Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda


Ayna Korkusu

Dert Yorumcusu

Nadia'ya Sözüm Var

Shakespeare'in Kadını

Ufkun Öte Yanı

Sıraselviler'de Bir Otel Odası

Duygu Sapması

Einstein Ve Tam Güneş Tutulması

Foucault Ve Kaçıklık Kuramı

Baudrillard Ve Milenyum

Derrida Ve Tarihin Sonu

Nietzsche Ve Postmodernizim

Şuşa'ya Sis Çöktü

Yaşar Kemal : Bir Geçiş Dönemi Romancısı

Petros Amca Ve Goldbach Sanısı

20. Yüzyılın Yalnızı: Fernando Pessoa

Yüz : 1981

Salaheddin'in Kitabı

Taşkadın

Küçük Sırlar

Casanova'nın Aşk Mönüsü

Sök Al Bu Kalbi

İnci Gibi Dişler

Afrika Rüyası

Dünya İşleri

Muhteşem Senyora

Kaderimin Efendisi

Yatak Odasında Terör - Marquis de Sade

Ankara-İstanbul Karatreni

Sex And The City

Yevgeniy Onegin

Pilatus'a Göre İncil

Hegemonyadan İmparatorluğa

Unutulan Prenses

Kavalier & Clay

Yurdum Benim Şahdamarım

Entelektüel Tereddüt

Yeter Tenimi Acıtmayın

Çözücü

Beden Sanatçısı

Fatma'yı Ararken

Bitmeyen Vals

Namı Diğer Che


KADERİMİN EFENDİSİ

Radikal Kitap, 15 Temmuz 2001

28 yaşın ustalık öyküleri

Şebnem İşigüzel edebiyat dünyasına "Hanene Ay Doğacak" ile girdi. "Öykümü Kim Anlatacak" ile yazmaya devam edeceği mesajını verdi. İlk romanı "Eski Dostum Kertenkele" adından çok söz edilmese de olumlu eleştiriler aldı. Uzunca bir süredir Radikal İki'deki yazılarından takip ettiğimiz Şebnem İşigüzel yeni öykü kitabı "Kaderimin Efendisi" ile iyi bir dönüş yaptı. Bu öykülerden sonra ondan rahatlıkla 'Öykünün ve yazının güzel efendisi' diye söz edilebilir. İşigüzel'in yazarlık vasıflarının dışında çok daha önemli özellikleri var; mütevazılığı ve hırslı olmaması.

Herkes sizi Hanene Ay Doğacak ile tanıdı. Aradan geçen zamanla bu kitap klasikleşti gibi. İlk kitabınızla ilgili siz, bugün ne düşünüyorsunuz?

Hanene Ay Doğacak'ı yazdığımda çocuk sayılırdım. Şimdi olsa yazamazdım. Yazmazdım değil, yazamazdım. Artık o cesaretim yok. Her ne kadar Hanene Ay Doğacak'da bütün tabuları bir vuruşta yıktıysam da o kitabın bir sihri vardı. O kitabı bütün kalbiyle seven bir kitle oluşmuştu. Çok sevilip hatırlanan kitabım.

Kaderimin Efendisi, ustalık öyküleriniz diyebileceğimiz kadar iyi. Bu kitaptaki öykülerde nasıl bu kadar sadeleşebildiniz, küçük şeyleri sıkıcı olmadan anlatabildiniz?

Ben hisleriyle yazan bir yazarım. Hislerimle yazdıklarımı bin kere kurup bozduğum öykülere, metinlere tercih ederim. Bu yüzden ustalık bana göre değil. Edebiyatta işin sırrının anlarda ve küçük sıradan şeylerde olduğunu hissettim. Sıkıcı olmama ya da akıcı anlatım Radikal İki'deki denemelerimle kazandığım bir şey. Çünkü o denemeler bir maratoncunun soluğunu açmak için yaptığı egzersizler gibiydi. Bana çok yararı oldu.

Kaderimin Efendisi'nde çok seçkin bir edebiyat okurunu bile yere çarpacak kadar hüzünlü öyküler var. Dozu çok iyi ayarlanmış bu hüzün ile okuyucunun ruh halini değiştirmek, dolayısıyla ustalığınızı sınavdan geçirmek mi istediniz?

