Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda


Ayna Korkusu

Dert Yorumcusu

Nadia'ya Sözüm Var

Shakespeare'in Kadını

Ufkun Öte Yanı

Sıraselviler'de Bir Otel Odası

Duygu Sapması

Einstein Ve Tam Güneş Tutulması

Foucault Ve Kaçıklık Kuramı

Baudrillard Ve Milenyum

Derrida Ve Tarihin Sonu

Nietzsche Ve Postmodernizim

Şuşa'ya Sis Çöktü

Yaşar Kemal : Bir Geçiş Dönemi Romancısı

Petros Amca Ve Goldbach Sanısı

20. Yüzyılın Yalnızı: Fernando Pessoa

Yüz : 1981

Salaheddin'in Kitabı

Taşkadın

Küçük Sırlar

Casanova'nın Aşk Mönüsü

Sök Al Bu Kalbi

İnci Gibi Dişler

Afrika Rüyası

Dünya İşleri

Muhteşem Senyora

Kaderimin Efendisi

Yatak Odasında Terör - Marquis de Sade

Ankara-İstanbul Karatreni

Sex And The City

Yevgeniy Onegin

Pilatus'a Göre İncil

Hegemonyadan İmparatorluğa

Unutulan Prenses

Kavalier & Clay

Yurdum Benim Şahdamarım

Entelektüel Tereddüt

Yeter Tenimi Acıtmayın

Çözücü

Beden Sanatçısı

Fatma'yı Ararken

Bitmeyen Vals

Namı Diğer Che


YÜZ: 1981

İlhan Ulusoy
Yeni Binyıl

"Sıradan suçlu!"

Suçluluk duygusunu hiç yaşadınız mı?

Hayır, kendi yaptığınız bir şeyden dolayı değil, herkes zaman zaman böylesi suçluluk duymuştur. Bilmediğiniz, tanımadığınız, hiç yüzünü görmediğiniz ve göremeyeceğiniz insanların hayatlarını etkileyen pis, çürük şeyler için, bunları yapanlar adına suçluluk duydunuz mu?

Sadece susarak ve seyirci kalarak bir suça, örneğin bir katliama ortak olduğunuzu düşündünüz mü?

Bunun sadece sizinle sınırlı olmadığını, etrafınızdaki birçok insanın bu suça ortak olduğunu düşündünüz mü?

Olmuştur.

Olduğuna ikna olmadınızsa eğer Everest Yayınları'ndan çıkan Mehmet Eroğlu'nun ‘Yüz: 1981' kitabını okumanız sizde böyle bir suçluluk duygusu yaratabilir. Hatta basit bir bina çatlağından, ‘memleket meselesi çıkaran' bir bozguncu gibi bile hissedebilirsiniz kendinizi, hele de bu ülkede bazı insanların bolluk ve refah, bazılarının ise açlık ve pislik içinde yaşamak zorunda bırakıldığını düşünüyorsanız.

Bir 12 Eylül romanı olarak yayımlandı Mehmet Eroğlu'nun yeni kitabı; Yüz: 1981.

Bir dörtleme olan önceki romanlarının kahramanlarından farklı bir kahramanla karşı karşıyayız bu kez. Kendilerini ‘kurtarıcı' olarak gören ve bunun için eyleme geçen ama yenilen kahramanların yerini bu kez bir ‘anti-kahraman' almıştır. Kendisini arayan ve bu arayış sırasında flash-backlerle yaşanan yenilginin -12 Mart'ın- yarattığı tahribatın izlerini süren, Issızlığın Ortasında, Geç kalmış Ölü, Yarım Kalan Yürüyüş ve Adını Unutan Adam kitapları ile tanıdık Mehmet Eroğlu'nu. Bu kitapların ortak özelliği yenilgiyi yaşayarak ideallerinden kopan insanların yaşadığı hesaplaşmanın dramını anlatmasıdır.

Ancak Eroğlu başka birçoklarının aksine suçu ideallere yüklemez. Onun anlattığı ideallerinden kopanların ‘kendileriyle' olan hesaplaşmalarıdır. Bunu o insanları, anları ve anıları unutmamak için yapmaktadır. Ancak bu kez kahramanımız kendisini idealleri olan birisi olarak tanımlamıyor, ortalama ve sıradan birisi; bir 12 Eylül insanı. "Hiçbir hayatın başrolünü oynamaya kalkmamış, tutkuyla arasına sisli bir uzaklık yerleştirmiş, ilişkiyi aşka yeğleyen, erdemler ve ideallere akrabalığı olmayan" birisidir adı bile olmayan kahramanımız.

12 Eylül'ün bir hamur gibi yoğurup kendine benzettiği ve şekilsizleştirdi, ‘yüzsüz' bir ortalama vatandaş, bir mirasyedi, bir borsacı.

Yaşadığı değişimi şimdilerde fark eder. Ama değişim 1981'de başlamıştır. Bir asteğmen olarak işkenceye ve katliama seyirci kalmayı tercih ettiği ve bu yüzden yüzünü kaybettiği günden itibaren. İşkenceye aktif olarak hiç katılmamıştır, tetiği hiç çekmemiştir, ama yapıldığını bildiği halde bütün bunların yapılmasına ses çıkarmamış izlemeyi tercih etmiştir. Yeri geldiğinde iktidara yardım da etmiştir. Gönülsüz de olsa muhbirlik yapmak çok da kötü bir iş olarak gözükmez gözüne. Tahir Hoca'yla konuştuklarını anlatmaktan çekinmez, ama çıkarı söz konusu olduğunda dinleme aygıtını yerleştirmemek için kaçar.

Çünkü o "sadece kendi hayatını" sevmektedir.

Ölümle sonuçlanan illet

1981'de değişmiştir ve anahtar buradadır. Bir kurgu ustası olan Eroğlu, kahramanımızın hayatına giren ve ona âşık olan her kadının ‘ölme'sine yol açan ‘illeti' bu tarihte gizlemiştir. Bu ‘ölümle sonuçlanan illetin' tarihinin seçimi rastlantı değil, bize aynı zamanda şimdiki insan tipinin, seyirci olmakla başlayan ve ‘kendi hayatını seven, borsadan başka merakı olmayan' insanların şekillendirilmeye başladığı tarihtir bu.

Kahramanımızın hayatına giren dört kız kardeşin de aynı sonu; ‘ölümü' paylaşması bu tarihte, 1981'de yaşananların sonucudur. Önceki kitaplarda hesaplaşmanın nihai noktası olarak, bir zafer olarak tanımlanan ölüm de değişir bu kitapta. Ölüm, 1981'de başlayan ‘sıradanlaşma illetinin' sonucu olarak sanal bir ölümdür. İdealleri olan ve ‘bütün insanların hayatına sevebilen' ve ‘sıradan' insanların aksine âşık olabilen kadınlar, Işık, Sevda ve Duygu ölürler. Ferda'nın yaşaması için ise kahramanımıza âşık olmaması gerekir. Hayatına giren bütün kadınlar, siyahtan daha kara Ziynet ile, aşkı olmayan ve kahramanımızla aşk değil bir haz ilişkisi yaşayan, iş ve ihale takipçisi Nazan dışında hepsi birer ideal sahibi kadınlar, ve her ne hikmetse hepsi kardeş olan Sevda, Duygu, Işık ölürler!

İyi bir ressam olan Işık renklere olan ilgisini, gelecek vaat eden ses sanatçısı Sevda sesini kaybeder, Ferda ise aşkını. Ve sıradanlığa teslim olurlar, ölürler. Daha bundan gayrısı ne yazarı ilgilendirir ne de bizi ilgilendirmesini istemez. Hatta yazar daha ileri de gider, Bosna'da öldürülen çocuklar için üzülen Beyhan'ı ölmesi istenen yatalak bir hasta olarak anlatır. Eroğlu, ‘kurtarıcılığı' da işler: Kendi bakış açısından başkasına gözünü kapatan Tahir Hoca böyle kurtarıcıları simgelerken, kahramanımız kaçmayı ve aylarca Antalya ve Bolu'da yaşamayı, olayların kendiliğinden sönümlenmesini tercih eder. ‘İnsan olma sorumluluğundan kaçamayan' kahramanların yerini, olaylar yatışıncaya kadar kaçan yeni kahraman almıştır.

Ne sağcıyım, ne solcu!

Önceki kitaplarında darbeleri ve özellikle de 12 Mart'ı yok edici yönüyle anlatan Eroğlu bu kez 12 Eylül'e başka bir yönüyle, insanları yeniden şekillendirmesi, yaratması ile bakar. 12 Eylül ve ardından yapılanlar günümüzün ‘yeni ve ekonomik insanı'nı, bir dönemin popüler deyişiyle Beyaz Türk'leri yaratmıştır. "Ne sağcıyım, ne solcu; futbolcuyum futbolcu!" sloganına kardeş gelmiştir; "Ne sağcıyım, ne solcu; borsacıyım borsacı!" Bu nedenle kahramanımız ‘eski solcu' ve şimdilerde reklamcı olan Nejat'a da aynı mesafededir. İktidarın katili, tetikçi Faruk'a da. Hatta Faruk'tan korkması kahramanımızı ona daha da yaklaştırır. Çünkü korku, onun dikkate aldığı tek duygudur.

Eroğlu'nu buna iten, darbeyi sevinçle karşılamasa da sessizlikle karşılayan, işkence yapıldığını bilirken bilmezden gelen, idamlara ve yargısız infazlara alkış tutabilen izleyicilerin, darbe anayasasını yüzde 90 ile kabul etmesi. Ama bu yüzden onu suçsuz bulmayın. Unutmayın ki o da en az bizim kadar suçlu...

.....

Erdal Doğan
Radikal

Bir süredir gazetelerin kültür sanat sayfalarında bir ilan yayımlanıyor. İlanda yer alan sözler şunlar: ‘O geri dönüyor!' Geri dönen, roman okurlarının iyi tanıdığı bir isim, Mehmet Eroğlu. Altı yıl gibi uzun bir aradan sonra tekrar ‘merhaba' diyor. ‘Günün modası'na pek uymayan, içinde yaşadığımız son on yılı ve kent yaşamını konu edinen bir roman sunuyor bizlere: ‘Yüz: 1981'. Everest Yayınları'ndan çıkan kitap yarından itibaren kitapçılarda. ‘Yüz: 1981,' ‘hiçbir hayatın başrolünü oynamadım, erdemlerle akrabalığım yok' diyen bir anti-kahramanın ekseninde gelişiyor. Âşık olmak yerine ilişki kurmayı seçen ve âşık olduğundaysa gerçek yüzünü keşfeden bir adamla karşılaşıyoruz kitapta. Mehmet Eroğlu'yla, hem yeni kitabını, hem de ‘günün modası' roman tartışmalarını konuştuk.

Kitabın tanıtım ilanlarında, ‘O geri dönüyor!' dendi. Gerçekten de uzun bir süre kitap oylumunda okurların karşısına çıkmadınız ya da ara verdiniz. Neden?

Bundan önceki romanım Yürek Sürgünü 1994'te yayımlandı. Altı yıl geçmiş; bir anlamda uzun bir süre. Ama bu süreyi boşa geçirdiğim söylenemez. Altı yıla üç şeyi sığdırdım: Önce, üç yıl kadar başka hiçbir şeyle ilgilenmeme, sadece müzik, sonra hayatımı sil baştan yeniden kurgulama ve nihayet 426 sayfalık bir roman. Görünürde biraz geciktim, ama aslında gelecekten vakit çaldım, yani bundan sonra yazacağım romanların süresini kısaltmış oldum. Artık üç yılda bir roman yayınlamaya niyetliyim.

Peki bu kitap için, ‘bir geri dönüş romanı' diyebilir miyiz?

Eğer altı yılı kastediyorsanız, ‘Yüz: 1981' belli bir aradan sonra ‘bir geri dönüş romanı'. Ama bence böyle bir tanımdan çok ‘zamanlaması iyi olan' bir roman oldu demek daha uygun. Zamanlaması neden iyi? Şundan: Ortalık, ekseninde insanın bulunmadığı, insanın araştırılmadığı, toplumsal dinamiğin odağında yer alan kentlerdeki dramların, çatışmaların göz ardı edildiği, günümüzden adeta kaçan, apolitik romanların istilasına uğramıştı. Bu tarz kitaplara aykırı bir duruşu simgeliyor ‘Yüz: 1981'. Yazma eyleminin gerisinde, beynin kendine yönelttiği dikkatiyle tetiklenen güçlü bir boşalma isteği yer alıyor. Yazarları birbirlerinden ayıran da bu boşalma isteğinin niteliği. Bu kimisinde acılı anılar, kimisinde ise ‘kısa vadeli benlik tatmini' olarak ortaya çıkıyor. Gerçek edebiyat aslında bireyin acı anılarını özümseyerek kişiliğini oluşturma safhasında imkân dahiline giriyor. Ama yazmak son zamanlarda, hayatımızı edebiyata bağışlamak, hatta kurban etmek yerine, bir oyun, masal anlatma, eğlendirme veya ödül peşinde koşmaya dönüşmüştü. ‘Yüz: 1981' en azından insanla, insanlık durumlarıyla yüzleşmeye kararlı bir roman.

Kitabın ilk sözleri: ‘Suçsuzum; tıpkı sizler gibi. Suçluysam bile, unutmayın, en çok sizinki kadardır bu.' Eğer bir suçtan söz edilecekse de, kadınlara karşı işlenmiş bir suç mudur bu? Yaşam, başkalarınca yüklenmiş bir suçun cezasını ödemek midir?

Hayır, özellikle kadınlara karşı değil, insanlığa karşı işlenen suçlardan söz ediyor romanın kahramanı. Dostoyevski'nin şu sözleri bence tam bu soruya verilecek cevabı oluşturuyor: ‘Hepimiz, her şeyden, herkese karşı sorumluyuz.' Sadece yaşamaya niyetliyseniz, düş kurmadan rahatça uyumaktan yanaysanız, hiçbir hayatın -kendinizinkinin bile başrolünü oynamaya niyetlenmemişseniz suçsuzsunuz. Hiçbir suçunuz yok. Ama yaşamı aşan değerler olduğuna inanıyor, olağan yaşam ile adaletsizlik ve eşitsizliği yok etmeyen Tanrılara -karşı geliştirilmiş şeytansı bir nefret taşıyorsanız, her zaman suçlusunuz. Ama unutmayın bu gezegen böyle suçluların sırtında dönüyor.

‘Aşk yok, cinsellik var!' Neredeyse son yirmi yılın sloganı oldu bu. Birçok ilişki bu sözlerle yaşandı. Ama hep olmayan manalar yüklendi ilişkilere. Romanınızda ise, kahramanınız samimiyetle itiraf ediyor bu gerçekliği. Böyle yaşıyor çünkü. Sahi aşka ne oluyor? Ya da ne oldu?

Size, tutku ile arasına sinsi bir uzaklık yerleştiren, korkmayı alışkanlık haline getiren, ‘yazmaya değecek hayatla' arasında bir bağ kurmamış roman kahramanının ağzından cevap vereyim: ‘Eğer aşk söylendiği gibi yorucu bir araştırma, uzun bir keşif gezisi, ya da kişinin kendi yıkımından haz duyması ise, ilişkiyi seçmek, kavramak zorunluluğunu ortadan kaldırdığından, ilişki doğal olarak aşk gibi yorucu olmayacaktır. Aşk biraz da Tanrı gibi değil midir? Görülmez, ama biz inanırız. Oysa ilişki sadece görülebilen, dokunulabildiğimiz bedene yönelir. Ruh belirsizken, beden her zaman kesinliktir, çünkü bedenin derinliği olsa da, gizi yüzeydedir, sizi aldatamaz.' Bu, ‘Yüz: 1981'in kahramanının görüşü. Yazara gelince: O, ‘Büyük şeyler sevgisiz yapılamaz,' deyişine inanıyor. En büyük şeyimiz hayatımızdır ve hayat aşksız yapılamaz. Aslında aşka hiçbir şey olmadı; eğer durum dediğiniz gibiyse, yani modaya uyarak -başka şeyler gibi ortadan kaybolduysa bile merak etmeyin, yakında geri döner.

Kitabın birinci bölümü, Lilian Hellman'ın "Vicdanımı bu yılın modasına göre kestirmeyeceğim" sözleriyle başlıyor. Nedir ‘moda' olan? Aslında romanınız da günün modasına pek uymayan bir roman. Her şeyden önce ‘tarihi roman' değil. Nedense çoğu romancımızın özenle kaçındığı ‘günümüz'ü eksen alıyor. Eğer bir tarihten söz edilecekse de, bu kişisel tarihimizin tanıklıkları şeklinde açıklanabilir mi?

Sartre diyor ki: "Kötü roman pohpohlayarak hoşa gitmeye çalışan romandır; iyi romansa inanma ve inanılma işidir." Tarihi, tarihi olmayan, az ya da çok satan romanlar her şeyden önce bu açıdan değerlendirilmeli. Yani bu romanlarda inanma kararlılığı ya da inanılma kaygısı var mı? Tarihi romanlar, bugünden (belki de gerçeklikten) kaçınma niyetini gizleme, edebiyatı misyonundan uzaklaştırma çabası mı acaba? Bu tarz kitapların çok satılmasına gelince: Çok satan kitaplar iyi ya da kötü olmaktan öte, çoğunlukla ortalama kitaplardır. Çünkü yaygın, genel kabul gören her şey önce ortalamayı yansıtır da ondan. Sanatçı ortalamadan değil, sıradışından yanadır her zaman. Kolaycılığın çekiciliğine kapılmamalıdır. Yazarak, aydınlatmaya çalışarak, aslında gelecekte yer edinmeye çalışıyoruz. Bugün için gelecekten vazgeçilir mi? Sanatçı dediğiniz arada bir aynaya yüzüyle değil, bilinciyle karşılamak için bakmalı.

12 Eylül darbesi nedeniyle beş yıl, ödül alan ilk kitabını yayımlayamayan bir romancı olarak, ‘Siyasal roman öldü' tartışmaları için neler söylemek istersiniz?

Bunu sanırım H. Bülent Kahraman, benim bu tarz romanların son örneği olduğunu söyleyerek yazdı. Görünüşte pek de haksız değil. Eğer bir toplum vicdani derinliğini yitirirse bu tarz romanlar azalıyor. Ama Türkiye'de siyasal romanların sonu gelmez. Darbeler, yolsuzluklar, çeteler, faili meçhuller... Ayrıca 1985-1999 arasında Güneydoğu'da toplumu derinden etkileyen, kalıcı izler bırakan bir savaş yaşandı. Bu savaşın izleri bir gün mutlaka romanlaşır. Sorun zamanlama ve toplumumuzu kara bir örtü gibi kaplayan korkunun dağılması.

.....

Esra Aliçavuşoğlu
Cumhuriyet

Mehmet Eroğlu'nu okurlar, Adını Unutan Adam, Issızlığın Ortasında ve Yürek Sürgünü kitaplarıyla tanıyor. Yazarın son romanı Yüz: 1981 ise hepimizin yaşamımızdan kesitler bulabileceği bir kitap. Romanın baş kahramanlarının kitabın başında kendisini anlattığı satırlar daha da vurguluyor bu benzerliği: "Hiçbir hayatın başrolünü oynamaya kalkışmadım; kendiminkinin bile. Bu durum beni ne utandırıyor ne de görevini savsaklayanlara özgü o üstü örtülü suçluluk duygusuyla yüklüyüm. Derler ki, geçmişe sığmayan, anılaştıramadığımız inatçı hayatlar kendini yazdırır; ötekiler, yani kâğıda dökülemeyenler yaşanmakta tükenirler, çünkü kalıcı özleri yoktur. Yazılan ve tüketilen; böyle bölerek bakarsanız, hayatım bu iki tanımın arasında -tüketilene yakın- öylece duruyor. Kısaca, ne iyi ne de kötü; sizinkine benzer, olağan bir hayat demek bu."

Hiçbir hayatın başrolünü oynamaya kalkışmamış, tutku ile arasına sisli bir uzaklık yerleştirmiş, ilişkiyi aşka yeğleyen, erdemler ve ideallerle akrabalığı olmayan, yüzündeki gizin peşine düşen bir anti-kahramanı anlatıyor Mehmet Eroğlu bu kez.

Siz, Türkiye'nin siyasal geçmişinde önemli yer tutan bir dönemin tanıdıklarındansınız. Bu özelliğinizi, daha önce yayımladığınız Issızlığın Ortasında, Yarım Kalan Yürüyüş, Adını Unutan Adam gibi romanlarınızda belirgin bir biçimde ele aldınız. Ancak bu kez kahraman değil bir anti-kahraman çıkarıyorsunuz okurun karşısına. Yüz: 1981'de, diğer kitaplarınızdan farklı olarak bir üslup değişikliğine gittiğinizi söyleyebilir miyiz?

Gözlemlerinizde haklısınız. Daha önce yazmış olduğum ve sizin de söz ettiğiniz romanlarım, adının yanı sıra kahramanlarıyla birlikte anıldı. O kitaplarımda çok belirgin kahramanlar, isimler kullandım. Ama bu romanım böyle değil. Bu kitapta, çok bilinen, hepimizin yakından tanıdığı bir insanı anlatıyorum. Aslında bu seferki kahraman herkesten, hepimizden bir parça taşıyor. Daha doğrusu Türkiye'nin son yirmi yılında ortaya çıkmış insan tipine çok benziyor. Bu anlamda temel bir değişiklik var.

Daha önce ele aldığınız kişileri biraz da ikonlaştırılmış figürler olarak değerlendirmemiz mümkün mü?

Evet. Bundan önceki kahramanların ana sorunu kendileriydi. Kendi gizlerini arayan, kendilerini sorgulayan, sınayan, inançlarını tartan tiplerdi. Cesaret üzerine yoğunlaşan kahramanlardı. Bu kitap ise tam tersi bir yolda ilerliyor. Aslında kahramanı bu şekilde çizdiğimiz zaman, öteki insanlık durumlarını da sorgulayabiliyorsunuz. Bu kahraman her adımda tam karşıtını çağıran, göndermelerde bulunan bir figür. Hiç sesi çıkmasa, böyle bir niyeti olmasa da sadece var oluşuyla, tam zıttına göndermeler yapıyor. Hepimizin yakından tanıdığı bir isim kısaca.

Ele aldığınız ve ayrıntılı bir biçimde anlattığınız kadınlar bizi nereye götürüyor?

Ana kadın kahramanlar Işık, Duygu, Selda ve Ferda. Aslında bu dört kadını yan yana getirdiğiniz zaman, çok büyük ve anlamlı bir bütün oluşturuyor. Belki de hayatta değerli olan her şeyi. Işık, gerçeği; Duygu, duygularımızı; Selda, aşkı; Ferda ise geleceği simgeliyor. Ana erkek figürü ise, adı olmayan günümüz anti-kahramanını. Tıpkı soğuğun sıcağa akışı gibi, kendisine âşık olan bu dört kadını da bir anlamda ölüme sürüklüyor. Ondan kadınlara bulaşan bir şey var. Bu da kitabın esas gizini oluşturuyor. Bunun ne olduğunu, kadınlara neyin bulaştığını ve neyin yok ettiğini kitabın sonunda keşfediyorsunuz.

Peki ya, Nazan ve Ziynet tipleri...

Nazan, her türlü hastalığa karşı kendini koruyabiliyor. Çünkü o da aşktan değil, tıpkı kahraman gibi ilişkiden yana. Âşık olmuyor, sadece ilişki yaşıyor. Bu yüzden de diğer kadınların aksine ona hiçbir şey olmuyor. Aslında Nazan da çok günümüze ait bir figür. Ziynet ise her insana uyabilir bir özellik taşıyor. Her birimizin içindeki kötülüğü açığa çıkaran bir ayna. Yine de bütün bu kötü duruşuna karşın Nazan'dan daha insancıl.

Romanınızın, Türkiye'nin yakın geçmişini sorguladığını söylemek mümkün mü?

Kitap iki aksta gidiyor. En önemlilerinden biri; 1981'de erkek kahramanın yüzünü değiştiren bir şey ortaya çıkıyor. Bunun araştırması sırasında Tahir Bey gibi ayrıksı bir tipleme ortaya çıkıyor. Tahir Bey, bir ülkeye benzetebileceğimiz bir binanın çatlayıp kayan kısmında yer alıyor. Bu kahramanlarla özellikle bir takım politik gerçekleri, Tanrı'yı, acı çekmeyi, işkenceyi aktarmaya çalıştım. Aslında son 30-40 yıldır Türkiye'nin üzerine geçirilmiş, maço erkeklerin hâkim olduğu baskı şemsiyesi var. İnsanların neler yapabileceğini, neleri yapmamaları gerektiğini söyleyen erkeksi bir bakış bu. Tüm bunlara karşı bir duruş olarak da niteleyebiliriz bunu.

Siyaset ne kadar edebiyatın içinde ya da dışında?

Edebiyatla siyaset yapmıyoruz, ama siyaseti edebiyatın içinde çok önemli bir arka plan, gerçeklik olarak sunuyoruz. Özellikle son 20 yılda insanların geldiği yeri tespit etmek açısından elbette siyaset çok önemli bir unsur. Son 20 yılda insanları bir yerlere sürükleyen en önemli etmenin politika olduğunu söyleyebiliriz. 1981, öncelikle insanların vicdanlarını sığlaştırdı. Eskiden vicdan, daha toplumsal, daha derindi. Toplumsal kaygılar ortadan kalktı. Böyle bir dönemden söz ederken politikadan söz etmenin son derece doğal olduğunu düşünüyorum. İnsanı araştırıyorsanız, kendiniz tehlikeli sorular sormanız gerekir. İnsan kendini, tehlikenin ateşinde ısıtmadan saf haliyle göremez. Bazı insanların içine, tehlikeyle ısıtıp bakmak gerekiyor. Böylece, varlığımızın gizi dediğimiz şeyi çıplak ve net olarak görebiliyoruz. Tehlikenin toplumda en fazla ortaya çıktığı alan, politika ya da silahlı mücadele. Böyle bir durumda da doğal olarak büyük romanlar hep bu eylemlerin içinden yazılıyor.-Örneğin 12 Eylül birçok insanın yüzünü değiştirdi, belki de yüzsüzleştirdi.

.....

Buket Aşçı
Sabah

En son altı yıl önce ‘Yürek Sürgünü' adlı romanı yayımlanan yazar Mehmet Eroğlu, yeni eseri ‘Yüz: 1981' ile tekrar karşımızda... ‘Vicdanın yazarı' olarak da Eylül'ü takiben değişen değerlerimizi ele alıyor. Bunu da adsız bir kahramanın sürekli değişen yüzünün öyküsünü aktarmak suretiyle başarıyor. Adsız kahramanımız, niçin sürekli suretinin değiştiğini araştırmaya başladığında ise karşısına hayatına girmiş kadınlar çıkıyor: Ziynet, Nazan, Işık, Duygu ve Ferda... Kahramanımız isimsiz, çünkü Eroğlu'nun değerlendirmesiyle: "Ona herhangi bir isim verebilirsiniz. O, herkes olabilir. Çünkü bu roman günümüz insanının romanı" diyor.

‘Yüz: 1981' için günümüz insanının romanı diyorsunuz. Kimdir bu insan tipi?

İyilik ile kötülüğü iki kutup olarak karşı karşıya koyarsak, tutku daha çok kötülüğe yakındır. En saf haliyle de aşkın ve edebiyatın konusudur. Ayrıca kişileri yan yana tutmada bir tutkal görevi de görür. Ancak kahramanımız, kendine tutkunun tamamen dışında bir hayat kurmuş biri. Araya sisli bir uzaklık koymuş. Son derece emniyetli, varlığını sürekli koruyan ve kollayan biri. Kendini riske atmıyor.

Bu nedenle ‘en büyük kumar' olarak tanımlanan aşktan uzak mı duruyor?

Evet. Çünkü aşk, acı çekmeyi de gerektirir. O ise ilişkiyi tercih ediyor. Göze çarpan erdemleri de yok. Mecbur kalırsa kurtarıp kurtarmayacağına karar veremediği bir onuru var. Yani tam bir düzen adamı! Dostoyevski'nin dediği gibi; ‘Herkesten ve her şeyden sorumluyuz' cümlesine hiçbir yakınlığı yok.

Oysa sizin daha önceki kahramanlarınız hiç de böyle değildi. Onlar daha çok acı çeken kişilerdi...

Evet, bu kahramanım çok farklı. Acı önemlidir, çünkü kendimizi ve karşımızdakini duyumsayabilmemiz için önemli bir ayraçtır. Bundan kaçınırsanız hayatın derinliğine inmekten vazgeçersiniz.

Roman, kahramanın; "Suçsuzum; tıpkı sizler gibi. Suçluysam bile, unutmayın, en çok sizinki kadardır bu," sözleriyle başlıyor. Bu dürüstlük mü, yoksa bir savunma şekli mi?

Bir şeyi olduğu gibi söylemekle dürüstlük aynı şey değildir. "Ben böyleyim kardeşim işte" diyor o. Şayet bu anlayışa, kozmik bakışla yaklaşırsak, yani insanı hayvanlardan ayıran değerler açısından bakarsak, bu hiç de dürüstlük falan değil. Kimi bunun modern ve rasyonel bir tavır olduğunu da söyleyebilir.

Kahramanımız yemek yiyor, içiyor, uyuyor ve sevişiyor, ama bunlara duygularını hiç karıştırmıyor...

Aşağı yukarı tüm insanları böyle tanımlayabiliriz. Kahramanımız, hayatına beş kadın girmiş biri. Şayet erkeğin kişiliği çok katmanlıysa, cinsellik bunun sadece bir bölümü olur ve göze çarpmaz. Ama az katmanlı ise o kişi, "yer, içer ve sevişir" olur. Çünkü sevişmek bu tür insanlar ve daha çok hayvanlar için varlıklarını kanıtlamanın en kestirme biçimidir. Kitaptaki cinselliği bu bağlamda değerlendirmek gerek. Adsız kahramanımız tam da bu nedenle çok iyi ya da ustaca sevişiyor. Kadınlar açısından makbul bir erkek.

Kendisi için makbul mü?

O, seviştiği kadından aldığı zevkin notuna bakıyor.

Roman aynı zamanda 12 Eylül sonrasına ait bir anlatı. Sorumluluktan kaçan insanla bu dönemin ilişkisi nedir?

Roman, her ne kadar bir adam ve altı kadının romanı gibi görünse de, daha çok yirmi yılın panoraması. Bu roman bir insanlık durumunun irdelenmesidir. 12 Eylül'le birlikte toplumsal vicdanımızın derinliği azaldı. Çünkü bu darbe büyük bir kıyımla geldi. İnsanlar üniversitelerden sendikalara her yerde sistematik olarak izlenip yok edildi. Tüm bunlar da topluma bireyciliği aşıladı. Belki bu nedenle kahramanımızı pek suçlayamıyoruz. Çünkü bizden biri. Her şey kısa vadeli oldu, üstelik alabildiğine apolitik hale geldik.

Kahramanımıza beş kadın âşık oluyor. Hepsi de birbirinden farklı.

Kadınlar, aşkın hoyratlığını tattırabilecek erkeği bulmak konusunda olağanüstü becerilidir. Aşk bir rasyonaliteyle değil, kişiliğimizin dış çemberindeki rastlantılarla oluşur. Ondan sonra benliğimize doğru yönelir ve saplanır. Aşkın tutkusunu ve derinliğini de bu saplanışın gücü belirler. Bu kimilerinde çok etkili olur, kimilerinin ise kişiliğinin dışında kalır ve içeri giremez.

Kitabınızdaki kadınlar neyi simgeliyor?

Işık, karmaşayı ve bilge tavrı... Duygu, hüznü simgeliyor gibi, ama daha çok duygusallığın simgesi... Sevda, aşkı ve coşkuyu temsil ediyor. Ferda, tüm karmaşasına rağmen, geleceği... Nazan ise kahramanımız için tam bir ayna. Bu nedenle ona âşık olmuyor. Tüm bu kadınlar, büyük bir kadın resminin farklı parçaları.

Kahramanınızın değişen yüzünü neden kadınlar aracılığı ile anlatmak istediniz?

Hayatı, doğurganlığından ötürü kadın olarak görüyorum. Ancak bizim ülkemiz çok erkeksi. En büyük problemimiz de bu. Mesela ölümü yücelten, yaşama önem vermeyen bir anlayışımız var. Hapisanelerde insanlar dövülerek öldürülüyor ve bunu herkes biliyor, ancak hiçbir şey yapılmıyor. Böyle bir ülkedeki hakim bakışa ne denir? Kadınlar bunu yapmaz!

TOP

Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda