramanlar, ihtiyaç duydukları evrenle yüzleşsinler diye.

Sizdeki sıkıntının kaynağı, yaşıyor olmanın verdiği umursamazlık... alelacele her şeyi unutmaya çalıştınız; size aldırmayan bir geçmişten arınmış bir hayatın daha kolay olacağını sanıyordunuz. Sizin öykünüz uzun zaman önce burada, bu gezegende başladı; tıpkı size benzeyen, geleceğe inançla dolu gencecik kadınlar ve erkekler sahneden silinmişlerdi... Belleğiniz, Marianne, sizden önce yaşamış olan bu insanlardan bütün her şeyi öğreneceğiniz, onların hayallerini saklayacağınız kutsal mekânıdır ve siz belleğinizi bomboş bıraktınız.

Duygu Sapması bir simgeler bütünü. Kahramanların ve mekânların adlarından, romanın örgüsüne dek, romanın her öğesinin, roman bütününde taşıdığı bir değer var. Var olma savaşı veren varlıkların duygularının derinine inmek asıl amaç. Yves Simon, bireyin mutsuzluğunu toplumsal köklerinden kopmasında ararken, çözümü, yakın geçmişin yıkımlarının; İkinci Dünya Savaşı'nın verdiği acıların, toplama kamplarının yeniden hatırlanmasında buluyor. Avrupa bu son dünya savaşını çok ağır yaşadığı, anılarını da henüz belleğinden silemediği için, birçok genç Avrupalı yazar için İkinci Dünya Savaşı'nı işlemek, toplumun belleğinden kopmamanın bir yolu. Yves Simon da yaklaşık aynı çizgide seyrederek, geçmişiyle yüzleşme cesareti gösteremeyen Marianne'ı, toplama kamplarını, Nazi postallarını tanımış olan Kaspar George Becker'in ellerine teslim ediyor. KGB, tarihle tanıştırdığı Marianne'ın kendi geçmişini su yüzüne çıkarmasını sağlıyor. Bu örneğe bakarak, Duygu Sapması'nda kişilerin tarihin ardından, ikinci planda geldiğini söylemek doğru olmaz. Kitabın kahramanları, her şeyin çok kaygan olduğu dünyada ayaklarını koyacak bir yer arayan, kuş seslerini kaydedip, posta kartlarındaki resimleri "okumaya" çalışmakla, dünyanın seslerini ve görüntülerini zaptedebileceklerini sanan, romanın buğusunun içinde, hayatlarının kırık dökük karelerini yaşayan, yalnızlığın adını anlamasalar da hepimiz gibi, hepimiz kadar yalnız, sıradan insanlar. Bu durumda, Duygu Sapması'nın Fransa'da ve çevrildiği öbür ülkelerde en çok gençler tarafından okunmuş, bir "kült kitap" aurasını kazanmış olmasında bir tuhaflık yok: belki de Yves Simon, kendi çağının yalnızlarına, bu kitap sayesinde o kadar da yalnız olmadıklarını hissettirdi... En azından onlarla aynı ruh halini paylaşan bir yazar var... Nadir anların takipçisi bir yazar...

.....


Yeni Binyıl Kitap

"Duygulara Ayrılmış 7 Oda"

Günümüz Fransız yazarlarından Yves Simon'un 1991'de Medicis Ödülü alan kitabı 'Duygu Sapması' Everest Yayınları tarafından Saadet Özen'in çevirisiyle yayımlandı

"Bugün annem öldü. Hatırlıyorum belki de dündü," diye başlayan Albert Camus'nün "Yabancı" adlı kitabından ve giriş cümlesinden çok etkilendiğini söyleyen Yves Simon'un Duygu Sapması adlı kitabının ilk cümlesi, "Annem, sakın benden önce ölme demişti," diye başlıyor. Okur ilk bakışta bu benzerlikten ürkse de okuduklarından ve şiirsel olan bu üsluptan büyük haz almaya başlıyor.

Simon'un kitabında, zamanın ya da tarihin yaptığı bir baskı bulunmuyor, yazar bunu da işlediği konulara ve kullandığı üsluba bağlıyor.