Önceden yapılmış bir kurgum ve hesabım yoktu. Düşünerek değil hissederek yazdım. Zaten öyle yapıyorsam elimden iyi metinler çıkar. Kitabın öne çıkan birkaç öyküsünde belki yutkunabilirsiniz ama duyguyu ele vermeden bir şeyler anlatma derdine düştüğüm öyküler de var. İstanbul Yemiş Onu, Dimitri'nin Papağanı bütün sıkıntısına rağmen mutlu sonla bitiyor. Plajda ve Para isimli öyküler hiç de duygusal değil. Ayrıca muzipliğimi dizginleyemeyip o hüznü kırdığım noktalar da oldu.

Kitaba adını veren hikâyede karşımıza Mahsun Kırmızıgül'ü çıkartıp bir şarkı söyletmeniz gibi. Belki de ilk defa popüler kültürün bir ismi edebiyata bu kadar iyi yerleştiriliyor...

Evet Mahsun Kırmızıgül o öyküye çok yakıştı. Mesafesi iyi ayarlanmış bir kişilik oldu. Aklıma örnekleri gelmiyor ama bunun ilk olduğunu sanmıyorum. Belki Mahsun Kırmızıgül adı tesadüfen elimden çıktığı için o kadar yakıştı öyküye.

Bu ayakları yere basan, gerçekçi öykülerde inceden inceye aşk teması var. Ancak aşkın farklı hallerini ele almışsınız ve bunu çoğu zaman tek bir cümleyle başarmışsınız...

Gül ile Fikri benim de sevdiğim bir aşk hikâyesi. Aşkın, sevginin, emek vermeyi, hep sevmiş olma halini bu öyküde iyi anlatabildiğimi düşünüyorum. Bana kalırsa aşk en büyük kaderdir. Çoğunlukla aşk ve çok sevmek halinde düşülen durum insanın kaderi oluyor. Kitaba adını veren öyküde böyle bir durum var. Dertsiz Bayan Kuharik'de aşkın evlilik içinde aldığı hal ve belki. Doğuramayan Emine'de de aşk sizin dediğiniz gibi incecik geçiyor ve ondan başkalarının bozduğu bir şey gibi söz ediliyor.

Doğuramayan Emine'de bir fahişeyi olabilecek en ilginç yere, namuslu kadınlarla birlikte bir hastanenin doğumhanesine yerleştirmişsiniz. Genelevden kaçış hikâyesi, Üçlü Sebahat ile çok renkli ama finaliyle çok acı bir öykü...

Bir fahişe için doğumhanesinin ilginç bir yer olduğunun farkındayım. Ama bunu bir ahlâk tartışmasına zemin hazırlasın diye yapmadım. Emine'nin yolu doğumhaneye düştü. Ahlâk ve ahlâksızlık tartışmasını okuyucu kendisi yapabilir. Gizli kapaklı dünyalarda hep bir efsane, masal varmış, başka türlü orada yaşanamazmış gibi gelir bana. Üçü Sebahat de bu yüzden yerleşti o öyküye.

Zengin Bay Ronaldo'da öykünün sonunda çok korkunç bir gerçeği okuyucunun hayal gücüne havale ediyorsunuz. Bay Ronaldo'nun karısı Nilüfer'in başına gelenleri bize neden açıklamadınız?

Öykünün devam etmesini istedim. Ayrıca Ronaldo pek çok psikopat gibi doğal ve normal gözüküyordu. Bunu vermek zordu. Çoğu zaman okuyucuya bu adamın bir şeyi yok gayet iyi duygusunu vermek, tuzaklar kurmak durumundaydım. Polisiye bir şey olmasın ama sonunda bir muammayla burun buruna gelelim istedim.

Meşhur Cottarelli röportajından sonra kimsenin size bunların hepsi hayal mi diye sormaya cesareti yoktur herhalde?

Yazdığım her şeyin çoğu kurmaca ve hayal. Ayrıca Cottarelli ile gerçekten konuşsaydım sanırım bu kadar sükse yapmazdı.

Şimdi ne yazmayı planlıyorsunuz?

Yine Everest için özgün bir deneme kitabı hazırlıyorum. Kısa bir aşk romanı yazmayı düşünüyorum. Öykünün peşini ise bırakmayacağım. Aziz Nesin'in Türk edebiyatına kazandırdığı öykülerden sonra çok zor olsa da belki ilerde komik, trajikomik şeyler yazmayı denerim.

Zaman Hayat, 23 Temmuz 2001

Aslında kaderimizin EFENDİSİYİZ...

Genç bir yazar Şebnem İşigüzel, henüz 28 yaşında; ama yazdığı öykülerin kahramanları görmüş geçirmişlikleri, hayatın zorluklarından da, nimetlerinden de haberdarlıklarıyla engin bir hayat tecrübesine işaret ediyorlar. İşte yazarlık burada devreye giriyor ve küçük detaylar dışında her şeyi hayal dünyasında tasarlayıp kağıtlara döken İşigüzel'in ustalığını belgeleyen birer vesika olup çıkıyor tüm öyküler.

İki sonlu bir hikaye

Sıradan insanların küçük işlerini anlattığı öykülerinin kısa sürede sevilmesinde işte bu sıradanlığın ve küçük işlerin rolü çok büyük. Yani İstanbul'a Moldova ya da Arnavutluk'tan çalışmaya gelip sonra büyük perişanlıklarla kendi ülkesine dönen, ölüm döşeğindeki karısının başında onu ne kadar çok sevdiğini düşünen, giydiği gelinlik kendisine hiç yakışmadığı için kayınvalidesinden utanan ya da yıllar sonra memleketine dönüp de hiçbir yeri bıraktığı gibi bulamayan insanların yaşamına hiç tanık olmadığımız ya da bu duyguları hiç yaşamadığımızı söyleyebiliriz miyiz? Öyküleri yazarken kahramanların sürekli kader kavramıyla yüz yüze geldiğini fark eden Şebnem İşigüzel, başkalarının çok müdahale ettiği, irademizle yönlendirmekte güçlük çektiğimiz hayatlarımız olduğunu düşünse de, aslında her insanın kendi kaderinin efendisi olduğuna inanıyor. Hayatı Allah tarafından bize sunulmuş iki sonlu bir hikayeye benzeten İşigüzel'e göre iyi ya da kötü sonu seçmek insanın kendi elinde.

Kadınlar, alıngan ve ezik...

Şebnem İşigüzel'in kadınları, değersizlik duyguları yaşayan, fark edilmeyen, bu yüzden de alınganlıklar geliştiren ezik tipler. Bu kadınların birçoğunu genç kızlık döneminde annesiyle birlikte gittiği ev gezmelerinde gözlemlediğini söyleyen İşigüzel, kadının evde yaptığı bir elişinin bile ekonomik özgürlüğünün kazanılması anlamında çok değerli olduğunu düşünüyor. Evi seven ve gözlerden uzak yaşamayı tercih eden İşigüzel, ev işleri ve pirinç şeker hesabıyla uğraştığı için kendisini o kadınların yerine koymakta zorlanmadığını belirtiyor. Şu an üç yaşında olan kızı Tamar'ın doğumundan sonra uzunca bir dönem sadece alışveriş listesi yazdığını ve bir daha kitap yazıp yazamayacağından bile emin olmadığı günler geçirdiğini söyleyen Şebnem İşigüzel, o zaman diliminin ve kızı Tamar'ın kendisine çok iyi geldiğini söylüyor. Kadınlık ve annelik durumunun yazmaya engel olmadığını hatta desteklediğini düşünen İşigüzel, "Annelik, hırslarımı, köşelerimi, çıkıntılarımı törpüledi, kızımla evcilik oynar gibi yaşadığım o dönemi özlüyorum şimdi." Diyor. Herkesin okuyup sevebileceği öyküler yazdığını söyleyen Şebnem İşigüzel'in kitabı Everest Yayınevi'nden çıktı..

Radikal Kitap, 27 Temmuz 2001

Kendi yolunda yürümek

Antigone'yi tanır mısınız? 'Benim hakkımı benden esirgeyemez kimse' diyerek ölüm cezası alacağını bile bile kralın buyruğuna karşı çıkan, doğru bildiği yoldan şaşmayan, hiç ödün vermeyen bir kadındır o. Yakına yakına gidecektir ölüme ama hiç de pişman değildir bu başkaldırıdan. Sonrasızlığı göze alacak kadar idealisttir Antigone. Dizgine gelmeyen bu kadın politik davranıp hem istediğini elde edebilir, hem de ölümden kurtulabilirdi, ancak o zaman Antigone, Antigone olarak kalmamış olurdu.

Varoluşsal bir başkaldırıdır onunkisi, biraz soyutlanmayı, biraz yalnız kalmayı, biraz itilip kakılmayı da içerir. Korku yok mudur bu başkaldırıda, vardır elbet, ancak bu, cesaretle kolkola giden bir korkudur. Kaderinin efendisi olmak, bu isteğe sahip olmak öyle her yiğidin harcı değildir. Varoluşuna, dünyaya gelmiş olmanın saçmalığına anlam arayan insan kendi kişisel kaderini belirleme çabası içerisindedir. Kendisine uygun görülen yoldan değil de taşlarını kendi kendine döşeyeceği bir yoldan yürümeyi tercih edenler o yolda Antigone ile mutlaka karşılaşacaklardır.

Buraya kadar anlattıklarımı aklınızda tutun, ilerleyen satırlarda işinize yarayacak çünkü!

İnce şeyler

Galiba en çok fahişeler kaderlerinin efendisi oluyorlar ama aslında bir o kadar da olamıyorlar. İçlerindeki bu ikilem, onları hayata bağlıyordur belki de. 'Emine'lere yalnız ve bedbaht olanlar da gidiyor, yatacak ve evlenecek birini bulamayan da. Seks, ilginç ve hoş bir şey olduğu için de gidenler var. 'Emine'ler, erkeklerin gözünde esrarengiz, çılgın ve kötü kadınlardır. Şehvet ve günah torbasıdır onlar. Düzgün ve temiz (olduğu zannedilen) toplum tablosunu zehirlemek amacındadırlar! Temizlik düşleri kuran bir toplumun arka sokaklarda yaşayan 'pis' üyeleridir onlar. Hiçbir uygarlıkla uyuşmaz, 'neyin, nerede, ne zaman, nasıl' yapılacağı kurallarını hiç sevmezler. 'Temizliğin karşıtı' biri olarak durur 'Emine'ler karşımızda. 'Kirliyim ben, düzene karşı bir saldırıyım' diye avaz avaz bağırmak ister gözleri. Karakola da düşer, müşterilerinden dayak da yer. Hamile de kalır, 'kaltak'tır onun adı; bu yüzden 'piç'ini doğurmak için gittiği hastanede tecavüze bile uğrayabilir. Annelik hakkı elinden alınmış bir fahişe, ölmeye karar verip sonrasızlıkla buluştuğu an 'kaderinin efendisi, ruhunun komutanı'dır artık.

On altı yaşındaki Beyhan'ın itilmiş kakılmışlığı, küçümsenişidir bu kez satırlara konuk olan. Beyhan mutsuz olduğunu söyler, neden mutsuz olduğunu sorgular hep. Evde ona bir oda ayrılmamıştır, okulu yarım bırakmıştır, doğumgünü kutlanmıyordur, halasının eskilerini giyiyordur. Bütün bunlar mutsuz olması için yeterli değil midir? Üstelik yanında çalıştığı doktor onu iyiden iyiye aşağılayıp Beyhan'ın yerine getirmesi gerekenleri bir de yazılı olarak veriyordur. Ya çilleri? 11 yaşına kadar her sabah çillerinin dökülmüş olması umuduyla uyanmıştır. Şimdi 16 yaşındadır. Peki, başkaları tarafından 'seyrediliyor' olmanın kaygısıyla çillerinden kurtulmak istediğinin farkında mıydı? Ya da hiç farkına varacak mıydı? 'Beyhan'lar bu şekilde küçümsendikleri sürece bu sorunun cevabı 'hayır' olacaktı.

Aynı ezilmişlik Selma'nın büyük sırrında da saklıydı. Selma'ya gelinlik hiç yakışmamıştı. Çünkü memeleri sütyenini doldurmuyor, Selma da 'tahta gibi' tabirini hak ediyordu. Kâğıt mendilden meme yapılarak bu 'sorun'a bir çözüm getirildi nihayet. Gelinliği prova ettikten sonra o kâğıt topakları perdenin aralığından ablasına uzatırkenki ezilmişliğini belki de başka hiçbir an yaşamamıştı. Ablası ve kayınvalidesinin gözünde o bir zavallıydı. Peki, Selma farkında mıydı, memelerini büyük gösterme kaygısının aslında kendisine yüklenen 'seyirlik bir şey' olma halinden, bedensel görüntünün bütün 'Selma'lar için ilk amaç haline getirildiğinden? Saçlarını fildişi sarısına boyatmak isteyen Samiye'nin omuzlarına da beğenilme kaygısı yüklenmişti. Ezilmişliğinde, mutlu mu mutsuz mu sorgulamalarının ardında susturulmuşluğu yatıyordu, hiç olmazsa dişini çektirirken bağırabilseydi, ama içinde kalmıştı yine sesi: 'neden uyuşturmayı unuttu ki' diyordu. 'Samiye'lerin isyan edemeyişleri 'kan tükürdüğü lavaboda ince yollar çizen göz yaşlarına' dönüşecekti. Acaba Beyhan, Selma ve Samiye Antigone'yle karşılaşabilir miydi?

Buraya kadar anlattıklarım da Şebnem İşigüzel'in ince şeylere inceden inceye değindiği 'Kaderimin Efendisi' adlı yeni öykü kitabındaki kadınlardan bazılarıdır.

Türkiye Kültür Sanat, 31 Temmuz 2001

Usul usul giderken birden canınızın yandığını, ayağınıza kocaman bir cam parçası battığını anladığınız oldu mu hiç? Küçük şeyleri anlattığı "Kaderimin Efendisi" kitabıyla ilgi çeken Şebnem İşigüzel'in öykü yazma serüveni tam da böyle bir süreç...

Efendisi olan yazıya ve kendisine meydan okuyan bir yazar olan Şebnem İşigüzel'in elinden çıkmış öyküler "Kaderimin Efendisi" isimli kitapta toplandı.

"Yazmak benim kaderimdi. Alın size ağır bir cümle: Yazmak benim kaderimdi! Ama inanın, büyük bir alçak gönüllülükle söylüyorum bunu. Zira sayıları ısrarla ters yazan bir çocuktan matematik veya fizik profesörü olur muydu? Ya da mükemmel köprüler yapan bir mühendis. Eli hafif bir doktor. Sabırlı bir öğretmen" diyor azar, kendisini anlatırken.

"Hanene Ay Doğacak" kitabını daha on sekizinde, "Eski Dostum Kertenkele"yi yirmi üç yaşında yazdığını hatırlatan İşigüzel, yazarlığın kendisine nasıl bulaştığını ve neden onun kaderi haline geldiğini çarpıcı bir biçimde anlatıyor. "Kaderimin Efendisi"nde küçük şeyleri anlatmamın derdinde yazar. Küçük gibi görünse de hepimizin boyunu aşan, hayatı burnumuzdan getiren şeyleri. Bize, kaderimizin efendisi olamayacağımızı hatırlatan küçük şeyleri...

Acı zariflikler de bu küçük şeyler arasında değil midir? Hem zariflikler hep tatlı olmaz ya... Zarifçe dayatılanlar, zarifçe sevilmek istemeler, kapıları kapatmalar, kendine gömülmeler, başkaları tarafından tuzla buz edilip zarif ve küçük parçalara ayırmalar...

Yazar, yüksek dozda ağır, yakıcı bir ilacı, eli hafif bir hemşire gibi okurun damarına akıtma niyetinde. Görünürde sıkı bir iğne yemiş gibi hissettirmeden, ama bir kez damarlarda dolaşmaya başladığında baş döndüren, biraz da sızlatıp acıtan öyküler bunlar.

Anlaşılan yazarlık Şebnem İşigüzel'in hayatını rehin almış. O bundan rahatsız değil:

"Yazıya, edebiyata olan yakınlığımı fark ettikten sonra kafamdaki her şeyi yıktım. Yazacağımı biliyordum diyecek kadar kalpten inanıyordum. Evet, yazıyla ilişkim çok erken kuruldu. Ben bu ilişkiyi toplayıcılıkla sürdürmedim. Gördüklerimi, duyduklarımı, çocukluktan getirdiklerimi bol bol kullanan, tek malzemesi bu olan yazmadığım yıllar geçirdim. Yani doğuştan yetenekli bütün yazarlar gibi hayatım önde gitti. Ama şimdi, neredeyse çocukken bir gün yazacak olduğumu bilmem gibi, yazının beni yavaş yavaş egemenliğine aldığını düşünüyorum."

Everest Yayınları arasında çıkan kitapta 15 güzel öykü yer alıyor. Gerçekçiliğin sadeliğinde, hayatın her türlü tadını sunuyor Şebnem İşigüzel. Az zamanda çok şey okumak ve iyi şey okumak isteyen "yaz okuyucuları" için ideal bir kitap...

Ümran Kartal
Radikal, Eylül 2001

Kendi yolunda yürümek

Antigone'yi tanır mısınız? 'Benim hakkımı benden esirgeyemez kimse' diyerek ölüm cezası alacağını bile bile kralın buyruğuna karşı çıkan, doğru bildiği yoldan şaşmayan, hiç ödün vermeyen bir kadındır o. Yakına yakına gidecektir ölüme ama hiç de pişman değildir bu başkaldırıdan. Sonrasızlığı göze alacak kadar idealisttir Antigone. Dizgine gelmeyen bu kadın politik davranıp hem istediğini elde edebilir, hem de ölümden kurtulabilirdi, ancak o zaman Antigone, Antigone olarak kalmamış olurdu.

Varoluşsal bir başkaldırıdır onunkisi, biraz soyutlanmayı, biraz yalnız kalmayı, biraz itilip kakılmayı da içerir. Korku yok mudur bu başkaldırıda, vardır elbet, ancak bu, cesaretle kolkola giden bir korkudur. Kaderinin efendisi olmak, bu isteğe sahip olmak öyle her yiğidin harcı değildir. Varoluşuna, dünyaya gelmiş olmanın saçmalığına anlam arayan insan kendi kişisel kaderini belirleme çabası içerisindedir. Kendisine uygun görülen yoldan değil de taşlarını kendi kendine döşeyeceği bir yoldan yürümeyi tercih edenler o yolda Antigone ne mutlaka karşılaşacaklardır.

Buraya kadar anlattıklarımı aklınızda tutun, ilerleyen satırlarda işinize yarayacak çünkü!

Galiba en çok fahişeler kaderlerinin efendisi oluyorlar ama aslında bir o kadar da olamıyorlar. İçlerindeki bu ikilem, onları hayata bağlıyordur belki de. 'Emine'lere yalnız ve bedbaht olanlar da gidiyor, yatacak ve evlenecek birini bulamayan da. Seks, ilginç ve hoş bir şey olduğu için de gidenler var. 'Emine'ler, erkeklerin gözünde esrarengiz, çılgın ve kötü kadınlardı. Şehvet ve günah torbasıdır onlar. Düzgün ve temiz (olduğu zannedilen) toplum tablosunu zehirlemek amacındadırlar! Temizlik düşleri kuranbir toplumun arka sokaklarda yaşayan 'pis' üyeleridir onlar. Hiçbir uygarlıkla uyuşmaz, 'neyin, nerede, ne zaman, nasıl' yapılacağı kurallarını hiç sevmezler. 'Temizliğin karşıtı' biri olarak durur 'Emine'ler karşımızda. 'Kirliyim ben, düzene karşı bir saldırıyım' diye avaz avaz bağırmak ister gözleri. Karakola da düşer, müşterilerinden dayak da yer. Hamile de kalır, 'kaltak'tır onun adı; bu yüzden 'piç'ini doğurmak için gittiği hastanede tecavüze bile uğrayabilir. Annelik hakkı elinden alınmış bir fahişe, ölmeye karar verip sonrasızlıkla buluştuğu an 'kaderinin efendisi, ruhunun komutanı'dır artık.

Şimdi o, akşamları güneşin çaktırmadan battığı, saat sekizde sokaklarıyla caddelerinden bütün el ayağın çekildiği, gecekondularından ana caddeleri birbirini kollayarak ikili üçlü gezen devriye arabalarının, girintili çıkıntılı ara sokakları ise iyi kötü tabancaları ve nadir makinelileriyle daha iyi bir hayat isteyenlerin teslim aldığı, merkezinin ise bütün sokakları her an bir iç savaş çıkma ihtimaline göre planlanmış bir şehir olarak Ankara'da, 'Görülmüştür' damgalı zarflarla bir fakültenin mektupluğuna boynu bükük bir çaresizlik düşüp umut çekiştiren bir müebbet mahkûm, sokağa çıkma yasağının başladığı tekinsiz gece yarılarında asfaltı ezen paletleriyle içindeki idam hükümlüsünü o malum yokuştan çıkaran bir öfke yumağı.

On altı yaşında Beyhan'ın itilmiş kakılmışlığı, küçümsenişidir bu kez satırlara konuk olan. Beyhan mutsuz olduğunu söyler, neden mutsuz olduğunu sorgular hep. Evde ona bir oda ayrılmamıştır, okulu yarım bırakmıştır, doğumgünü kutlanmıyordur, halasının eskilerini giyiyordur. Bütün bunlar mutsuz olması için yeterli değil midir? Üstelik yanında çalıştığı doktor onu iyiden iyiye aşağılayıp Beyhan'ın yerine getirmesi gerekenleri bir de yazılı olarak veriyordur. Ya çilleri? 11 yaşına kadar her sabah çillerinin dökülmüş olması umuduyla uyanmıştır. Şimdi 16 yaşındadır. Peki, başkaları tarafından 'seyrediliyor' olmanın kaygısıyla çillerinden kurtulmak istediğinin farkında mıydı? Ya da hiç farkına varacak mıydı? 'Beyhan'lar bu şekilde küçümsendikleri sürece bu sorunun cevabı 'hayır' olacaktı.

Aynı ezilmişlik Selma'nın büyük sırrında da saklıydı. Selma'ya gelinlik hiç yakışmamıştı. Çünkü memeleri sütyenini doldurmuyor, Selma da 'tahta gibi' tabirini hak ediyordu. Kâğıt mendilden meme yapılarak bu 'sorun'a bir çözüm getirildi nihayet. Gelinliği prova ettikten sonra o kâğıt topakları perdenin aralığından ablasına uzatırkenki ezilmişliğini belki de başka hiçbir an yaşamamıştı. Ablası ve kayınvalidesinin gözünde o bir zavallıydı. Peki, Selma farkında mıydı, memelerinin büyük gösterme kaygısının aslında kendisine yüklenen 'seyirlik bir şey' olma halinden, bedensel görüntünün bütün 'Selma'lar için ilk amaç haline getirildiğinden? Saçlarını fildişi sarısına boyatmak isteyen Samiye'nin omuzlarına da beğenilme kaygısı yüklenmişti. Ezilmişliğinde, mutlu mu mutsuz mu sorgulamalarının ardında susturulmuşluğu yatıyordu, hiç olmazsa dişini çektirirken bağırabilseydi, ama içinde kalmıştı yine sesi: 'neden uyuşturmayı unuttu ki' diyordu. 'Samiye'lerin isyan edemeyişleri 'kan tükürdüğü lavaboda ince yollar çizen gözyaşlarına' dönüşecekti. Acaba Beyhan, Selma ve Samiye Antigone'yle karışabilir miydi?

Buraya kadar anlattıklarım da Şebnem İşigüzel'in ince şeylere inceden inceye değindiği 'Kaderimin Efendisi' adlı yeni öykü kitabındaki kadınlardan bazılarıdır.

.....
TOP

Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda