|
SHAKESPEARE'İN KADINI
Aktüel
"Karanlık Lady'nin Günlüğü"
Shakespeare gerçekten yaşadı mı? Bütün o aşk sonelerinin kaç tanesi bir erkeğe, kaç tanesi bir kadına düzülen methiyelerdi? İngiliz şair, oyun yazarı William Shakespeare'in sonelerinde üç baş kahraman vardır. Usta şaire eşcinsel kimliğinin yakıştırılmasına neden olan, şairin kimi zaman öğüt verdiği kimi zaman gençliğinin taze enerjisine gıptayla baktığı Genç Adam, erotik bir heyecanla ve tutkulu bir aşkla anlatılan Dark Lady ve Rakip Şair.
Dark Lady'nin nezdinde o Shakespeare'dir, Warwickshirelı köylü çocuk." Ya da "aksanı bozuk Stratfordlu köylü." Aynı köylü Shakespeare, "Tanrı şahidimdir, hanımefendi, benim için şiirimden önce gelir oldunuz" diyecektir ona. "Keşke şiirimi kalbinize yazabilseydim, yüzünüze kendim okuyabilseydim."
Michael Baldwin, 16. yüzyıl İngilteresi'nin "gevşek ahlâklı" ilişkilerini edebiyat tarihinin en büyük şairinin hayatı üzerinden anlatıyor. Ya da bu şairin yüzü geçkin sonesine ilham kaynağı olmuş, yine tutkulu ve güçlü bir kara kadının üzerinden. Müzmin bakire, huysuz kraliçe Elizabeth, sadık mabeyincisi Lord Chamberlain, Dark Lady Emilia, Emilia'nın gayrimeşru ilişkilerine paravan olarak ayarlan kocası Alfonso ve bu tablodaki en tanıdık isim; Dark Lady için yanıp tutuşan, uğruna nice soneler yazan 28 yaşında bir aciz şair: Shakespeare.
Büyük şaire cilvesi ve kaprisiyle Çin işkencesi çektiren Emilia, Baldwin'in kitabında âşıklarının sayısı kimi zaman dördü bulan, erotik ve hayal dünyası gelişmiş bir kadın. Sık sık hamile kalıyor ve babanın kimliği tartışmalı. Shakespeare'in adı Emilia'nın en nazik âşığı olarak geçiyor, ama şairin meşhur dizeleri, Lady'nin erotik entrikalı hayatında pek bir karşılık bulamıyor.
Shakespeare'in hayatına bir magazin malzemesi gibi bakanlar için aydınlatıcı bir kaynak. Ama Dark Lady için yazılmış soneleri hatırlayanlar, elbette daha keskin ve ilginç ayrıntılara takılacaklar.
.....
Emrah Çakmak
Radikal
"Shakespeare'in Gizemli Kadını"
‘Shakespeare'in Kadını', ünlü ozanın sonelerindeki esmer kadının öyküsünü anlatıyor. Yazar Michael Baldwin'e göre Shakespeare, kadınlar üzerine tiratları hep onu düşünerek yazmıştı.
Kraliyet Edebiyat Derneği'nin üyelerinden biri ve Arvon Vakfı'nın kurucu üyesi Michael Baldwin, Bromley'de yaşıyor. Cholmondeley Ödülü de dahil olmak üzere sayısız ödül kazanan yazarın en çok ses getiren romanlarından biri olan Shakespeare'in Kadını geçtiğimiz ay Türkçeye çevrildi. Shakespeare'in sonelerinde sık sık okurun karşısına çıkan, kâh sevilen kâh nefret edilen gizemli ‘esmer kadın' imgesinden hareket eden Baldwin, esmer kadının kimliğini oluşturuyor ve onu bir roman kahramanı haline getiriyor. Michael Baldwin'le bu gizemli kadın üzerine konuştuk.
‘Shakespeare'in Kadını'nın kahramanı, Emilia Bassano. Sonelerdeki o ünlü esmer kadının, Emilia Bassano olduğu iddiası üzerine kurulu bir hikâye karşımızdaki. Bu, ünlü tarihçi A.L. Rowse'un iddiasıydı. Siz bu iddiaya katılıyor musunuz?
Bir kere Rowse'un düşüncesi çok zarif bir düşünce. Emilia'nın, Rowse editörlüğünde yayımlanan şiirleri, Shakespeare'in sonelerinin -atıf ve yayın serüveni de dahil olmak üzere- bilinmezlerle dolu tarihine, bu konuda bugüne kadar yapılan tüm çalışmalardan daha ciddi bir biçimde ışık tutmuştur. Rowse, Simon Foreman'in kitabını çevirirken ufak bir hata yaptı; düşmanları da bu hatanın üzerinde durur, bu zayıf noktaya saldırır. Ama ben, İtalyan kökenli Emilia'nın esmer olduğunu, Simon Foreman olmadan da kestirebileceğimizi düşünüyorum.
Yani Rowse'la aynı fikirdesiniz.
Evet, Rowse'la aynı fikirdeyim. Sevgili dostum, tutucu olmasa da benim gibi bir Shakespeare'ci olan Ted Hughes de aynı kanıda. Biz hepimiz, Shakespeare'in büyük aşkının bu kadın olduğunu düşünüyoruz: başta çok sevdiği, ama zamanla nefret ettiği o esmer kadın. William Shakespeare'in hayatına heyecan katan bir yasak aşk bu, çünkü Shakespeare, Emilia Bassano'yla birlikteyken hem Emilia hem de Shakespeare evliydi. Hamlet ve Othello çıldırdığı zamanlarda, Shakespeare kadınların riyakârlığı üzerine yazarken, hep Emilia'yı düşünüyordu. Kral Lear cinsel iştahsızlığını gözler önüne seren o uzun konuşmasına başladığında, Shakespeare'in aklında, hem kendine hem de genç patronu Southampton Dükü'e bulaştırılmış olan o zührevi hastalık vardı. İkisi birden, şifa bulmak için Bath'e doğru yola koyulur. Şair bu yolla Emilia'nın her ikisiyle de yattığını anlar; hem efendiyle hem de uşakla aynı yatağı paylaşmıştır Emilia.
Esmer kadın hep karanlıkta kalmıştı. Ama Shakespeare'in soneleri üzerine sayısız araştırma gördük; esmer kadın için de çok şey söylendi. Şimdi bir de bu roman var. Yoksa söylemeye çalıştığınız, bu esmer kadın konusunun tarih biliminin değil de edebiyatın konusu olduğu mu?
Shakespeare çalışmaları, edebiyat dünyasının dışından Rowse gibi karakterlere ihtiyaç duyar. Edebiyatçının tarafsız olması mümkün değil. Bir kere başvurmamız gereken birçok bilim dalı var; bu tür çalışmaların sonu genelde kargaşa oluyor. Anlayamadığımız bir deyiş ya da söz bulursak, onu anlamlandırmak için yayıncıların ve hatta dönemin matbaacılarının alışkanlıklarını gözden geçirmemiz gerekiyor, yazarı da iyi tanımamız gerekiyor ki doğruyla eğriyi ayırabilelim. Soneler konusunda ise, hokkanın başında geçirilen on beş yılı özümsememiz gerekiyor; belki hokka mürekkep değil de şarap ve is karışımıyla doluydu, kim bilir? Anlambilim, dilbilim, paleantoloji... Çalışılması gereken o kadar çok alan var ki bizim için. İşte bu yüzden bazen gözümüzün önündeki göremiyoruz, dışarıdan birilerine ihtiyacımız var. Bir tarihçi iyi bir seçim sanırım. Elizabeth dönemi üzerine uzmanlaşan, zamanın el yazılarını öğrenmeye çalışan biri, öyle uzaklara dalıp da kendini kaybetmeyecektir.
Ama yine de edebiyatçının esas alanı eserin kendisidir, değil mi?
Tabii ki edebiyatçı eserler üzerinde çalışır. Ama aradığı ipuçlarını her zaman orada bulamaz. Alışveriş listelerine, kilise kayıtlarına ya da Simon Foreman'ınki gibi gizemli notlara da ihtiyacı vardır; Rowse benzer belgeleri uzun zaman önce bizlere gösterdi.
Emilia'ya gelince, bence o hem tarih bilimini hem de edebiyatı aşan bir karakter; kendi büyüleyici çalışma alanı dışında, onu nereye sığdıracağımızı bilemiyorum. O olmadan Shakespeare'in acı dolu, karanlık sonelerini anlayabilmemiz mümkün değil. Hem marifetleriyle hem de hünerleriyle, tıpkı Elizabeth gibi, kelimenin tam anlamıyla çağının kadını. Çok yakından tanıdığı Kraliçe Elizabeth gibi, o da her şeyin ona ait olduğunu hissediyor. İngiliz sarayının mabeyincisi Lord Hunsdon'ın bir ya da iki yılı ve Shakespeare'in hayatının bir dönemi ona ait, en azından burası kesin.
.....
Emrah Çakmak
E Dergisi
"Michael Baldwin ile Shakespeare'in 'Kara Kadını' Üzerine"
Kraliyet Edebiyat Derneği'nin üyelerinden biri ve Arvon Vakfı'nın kurucu üyesi olan Michael Baldwin, Bromley'de yaşıyor. Cholmondeley Ödülü de dahil olmak üzere sayısız ödül kazanan Michael Baldwin, hikâyelerinin zaman ve mekan özellikleri sebebiyle, hayranlık uyandıran romanları The Rape of Oc ve The First Mrs. Wordsworth'ü kaleme alabilmek için bir dönem Fransa'da yaşamış ve orada edindiği deneyimleri, Kıta Avrupa'sının İngiliz kültürüne etkilerini de işleyerek, romanlarına katmıştır. Tarihin ünlü simalarına romanlarında can veren Baldwin, hem romancılığı, hem de geçtiğimiz günlerde yayımlanan (Everest Yay.), yazarın en çok ses getiren romanlarından biri olan Shakespeare'in Kadını (Dark Lady) üzerine kitabın çevirmeni ve yazarımız Emrah Çakmak'ın sorularını yanıtladı.
Türkçe'deki ilk romanınız, Shakespeare'in Kadını oldu. Henüz Türkçe'ye çevrilmemiş olsa da, bundan önceki romanınız The First Mrs. Wordsworth'ün kahramanı da yine ünlü bir şairin kadını. Niçin kadınlar?
Tutucu yaşam biçimlerinden uzak kalmayı yeğleyen, güçlü kadınlar her zaman ilgimi çekmiştir. Bu karakterdeki kadınları bazen kendim yaratıyorum romanlarımda; bunlar yaratılmış karakterler olsa da, tarihsel gerçeklikle bütünleşmiş bir hikâyede yer alıyorlar. Bunun yanı sıra, yaşamları romanlara konu olabilecek birçok kadın var tarihte; bizlerin ancak başka insanların biyografilerinde adlarına rastladığımız kadınlar. Öyle kadınlar da oluyor ki, kitaplarını aşıyorlar, olay örgüsünün dışına çıkıp kendilerini bazen dine, bazen kendilerince daha kıymetli olan sevgililere, bazen de ölüme teslim ediyorlar; böylece benim) her zaman erkek olan) rakip kahramanın önüne geçemediği acıklı sona ağıtlar yakmaya başlıyor. Yine de bugün bir romancı olarak geçmişime baktığımda, kadın kahramanlarımın çoğunun büyük kusurları olduğunu görüyorum. Bir kere, genç kadın sevilmek ya da kurban edilmek için yer alıyor romanımda; bazen her ikisi için de. Buna karşın yaşlı kadının görevi, erkeğin riyakârlığı, aptallığı ve adaletsizliği hakkında, insanın yüreğini ağzına getiren uyarılarda bulunmak ya da -nadiren de olsa- teselli vermek. Bunlar kolay anlaşılır, tanıdık roller; bu rollerdeki kadınlar, cinsiyet ayrımı gözetilen, erkeğin egemenliğini öngören bir toplum düzeni doğrultusunda, doğal olarak, erkeklere bağımlı olarak yaşıyor (tabii romanlarımın böyle bir tavrı desteklediği söylenemez). Romanlarımda kadın erkek ilişkisini yer yer fazla kurcaladığım doğru, ama bu, kitapların kendilerinin ahlâksızca olduğu anlamına gelmiyor; onlar çok daha büyük şeyler hedefliyor. Aslına bakılırsa romanlarımdaki erkekler, bunun farkında olmasalar bile, ya zayıf ya da kötü niyetli. Genellikle zayıf oldukları söylenebilir. Bu sebeple okurun onların tarafında olması zaten mümkün değil; her ne kadar hepsi birden şefkat ve anlayış için yakarıp dursa da.
Shakespeare'in Kadını'nın kahramanı, William Shakespeare'in sonelerinin o ünlü Dark Lady'si. Bu kadının kim olduğu asla açığa çıkmadı, ama bu konuda birçok farklı görüş ortaya kondu. Romanda Dark Lady'nin Emilia Bassano olduğu iddiasıyla karşılaşıyoruz. Bildiğim kadarıyla ünlü tarihçi A. L. Rowse'un tezi bu, öyle değil mi?
Evet. Emilia için böyle bir şey yapmam gerekiyordu. O güzelim sonelerin kahramanlarından birini kendi romanıma kahraman yapacaksam, edebiyat tarihçiliğini de işin içine katmam gerekir, diye düşündüm. Böyle bir tasarıda rol alabilecek yegane tarihçi, birçokları için bir iblisten başka bir şey olmayan Rowse'du tabii ki. Ama benim kahramanımın sevilmesi gerekiyordu; okur Emilia'yı sevmeliydi. Rowse'un bir tarihçi olarak böyle bir kaygısı olamazdı. Rowse'un kişisel olarak da Emilia'yı sevdiğini sanmıyorum. Ne istediğini bilen, iradeli kadınlardan pek hoşlanmıyordu. Swift'in Vanessası'na yaptığı muameleyi Emilia'ya da yaptığı söylenebilir. Rowse'a göre aşk erkek işidir. Kadın ise olsa olsa erkeğin biyografisini güzelleştiren bir süstür, o kadar. John Donne'ın "Tanrı aşkına tut çeneni, ben de seveyim" diye başlayan şiiri bu tavrı açıklar sanırım. Ama Emilia çenesini tutamazdı. The First Mrs. Wordsworth'teki Annette'in aksine, o hiçbir konuda haksızlığa uğramadı, başkaları için yaşamını tehlikeye atmadı; yalnızca kendisi için çalıştı, çünkü o kendisini buna değer buluyordu; bir yıldızdı. Sarayda böyle olabilirdi bu, ama sadece orada mümkündü; kadınların saray dışında hiçbir yerde hüner sergilemesine izin yoktu. Ne yazık ki kraliçe güzel kadınları pek sevmiyordu. Emilia saraydaki rolünü kaybetti. Onu kurtaran büyük bir şair olduğuna inanmasıydı. Tabii ki saçmalıktı bu. Ama bütün şairlerin böyle saçma inançları vardır. Emilia'yı şairliği kurtardı. Kendini buna adamıştı. Şiirleri yayımlanan bir şairdir sonuçta; çok az da olsa yayımlanmıştır şiirleri. Kurtuluşunun kadınlığında olduğunun farkındaydı ve bunu kullandı. Yazdıklarında da kadınlığını görebiliriz; incelikle işlemiştir kadınlığını. Emilia'nın beni büyüleyen yönü buydu. Özgünlüğü de buradan gelir. Yine bu sebeple Amerikan kadın çalışmaları için neredeyse bir ikona haline geliyor. Ben, Rowse aracılığıyla, çok daha önce tanışabildim onunla.
Tarihin ünlü simaları romanlarınızda hayat buluyor. Tarihin kendisi de romanlarınıza belirgin biçimde etki ediyor. Sizi böyle yazmaya iten nedir?
Romanlarım benim tutkularımı yansıtır. Tamamıyla kurgusal bir çalışma yapmıyorsam -ki bu konudaki tavrım apayrıdır- uzun süredir ilgilendiğim konular üzerine bir şeyler ortaya koymalıyım. Hayal gücüm ancak bu şekilde derinlik ve coşkunluk kazanabiliyor. Ancak bu yolla romanımda doğal bir "ses" bulabiliyorum. Her roman, o kendine has sesi bulabilmelidir. Eğer bulamazsa iş yürümez. Shakespeare ve Wordsworth öğrencilik yıllarımdan beri benimle birlikte. Wellington Dükü de benden hiç ayrılmadı, 1808-1814 İspanya Savaşı da, Albigensiyen sapkınlığı da; bunlar da bana roman konusu oldu. Ama doğal olarak her biri ayrı güçlükler çıkarıyor insanın karşısına. Örneğin Shakespeare ile Wordsworth bambaşka dünyalar getiriyorlar bize. Shakespeare görünmez bir adam. Hepimiz onu tanıdığımızı düşünürüz. Ama onu bambaşka biçimlerde anlatırız. Oyunları bize onun hakkında bazı ipuçları verir, ama asla kesin bilgilere ulaşamayız. Wordsworth'ün durumu böyle değil. Amerika'dakiler başta olmak üzere, modern akademik çalışmalar sayesinde, 1793 yılının yazının altı haftası dışında -ki bazıları bu dönemde Annette'e dönmeye çalıştığını iddia eder-, hayatının her gününü biliyoruz.
Romanlarınızda tarihsel romanın dil sorununa da özgün çözümler getiriyorsunuz, Shakespeare'in Kadını'nda dil sorununu nasıl çözdüğünüzü açıklayabilir misiniz?
Hiç kuşku yok ki yazan herkes diline ayrı bir özen göstermek zorundadır. Bir romanda insanlar ya dünün dilinde, ya bugünün dilinde ya da -eğer bilimkurgudan söz edeceksek- varsayılan bir yarının hayali dilinde konuşur. Söylediklerini sözlerle düşünürler ve ancak kendi zamanlarıyla uyum içindeki fikirleri ve imge göndermelerini kullanabilirler.
Shakespearevari bir roman karşımıza en büyük güçlüğü çıkarıyor. On altı bin kelimeden bahsediyoruz, bir filoloğun modern sayabileceği kelimeler bunlar; modern dilde de yer ediyorlar. Ama birçoğu anlam değişikliğine uğramış, bazıları kesinliğini yitirmiş, telaffuzu değişen birçok kelime de var ve bu yüzden kafiye düzenini bile anlamakta zorlanıyoruz; sosyal arka planı büyük değişikliğe uğradığından anlamlandırmakta güçlük çektiğimiz kelimelerin sayısı da çok fazla. Biz Shakespeare'i sahnelerden tanırız. Onu böyle biliriz. Ama eğer bizim için bir roman yazmasını isteseydik, tek bir paragraf bile, dilinin yoğunluğu ve karmaşıklığı sebebiyle hevesimizi kırar, iştahımızı kaçırırdı. İşte bu noktada yazarın araya girmesi gerekiyor. Anlamsal doğrulukla okurun kabul edebilirliği arasında bir köprü kurmak zorunda.
İyi ama Shakespearevari bir romanın amacı nedir?
Tarihteki büyük isimlerle ilgili romanlar yazmanın bir anlamı yoktur; insan, burada olduğu gibi, başka bir biçimde ortaya konamayacak bir tezle yüz yüze olmadığı sürece. Ben Emilia Bassano'nun, Shakespeare'in Dark Lady'si olduğuna; Alfonso Lanier'le yaptığı evliliği gönülsüzce, koruyucusu Lord Chamberlain'in uzun vadeli erotik tasarıları sebebiyle, zorlamayla yaptığına; Shakespeare'in onu iki hatta üç erkekle paylaşmak zorunda kaldığına inanıyorum. Bu fikir benden önce A. L. Rowse tarafından geliştirilmişti tabii ki. Onun için bu akademik anlamda saygı görmesi gereken bir gerçekti. Bunu bir tarafa bırakalım. İçimdeki romancıyı heyecanlandıran asıl konu, yıllarca aşk acısı çeken Shakespeare'in onu üç erkekle birden paylaşmak zorunda kalması. Olaya başka bir yönden bakarsak daha kolay anlayacağız; Emilia dört ayrı insandan alabildiği kadar şeyi alıyor. Her birinden apayrı faydalar görüyor. Lord Hunsdon'ın çocuğu onu kraliyet ailesine yaklaştırıyor; Shakespeare şairliğini kuvvetlendiriyor; Lanier onu pislikten kurtarıyor ve Southampton onu eğlendiriyor. Anlatının büyük bir bölümünde Emilia lordun çocuğunu taşıyor. Bu arada lordtan kaptığı belsoğukluğunu âşıklarına bulaştırıyor (sonelerin de tasdik ettiği gibi). O (Simon Foreman'a göre) aynı zamanda büyük bir cadı, tıpkı annesi ünlü Margaret Johnson gibi. Bunlar ancak bir romanla ortaya konabilir. Bunun başka bir yolu yok. Shakespearevari bir romana bu yüzden ihtiyaç vardı.
TOP
|