Romanlarının her bir bölümünü yedi ayrı odada yazdığını belirten Simon'un bu çalışma yöntemini bilmek, kitabını okurken şaşırmamıza ve hafifçe gülümsememize neden oluyor. Kitabın ilk bölümlerinde uzun uzun anlattığı bir karakter, üç dört bölüm boyunca yok olabiliyor, beşinci bölüme gelindiğindeyse tekrar ortaya çıkabiliyor. İşte o zaman 'Yves Simon karakteri anlatmaya başladığı odaya geri döndü' denilebiliyor! Bütün bunlar kimi yerde kendini, yaşadıklarını, geçmişini, geleceğini sorgulamaya başlayan okuru rahatlatmaya yetiyor, kimi yerde ise Yves Simon'un yazarken ne denli titiz davrandığını gözler önüne seriyor. Tarihten öğrenilen her şeyin bir gün bedenini bulduğunu ve bu yolla, gerçekle bağlantısının kurulabildiğini belirten Yves Simon, Duygu Sapması'nda okuru serbest bırakarak, onun algıda seçiciliğine sığınıyor.

Roman içinde bir başka roman, farklı karakterler ve mekânlar yer alıyor. Buna göre gençler belli bir kuşağa ait olamamanın verdiği acıyı ve boşluğu duyumsarken, orta yaş ve üstündekiler yaşanmış hüzünlerin, yer yer zamanın dışında ve yitirilmiş aşkların, geri dönüşü olmamamın, kimine göre anlamlı kimine göre anlamsız ayrılıkların buyrukluğunu yeniden tadıyor.

68 kuşağı yazarlarından olan Yves Simon kitaplarında ne kadar kendini anlatmadığını söylese de, önümüzdeki aylarda Everest Yayınları tarafından yayımlanacak bir diğer kitabı Okyanuslar'daki gibi, Duygu Sapması'nda da yazarın biraz çocukluğuna, biraz annesine olan karşılıksız sevgisine ve ağırlıklı olarak duygu sapmalarına rastlanıyor.

Duygu Sapması gizemli olduğu kadar gerçekleri insanın suratına bir tokat gibi çarpan tüyler ürpertici, yoğun bir roman. Okur, yeniden bir anne, bir baba, bir çocuk, bir sevgili, bir âşık olacak; hayal kurup yalnızlıklarının tüm ağırlığıyla sil baştan yeni ufuklara ve maceralara atılacak.

.....


Yeni Gündem

Aynı zamanda müzisyen de olan Yves Simon'un dokuz kitabı var. Yazarlığını "Oceans" (Okyanuslar) adlı kitabının Michel Foucault tarafından övülmesiyle duyuran Simon, Nazım Hikmet ve Lorca'dan etkilenmiş. Romanlarını kendi yaşamından yola çıkarak, ama başka bir insanın gözünden yazan, yaşadığı çağa daima sadık kalan yazar, zamanın dışına çıkmadığını ve yazdıklarını bir tarihçi gibi ele aldığını söylüyor. "Düşler, yolculuklar kadar hızlı," diyen Yves Simon, kendine özgü kırık üslubuyla, duyguların doğal akışını anlatıyor 'Duygu Sapması'ında; duyguların nasıl bir yerde tutunamadığını, durmadan kaydığını, sürekli yolundan sapıp kendine yeni rotalar aradığını... Türkçe'ye Saadet Özen tarafından yapılan roman, 1991 yılı Medicis Ödülü almıştı.

.....

Ülkü Özel Akagündüz

Fransız yazar Yves Simon'un 'Duygu Sapması' adlı kitabını okuyunca bir Paris özleminin sinsi sinsi ruhuma çöreklendiğini hissettim. Paris üzerine yazılmış bir kitap değildi oysa, kahramanların iç çıkıntıları, özlemleri ve boşvermişlikleriyle dolaştıkları kanal boyları, gizemli sokaklar, kimbilir neyi unutmak için sığındıkları üçüncü sınıf varoş otelleri buralarda da bulunabilirdi, İstanbul'da ya da Anadolu'nun herhangi bir kentinde. Ama bazen kitapların içinde saklanan ve siz okudukça sokakları, meydanları ve insanlarıyla birlikte görünür kılınan kentleri özlüyorsunuz; okumanın güzelliği de burada belki, kelimelerin size gerçek olmadığını hiçbir zaman anlayamayacağınız hayaller kurdurmasında... Simon'un ölüm üzerine, aşk üzerine, hastalıklar, kaçışlar ve vefa üzerine anlattığı 'kırık' duygularını okurken, "Ben de bunları hissettim," diyebiliyorsunuz. Kitaptaki iç içe geçmiş öykülerin yedi ayrı odada yazıldığını duyunca hiç şaşırmadım. Onun sürekli yer değiştirmesine aldırmadan, kendinizi bulduğunuz odada gün boyu kalabilirsiniz. 'Duygu Sapması' Everest Yayınları'ndan çıktı.

TOP

Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda