|
BİTMEYEN VALS
Hayati Asılyazıcı
Cumhuriyet Kitap, Şubat 2004
Viyana fonunda aşk
Catherine Clément'ı avrupanın entelektüel yüzüne baktığı romanları ile tanıdık. Bitmeyen Vals ise Viyana fonu önünde müziğe ve kraliyet sarayındaki bir aşka bakıyor.
Aşk istemiyorum
Şarap istemiyorum
İlki acı veriyor bana
Kusturuyor ikincisi
Avusturyalı Elisabeth
On dokuzuncu yüzyıl başı, Viyana... Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun ve Habsburgların başkenti, Strauss'un kenti, Tuna'nın durağı. Viyana.
Catherine Clément'in 562 sayfalık romanının "Bitmeyen Vals"in dekoru, arka planı olmuş Viyana. 1874'ten 1930'lara kadar Viyana'nın hem değişen hem de hiç değişmeyen yüzü, Fransız kadın yazarın kalemiyle okura ulaşıyor. Ve Viyana'nın kraliyet yüzü, Elizabeth, romanı sürükleyip götürüyor.
ASRIN REKLAM YILDIZI
İmparator Franz Joseph'in eşi, Bavyeralı Prenses Elisabeth, hem yaşarken hem de öldükten sonra Viyanalıların neredeyse bir çılgınlığa dönüşen ilgisinin odağı olmuştur. Televizyonun olmadığı günlerde, Avrupa'da kitlelerinin bir bakma, seyretme nesnesi gibi yaşamış Elisabeth. Sonraları, İngiltere'de veliaht prensin karısı Diana'ya da odaklanacak olan bu toplumsal biraz da manik ilgi, aslında iki kadında da ortaya çıkan benzer ruhsal bozuklukların kaynağı.
Büyük bir kaçma arzusu, sınırsız bir özgürlük istemi, depresyon eğilimi ve anoreksia...
Bir televizyon çağının, seyretme çağının kaçınılmazlığını, haber verircesine yaşamıştır Kraliçe Elisabeth ve bu çılgın ilgi, onu sürekli kaçmaya, Viyana'dan uzaklaşmaya, kılık değiştirerek dolaşmaya, yüzünü yelpaze ve peçelerle saklamaya götürmüştür.
1898'de ölümüne dek, Viyana'nın göz hapsinden kurtulamayan kadın, ölümünden yüz yıl sonra bile, bu günlerde, hâlâ aynı ilginin, aynı hastalıklı tutkunun öznesi gibidir. Viyana, Elisabeth'i, öyle bir turistik meta haline getirmiştir ki, nerdeyse asrın reklam yıldızına dönüşmüştür, Elisabeth.
Bugünlerde, Viyana'ya gidince, akla gelebilecek her şeyin üzerinde Elisabeth'in resminin basılı olduğunu görürsünüz. Kupalardan, anahtarlıklara kadar her yerde aynı yüzle karşılaşırsınız.
Özellikle de saçlarının arasında elmas yıldızlar olan o ünlü gençlik portresiyle...
Hofburg Sarayı Müzesi'ndeki sergide ise İmparatoriçe'nin giysileri, aksesuarları ve fotoğrafları, özel eşyaları, hatta yatak odası, devletin eliyle ziyaretçilere sunulur.
Ve yaşarken yüzünü, siyah yelpazelerin ya da kalın peçelerin arkasına saklamaya çalışan zavallı Elisabeth, ölümünden sonra bile kurtulamaz; üstüne yapışan bakışlardan. Diana'nın trafik kazasında öldüğü Tünel, nasıl Paris'n bir ziyaretgâhına dönüşmüşse Elisabeth'in Viyana'daki mezarı da aynı ilginçliktedir turistler için. Üstelik romanda ve başka kaynaklarda da anlatıldığı gibi Habsburg hanedanının üyelerinin ölümleri de zaten ayrıcalıklı ve ilgi çekicidir. Ölen hanedan üyesinin iç organları St Etienne Katedrali'ne gömülür. Kalpleri Habsbur sarayına götürülür ve kalanı Kaisergruft'a, hanedanın özel kabristanına defnedilir. Parçalanmış hayatlar, parçalanmış bedenlere dönüşür bu imparatorluk başkentinde.
Gerçekle hayal, kurguyla, söylenti birbirine karışır, Kraliçe Elisabeth'in hayatında. Ölümünden bir asır sonra bile.
OYSA SADECA KADIN
Böylesine kuvvetli bir çekimden elbette edebiyat da uzak kalamaz.
Önce Kont Corti, Kraliçenin yaşam öyküsünü ve şiirlerini Payot Kitabevi aracılığıyla 1934'te yayımlar.
1981'de Brigitte Hamann'ın eserini Fayard yayımlar. L'Impératrice adlı eser ise Nicole Avril tarafından kaleme alınır, 1993'te Grasset Yayınevi tarafından basılır. Elisabeth'i anlatan son yazar, Catherine Clément'in eserini, 1994'te Callman-Lévy kitabevi yayımlar. Fransız romancı, felsefeci ve denemeci Catherine Clément, romanının, "Bitmeyen Vals'in kahramanı kıldığı Elisabeth'e insani bir pencereden yaklaşmaktadır. Adeta ona acıyarak siyah peçen gerisindeki kadını anlamaya çalışarak, biraz da korumaya çalışarak kurar, romanın çatısını. Biyografik ve belgesel özellikler taşıyan roman, çağın olaylarını da yazarın gözünden aktarır. Yazar, Kraliçe Elisabeth'in kişisel tarih ile Avrupa'nın 1837 ile 1940 arası yaşadıklarını birlikte sunmaktadır okura. Elisabeth'i, henüz otuz altı yaşında genç bir kadınken bir Viyana balosundan alır ve ölümüne kadar takip edip bir roman kişisine dönüştürür ve bu süreçte şefkatli yaklaşımını da hiç elden bırakmaz.
Catherine Clément, Elisabeth'in entelektüel boyutuna, şiir yazabilmesini, âşık olabilme yetisini ön plana çekerek, onu sahici bir aşkın öznesi kılmaktadır.
Çizdiği kadın portesinin gelişimini, değişimini, farklılaşmasını sunmaktadır okura. Yaşama güdüsünü, sevgi gereksinimini, pişmanlıklarını, beklentilerini, anneliğini vurgulamaktadır.
Kraliçenin şiirlerini kullanarak onun gerçeğini kendi ağzından kanıtlamaya çalışmaktadır.
"Şöyle bir bıraksalar
Kendi halimde dinlensem biraz
Çünkü işin gerçeği
İçinizden birisi, bu can da." (sayfa 17)
Yazar'ın Elisabeth'i; acı çeken, çevresinden etkilenen, yalnız bir kadındır. Görevinin ve sorumluluklarının arasına sıkışmış, kurallardan bunalmış, seyredilmekten yorulmuştur.
Romancı, bu kadını, acıyarak ve onun dramına hak vererek anlatır, ona tarafsız kalamaz.
Catherine Clément, Bitmeyen Vals'te, edebiyatın sık kullandığı bir temayı yineler.
Doruktakinin yalnızlığı.
Tepelerin ıssızlığı.
En tepedekilerin, görevlerinin ve sorumluluklarının içinde haps olmuşluğu.
Geleneğin yasasının, duyguların yasasının önüne geçmesi.
Catherine Clément, bu sıkışmışlığın içindeki bir kadına yöneltmektedir, kaleminin ışığını. "Olaylar, içi boş bir çuvala benzer, ancak içini doldurursanız ayakta kalır," diyen Pirendello'nun deyişindeki gibi doldurur olayların içini.
PEKİ OLAY NEDİR...
Avrupa'nın yavaş yavaş Birinci Dünya Savaşı'na gittiği yıllar. On sekizinci yüzyılın sonları, on dokuzuncu yüzyılın ilk on yıllarıdır.
Bütün Avrupa'nın neredeyse tek devletten oluştuğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun son dönemleri.
Habsburg hanedanının ilginç üyeleri.
Olay, bir kentin, Viyana'nın yaşadıklarıdır, bir imparatorluğun çöküşüdür, bir yüzyılın sonuyla diğer yüzyılın başında Balkanlar'da ve Orta Avrupa'da olanlardır.
Franz Joseph, 1848'de on sekiz yaşında Avusturya tahtına çıkarken anayasa ve meşruti monarşi düşünceleri de uzun zamandır Viyana'nın gündemindedir. Her ne kadar Viyana'nın bu meşruti monarşisine yani "avam"a, imparatordan çok karısı Elisabeth ilgi göstermişse de, (ki romandaki genç Taschnik bu ilgiye en yakından mahzar olandır) Franz Joseph halkların imparatorudur. Macarların, Sırpların, Ulahların, Prusyalıların, Çeklerin ve tabii Almanların. Franz Joseph de imparatorluğun bütün halklarına 68 yıl hükmetmiştir. 1916 yılında öldüğünde seksen altı yaşındadır.
Nüfus sayımında mesleği sorulduğunda, kendini devlet memuru olarak tayin ettiğini söyleyen, halkın haftada iki kere, gelip sarayda kendisini görmesine, şikâyette bulunmasına izin veren Franz Joseph'in hayatı da trajedilerle doludur. Karısıyla arasındaki soğukluk, oğlunun gizem dolu intiharı, iki kardeşinin ve sonunda Elisabeth'in trajik ölümü, imparatorun hayatının da pek parlak olmadığını gösterir okura. Üstelik, Kuzey İtalya'yı elde tutmak, Prusya'nın güçlenmesini önlemek gibi düşünceleri de hezimete uğramış, 1859'da Solferino savaşını kaybederek İtalya'yı, 1866'da Sadowa savaşını kaybederek de Prusya'daki topraklarını kaybetmiştir.
Osmanlılardan Bosna'yı koparması ise, Balkanlar'daki sorunları büyütmekten başka işe yaramamıştır.
Osmanlının yaşadığı ulusalcılık akımları ve bünyesindeki ulusalcılık akımları ve bünyesindeki ulusların imparatorluktan kopmak istemeleri Avusturya'nın da yaşadığı bir süreçtir. "Çek'im", "Ukraynalı'yım", "Romen'im" vb. Bunlar, imparatorluğun yavaşça dağılışının ilk adımlarıdır ve bir imparatorluk kaybetmek hiç de kolay bir iş değildir. Çeklerin talepleri ve Macar sorunları ise diğer bütün sorunları geride bırakmıştır.
Ama Franz Joseph tam vaktinde ölerek imparatorluğunun yok oluşunu görmekten kurtulmuştur.
1918'te Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, Versailles'da, St. Germain salonunda, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu yok olup Cumhuriyet kurulurken, Franz Joseph iki yıl önce ölmüştür. Karısı Elisabeth'den tam on altı yıl sonra.
KORKMUŞ BİR TAVŞAN
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun, en parlak dönemindeki imparatoriçesi Elisabeth, Bavyeralı bir kraliyet ailesinin Wittelsbachların 1837 yılında doğan kızıdır. Viyanalılar bu aileyi pek ciddiye almamakta, Kraliçeyi aşağılamak için fırsatı kaçırmamaktadırlar. "Wittelschbachlar; akıl almaz bir aile... Bakın bir; eski Kral Louis'nin Lola Montes'i vardı. Öteki Kral Louis'nin, en sonuncusunun Richard Wagner'i vardı. İmparatoriçemizin babası kim? Elinde gitarası, sirk soytarısı gibi saçlarıyla Dük Max, kızı da o sirkin binicisi. Hepsi çürümüş bunların. Allah'ın salakları! Oğlunun da hali pek iyi değil; durmadan ulusal haklardan söz ediyor, boşboğazın teki." (sayfa 259) diye konuşurlar romanın ve hayatın sayfalarında.
Yazar, romanda Avusturya Kraliçesi ile ilgili yazdığı bütün olay örgüsünün gerçek olduğunu söyler. Nitekim bütün romanın temel motifi olan aşk öyküsünün de, gerçek olduğun ve imparatoriçenin bu platonik âşığına yazdığı mektupların ve şiirlerin de zaten Kont Corti tarafından 1934'te "Garip Kadın; Elisabeth" adıyla yayımlandığını ekler, kitabın sonuna. Catherine Clément, sadece romanın ikinci kişisi olan Franz Taschnik ve ailesinin bir de Elisabeth'in siyah yaban domuzuyla karşılaşma sahnesinin kurgusal olduğunu bunun dışında anılan tüm olayların anılarda ve arşivlerde yer aldığını belirtir, romanın sonundaki Yorumlar bölümünde. (sayfa 561)
Yazar, Kraliçe'nin kendini takip edilen bir av gibi hissettiğini, peşindekilerden nasıl korktuğunu, özgürlüğünü yitirmemek için verdiği umutsuzca savaşı, bir av ve avcı eğretilemesi ile açıklamaya çalışır. Ve iki defa yapar bunu. İlkinde platonik âşık Taschnik, kadının gerçeğini anlamıştır ve onun sıkıştırılmışlığını, kendisini takip edenlerden kaçamamasını bir tavşan benzetmesiyle düşünmektedir; ikinci benzetmede ise Elisabeth, kendisi ile av arasındaki koşutluğu fark etmektedir.
"Franz istese vurabilirdi, buna zamanı olmuştu. Ama onun yüreği de korkmuş tavşanınki gibi çarpıyordu; çünkü o da aynı korkuyu taşımaktaydı, silah sesinden nefret ediyordu. O kadın da bu tavşan gibiydi. O da bu tavşan gibi her şeyden korkuyordu. Karlı bir alanda yalnız kalmayı, soğuğu ve özgürlüğü solumayı, kışın kokusunu hissetmeyi istiyor ama tüm erkekler tüfeklerini ona doğrultuyorlardı. O da işte bu tavşan gibi kulaklarını dikip kaslı bacaklarının gücüyle bir anda kaybolup gidiyordu." (sayfa 251)
"Ağaçlara doğru şöyle bir dönmesiyle, ilk ağaçların sınırında, pusuların on metre kadar yakınında Büyük Siyah'ı gördü. Korku ve güç karışımı bir görüntüsü vardı. Sürpriz yaban domuzunu da şaşırtmıştı. Kafasını kaldırmış, burnu havada, dişlerini takırdatıyor, burnundan ağzından köpükler, salyalar fışkırıyordu; görkemliydi, ürkütücüydü, kanlı küçük gözlerini kadına dikmişti, her an saldırabilirdi. Öncelikle atı sakinleştirmesi gerekiyordu, dizginlere sıkıca sarıldı. Şimdi de bakışlarını domuzdan ayırmadan kendi korkusunu yenmeliydi. Hayvanların ikisine de bu güzel bu temiz havda, 'Sakin olun, kimse ölmeyecek, sakin olun' demeliydi. Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu, çarpıntısını bastırmak istedi nefesini tuttu. Büyük Siyah'ın görüntüsü sanki bir sise dönüşmüştü, bayılmak üzereydi, başı dönüyordu, kısarak da huysuzlanmaktaydı. Gözlerini kapattı, sonra kararlı biçimde açtı, yaratığın gözlerine meydan okurcasına baktı.
Hayvanın kirpi gibi diken diken kıllarının siyahlığını, sararmış uzun dişlerini, kuru otlara benzeyen kirpiklerini fark etti; kımıldamadan öyle duruyordu. Kraliçe ve domuz karşılıklı bakışmaktaydılar. Genç kadın aklından, 'seni öldürmeyeceğim, beni anla, beni sev,' gibi şeyler geçiriyordu. (sayfa 253)
Elisabeth'in mutsuz evliliği, umutsuz ve platonik aşkları, sorumluluklarından kaçma arzusu, Viyana'dan nefreti, romanda adım adım aktarılır okura.
Şenlik balosunda tanıştığı, dans ettiği genç adamla yaşadığı belirsiz ve platonik aşk ise, romanın temel motifidir.
Kraliçe o gece maskelidir, kılık değiştirmiştir, tanınmaktadır ve sıradan bir kadındır. Herkes gibidir. Dans ettiği adam, ona kraliçe olduğunu bilmeden iltifat etmekte hatta aşkını söylemektedir.
Çıkarın, gösterişin, şatafatın uzağındaki bu sahici sevgi, Elisabeth'in şiirlerine de esin olacak, roman boyunca kadını takip edecektir.
İmparatoriçe'nin şiirlerinin tümü 330 sayfalık bir eser meydana getirmektedir ancak bunlardan sadece yirmi tanesi, hayatını anlatan kitaplarda yer almıştır. "Bitmeyen Vals'te ise, Elisabeth'in bu meçhul aşkı anlatan, en güzel şiirlerinden biri kullanılmıştır. "Long, Long Ago" adlı şiir.
"Anımsıyor musun;
Işık selindeki o göz kamaştıran geceyi,
Önceydi, çok çok önceydi, long ago?
O gece karşılaşan iki yüreği
Önceydi, çok çok önceydi, long ago?
O gece orada doğan o garip sevgiyi,
Arada bir hiç düşündüğün oluyor mu?
Valsle birlikte akıp giden kelimeler
Yoksa unutuluyor mu?
Zaman da akıyor yazık, öylesine hızlı,
Birleşmişken iki el, gitmem gerek
Üstelik açamam yüzümü
Sen canımın yarısı oldun, yüzüm ne ki?
Ah! Can; böylesi daha iyi.
Bırak geçsin yıllar boş ve hasret,
Gözlerim yıldızlarda kalsın bırak
Bilerek susacaklarınıv
Yanıtlamayacaklarını bilerek
Sen hem yanı başımda hem çok uzak
Başka bir gezegendesin belki; ki
Küçük bir işaret ver hayattaysan eğer.
Çok gerilerde kaldı çünkü, long ago,
Artık bekletme beni." (sayfa 316)
KADIN, LUDVİG'İN KUZENİ RUDOLF'UN ANNESİDİR
K. Elizabet'in hayatının en karanlık günleri yeğeni Louis'in 1886'daki karanlık ölümü ve sadece üç yıl sonra oğlu Rudolf'un gizemli intiharıdır. İmparatorluğun veliahtı Rudolf, Mayerling'de intihar edince, Elisabeth'in depresyonu iyice artar, zaten son zamanlarda takıntılı biri olmuştur Kraliçe. "İstediğimiz biçimde mutlu olamamışsak, üzüntülerimize âşık olmaktan başka çaresiz yoktur." Demektedir yakınlarına.
Ölüm fikriyle zaten saplantılı bir ilişkisi olan Elisabeth, oğlunun ölümünden sonra yalnız siyah giymeye başlar; yüzünü ve duygularını siyah deri bir yelpazenin altında saklamaktadır. 1897'de anoreksi baş gösterir, 1898'de Cenevre'de Barones Rotschild ile bir tekne gezisine çıkmaya hazırlanırken İtalyan anarşist Luigi Lucchenni tarafından bıçaklanarak öldürülür.
Romancı Catherine Clément, romanının sevgili kahramanı bu huzursuz Kraliçe'yi, ölürken bir başına bırakmaz. Kadının uğradığı suikastten sonra, son anlarında hissettiklerini kendi üslubuyla okura sunar. Kraliçenin bir efsaneye dönüşen hikâyesine pek yakışan bir üslup kullanır. Kraliçe, kendi ölümünü seyreder ve düşünür. Yazara kalırsa, ölüme pek mutlu gitmektedir, bu sıkıntılı Kraliçe. "Gürültüsüzce bir yerlerden çıkıp gelmişlerdi, nerden geldiklerini bilmiyordu, üstelik kendilerine de benzemiyorlardı. Yalnız bakışları değişmemiş, hepsi de ışığa kesmişlerdi, onları görünce neşelendi, hepsini kucaklamak istedi ama ağzından çıkan şu garip ve boğuk nefes onu engelledi. Oysa onlar sesleri çıkmasa da onu adıyla çağırıyorlardı.
Gözleri açık, tenini delen bıçak izini gördü, aniden öldürüldüğünün ayrımına vardı. Tanrı onu kutsasındı. Katiline teşekkür etti. Kurtulmuştu, gözleri açık uçuyordu." (sayfa 477)
Bitmeyen Vals'in Türkçesi Nedim Demirtaş'a ait. Belirteç tümleçlerinin yerini, zaman zaman karıştırsa da, aynı sözcüğü pek sık aralıklarla yinelese de 563 sayfa boyunca bir üslup tutturmayı başarıyor diyebilirim Demirtaş için.
Ancak, Viyana'ya iki gün giden turistlerin bile bildiği, Kentin merkezini çepeçevre kuşatan meşhur "Ring"i niçin "Yüzük" olarak çeviriyor; anlayamadım. Bir metindeki özel adların, aktarılan dile çevrilmesi yeni bir yaklaşım mı acaba?
Kraliçe'nin öyküsü 2003'ün, son kitaplarından biri. Kasım ayında, Everest Kitabevi tarafından basıldı.
|