Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda


Ayna Korkusu

Dert Yorumcusu

Nadia'ya Sözüm Var

Shakespeare'in Kadını

Ufkun Öte Yanı

Sıraselviler'de Bir Otel Odası

Duygu Sapması

Einstein Ve Tam Güneş Tutulması

Foucault Ve Kaçıklık Kuramı

Baudrillard Ve Milenyum

Derrida Ve Tarihin Sonu

Nietzsche Ve Postmodernizim

Şuşa'ya Sis Çöktü

Yaşar Kemal : Bir Geçiş Dönemi Romancısı

Petros Amca Ve Goldbach Sanısı

20. Yüzyılın Yalnızı: Fernando Pessoa

Yüz : 1981

Salaheddin'in Kitabı

Taşkadın

Küçük Sırlar

Casanova'nın Aşk Mönüsü

Sök Al Bu Kalbi

İnci Gibi Dişler

Afrika Rüyası

Dünya İşleri

Muhteşem Senyora

Kaderimin Efendisi

Yatak Odasında Terör - Marquis de Sade

Ankara-İstanbul Karatreni

Sex And The City

Yevgeniy Onegin

Pilatus'a Göre İncil

Hegemonyadan İmparatorluğa

Unutulan Prenses

Kavalier & Clay

Yurdum Benim Şahdamarım

Entelektüel Tereddüt

Yeter Tenimi Acıtmayın

Çözücü

Beden Sanatçısı

Fatma'yı Ararken

Bitmeyen Vals

Namı Diğer Che


ÇÖZÜCÜ


Cumhuriyet Kitap

Sadık Yemni / Çözücü
Buda, çömezleriyle sohbet ediyormuş bir gün, gerçek sandığımız dünyanın salında rüya olabileceği fikrini atmış ortaya; belki de başka yaşamda, farklı bir varlık, uzunca bir rüya görüyordur, gerçeklik kavramı insanın algılarıyla sınırlı olduğu için, bu gördüklerini gerçek sanıyordur demiş. Buda'nın bu sözleri üzerine müritlerinden biri "peki ustam, kimin rüyası bu içinde olduğumuz?" diye sormuş. "İlk uyanan kim ise onun rüyası" diye yanıtlamış Buda.

"Matrix" filmlerinin ardından farklı boyutlarda gerçeklik sadece filozofların ilgilendiği konu olmaktan çıkıp gündelik tartışmalara girdi. Aslında konuyu ilk kez "Devlet" de işleyen Platon'dan beri, hemen her metafizik kuram gerçek ile sanal arasındaki ince köprülere değinmiştir. René Descartes, Buda'nınkine çok benzeyen rüya hipotezini araç kullanarak "düşünüyorum, öyleyse varım" sonucuna ulaşmıştır. Sadık Yemni'nin "Çözücü" romanını okurken aklıma hemen rüya hipotezleri geldi, roman boyunca başka bir gerçeklik içine itilen insanların hikâyelerin okuduğumdan değil sadece, daha önemli nedeni 430 sayfalık roman boyunca roman kahramanının kim olacağına karar veremememden kaynaklanıyordu. Romanın ilk sayfalarından beri tüm bu anlatılanların bir fantezi olduğunu biliyordum ama romanda adı geçen karakterlerden hangisinin fantezisi idi ondan emin değildim. Aynı Buda'nın hikâyesinde olduğu gibi, kimin rüyasıydı bu?

Baş kahramansız Roman
Klasik romanda belli bir başkahraman vardır. Olaylar bu kahrmanın etrafında döner, onun başına gelenler, onun aşkı, onun trajedisi, onun sevinçleri öykünün kurgusunu oluşturur. Kahramandan başka bir de tabii yan karakterler vardır, onların başına gelenler, aşkları ya da ölümleri, romanın akışını zedelemez, aksine olayları zenginleştirir. Kahraman diyelim ki Hamlet, eserdeki diğer tüm karakterler ona yakınlıklarıyla eserde önem kazanırlar: baş düşmanı, annesi, sevgilisi, en yakın dostu yakın çemberi oluştururlar, onların başlarına gelenler Hamlet'i yakından ilgilendirdiği ve onu sarstığı için önemlidir, bir sonraki çemberde Hamlet'i doğrudan etkileyen değil, bu ilk çemberdekileri etkileyenler yer alır; örneğin sevgilisinin babası ve kardeşi, dolayısıyla daha uzak bu karakterlerin başına gelenler Hamlet'i doğrudan etkilemez ama dolaylı olarak etkilemek zorundadır, aksi takdirde konunun dışına çıkılmış olur. Hamlet'i hiçbir şekilde etkilemeyecek bir olay, "Hamlet" oyunu içinde yer almaz.

Klasik kurgu bir kahramanın ya da olgunun etrafında toplandığı için takibi de kolaydır. Yan karakterlerin başına gelenlere pek fazla önem vermeden de okuyabiliriz eseri. Kahramanın aşkı biliriz ki önemlidir, ama kahramanın hizmetkârının aşkı ancak bize kahraman hakkında ipuçları verdiği ölçüde (eserin sonunu çağrıştırmak gibi) önem kazanır. Kahraman belirginleştikten sonra olayların toplanması da kolaylaşır. Klasik romanın bu özelliğini Sadık Yemni "Çözücü"de tersine çeviriyor: Romanın ilk yüz sayfasında birbiri ardına hiç durmadan karakterler tanıtıyor, hangisi kahraman, hangisi önemli, hangisinin kaderi romanın kaderi ile örtüşecek, bunların hiçbirini bilmeden okuyoruz. Bize yirmi altı karakter tanıtıyor bu bölmüde Yemni, biri fahişe, biri kiralık katil, biri CIA ajanı, vb.. Bunların her biri 19 Ağustos günü sabahın ilk ışıkları ufukta belirmeden, saat 4:41'de ne yapıyorlardı bunu anlatıyor. Çoğunun o anda yaptıkları arasında benzerlikler var, sevgilisini yatakta bırakıp, paraları alarak kaçan kadınlar çoğunlukta, erkeklerde ise bir cinayet ya da soygun arifesi bu anı belirliyor. Beyoğlu'nun dört kilometre karelik bir alanında (Gümüşsuyu'ndan, Mete caddesine, oradan Tepebaşı'na kadar bir alan) geride sadece 26 kişinin kaldığı bir rüya başlıyor.

Ama aslında, Yemni4nin rüyası bir türlü başlayamıyor. Romanın en hoş özelliği olan "kahramansız-lık" (ya da herkesin eşit derecede kahraman olduğu bir düzen) aynı zamanda romanın en hoş olmayan yanına dönüşüyor. Romandaki her karakteri eşit ağırlıkla anlatması, okuyucunun odaklanmasını zorlaştırıyor. Bir zaman sonra onca isim birbirine karışıyor ve zaten aralarında az farklılık olduğu için ilgi azalmaya başlıyor. Eşit dağılımlı kahramanlık en fazla altı kişi arasında dengelenmiş olsa belki ilgi azalmadan sürebilirdi, ama romanın tüm karakterleri eşit ağırlıkta anlatılınca, bu sefer okuyucu bir olayda odaklanmayı bekliyor ve ne yazık ki bu odaklanma da romanın ilerleyen bölümlerinde, başka deyişle son sayfalarında oluyor!

Neyse, uzun uzun her karakterin o anda ne yaptığını öğrendikten sonra sıra bütün bunların neden olduğuna geliyor. Olayın alternatif nedenleri tam bir bilim kurgu dokusu içinde veriliyor. Telepatik olarak birbirlerini anlamaları, olayı çözmede konusunda uyuşmaları (uyuşmayı iki anlamında kullanıyorum, hem uyum içinde olmaları hem de uyuşuk davranmaları), farklı bir dünya gerçeği içinde olduklarını onlara ve tabii biz okurlara hissetiriliyor. Yemni bu noktada Descartes'tan ("direniyorum, o halde varım") başlayarak tüm klasik bilimkurgu romanlarına gönderme yaparak gerçek-sanal ilişkisini irdeliyor. Roman karakterlerini de sinema yıldızlarına benzetmeleri, sanal gerçeklik içinde oldukları düşüncesini güçlendiriyor.

Bir Erkeğin Fantezisi
Romanda eşit ağırlıkta karakterlerden bahsettik ama kadınlar doğal bir şekilde ikinci planda bu anlatımda. Kusursuz fiziksel görünümleriyle bir erkeğin fantezisinden çıkmış gibiler. Bridget Fonda, Kim Basinger, Daryl Hannah (Blade Runner'daki android deniliyor ama tabii bu Sean Young da olabilir), Demi Moore benzeri kadınlar, ki bu benzetmeler romandaki erkek karakterler tarafından yapılıyor, oyuncu olarak değil, oynadıkları bir rolle beliriyorlar, bu da kuşkusuz fantezi unsurunu arttıran bir öğe olarak dikkat çekiyor. Ayrıca Beyoğlu'nda yeni kurdukları krallığa "Beylik" adını vermeleri de erkek egemen bir fantezinin bir ürünü. Kadınların çekici olmalarının ötesinde çok yoğun cinsel arzularla donatılmış olmaları, çocuksu bir saflık taşıyor, bu da romanın sonu hakkında bir ipucu aslında. Çünkü romanın ortalarına geldiğimizde artık tek merak ettiğimiz soru kalıyor geriye: kimin fantezisi bu? Başından beri tahmin ettiğimiz seçeneğe doğru gidiyor.

"Çözücü"yü bir bilimkurgu mu yoksa bir fantezi mi olarak değerlendirmek konusunda biraz kararsız kalmıştım başta; bilimkurgu, fantezi türünün bir alt türü olmasına rağmen, bsu iki türü birbirlerinden ayıran başlıca özellikler vardır. Örneğin Mary Shelley'nin "Frankenstein" romanı bir bilimkurgu örneği iken, Bram Stoker'in "Drakula"sı bir fantezidir. Aslında benzer bir anlatıma sahip romanlardır ama Frankenstein'in bilimsel bir araştırma sonucu yaratılmış olması onu Drakula'dan farklı kılar. Sadık Yemni bu iki tür arasında gidip gelen bir türde yazmış "Çözücü"yü, sonutça belki bilimkurguya daha yakın duruyor ama psikolojik anlamda bir fantezi ürünü olarak kalmasını da sağlamış romanın.

Son olarak romanda gözüme ilişen bazı detaylardan da bahbetmek isterim, sayfa 90'daki şemada yer alan isimlerin arasında Hayri adı görmek beni şaşırttı, çünkü bu isimde birisiyle tanışmamıştık, Yılmaz'ın adını söylemek yerine Hayri adını kullandığını tahmin edebiliriz belki ama bunca isim arasında akıl karıştıran bir durum olmuş. Ayrıca s. 195'de "Ayşe hariç hiç kimsenin ebeveyni, kardeşleri falan pelteleşmemişti. Sevilen, hasreti çekilen, daha da önemlisi geçmişi besleyen ana damarlar olan aile fetleri sınır dışındaydılar" denmesine rağmen, Avusturyalı Catty'nin İstanbul'a babası ve erkek kardeşi ile birlikte geldiğini bildiğimizden, otel odasında onlara ne olduğunun anlatılmış olması da gerekirdi.

Bunlar elbette önemli kusurlar sayılmaz ama bilimkurguda tutarlılık özellikle çok önemli olduğu için dikkatimi çekti. "Çözücü"yü özellikle fantastik roman meraklılarının severek koyucaklarını tahmin ediyorum, okumadan önce yanınıza bir Beyoğlu haritası alırsanız daha da zevkli oluyor. Romanda bir de komik unsurdan söz etmek gerekir. Yemni çok sevimli bir dille yazdığı için roman bittiğinde çok olumlu duygular bırakıyor. Bir karakterin bu durumlar karşısında Cumhurbaşkanına telefon etmeyi düşünmesi ya da zombi marka çakmak (hemen ardındaki tümcede uyurgezer gibi davranması ile birleşince) beni güldüren yerler oldu.


Nihal Bengisu Karaca
Virgül, Ocak 2004

Pera'da yirmi altı kişilik bir simülasyon
Bilimkurguyu nasıl bilirsiniz? İyi biliriz. Son zamanlarda daha güçlü çıkan bu "iyi biliriz" nidasını paylaşanlar arasında bir tek "bilim" yoktur herhalde. Çünkü bilimkurgu romanlarının iyi olanları genellikle bilime direnmeleriyle, onun sunduğu mutlak gerçekliği ve talep ettiği inancı sorgulama ve çözülmeye teşvik etmeleriyle bilinirler. Çözücü de, adı üstünde böyle bir kitap. Çözülme kesin; ama çözülenin ne olduğu konusu karmaşık. Bir kere insanın inançla ilişkisi çözülmekte; ikincisi, dile yapışıp kalmış ve bir terminoloji olarak yaşayakalmış din, dilden çözülmekte; inancın kaynağı, Tanrı; hiç ortalarda olmayan ama hep göz önünde olan bu gizli özne, bir roman tarikiyle bileşenlerine değil, niyetlerine ayrışmakta. Bütün bunlar vehim bile olsa, okuyanı vehme sürükleme gücüne sahip bir roman Çözücü; en kötü ihtimalle bu güç bile yazarın kariyerine kayda değer bir başarı payesi katmakta.

Çözücü, Metros'tan sonraki kitap; yani bir devam kitabı. Bu nedenle Metros'u kısaca hatırlamakta fayda var: Boğazın derinliklerinde gömülü, sonda benzeri bir cihaz, bir komut almışçasına harekete geçer, ve birbirinden son derece farklı hayatlar yaşayan ve görünürde hiçbir benzerliği olmayan "müritlerini" yanına çağırır. Sondanın amacının daha önce dünyaya serpmiş olduğu insan türünü toparlayıp gitmek olduğu tahmin edilmektedir. Olayı engellemeye çalışanlar arasında CIA ajanından sıradan kadınlara, yeryüzüne insandan daha önce gelmiş cinlere (jean) varana kadar genişleyebilen bir grup vardır; mücadele edilen ve son hızla İstanbul'a varmaya çalışan grubun içinde asıl vazifeyi dişilerin yaptığı, erkeklerin ise onları korumakla görevli olduğu anlaşılır. Nitekim sondanın harekete geçmesi ve bilinmeyen amacı doğrultusunda aktive olması engellenemez. Çözücü tam da bu aygıtın sulardan fırlayıp göğe uzanan bir "minare" olduğunun anlaşıldığı yerde açılır. Kahramanlarımız sabah dört sularında gözlerini açar ve yakınlarının, komşularının dahası on kadar kişi hariç bütün insanların pelteleştiği bir İstanbul'da uyanırlar. Aslında dünyanın geri kalanının ne olduğu hakkında bir fikirleri de yoktur. Çünkü saydam bir duvar onları Taksim-Cihangir-Gümüşsuyu-Tarlabaşı mevziine kitlemiştir. Dahası pelteleşmekten kurtulanların neredeyse hiçbir ortak yanı yoktur. Milliyet diyecek olsak; değil, aralarında yabancı uyruklu Türk vatandaşları olduğu gibi tüm suçu sadece "orada" bulunmak olan çeşitli ülke insanları da vardır. İyi bir hayat, doğruluk dürüstlük diyecek olsak; değil, çünkü dolandırıcı ya da hırsızlar, az önce cinayet işlemiş olanlar ya da birini öldürmesine ramak kalmış olan kadın ve erkekler mevcuttur.

Din ve dindarlık diyecek olsak; o da değil, aralarında Gül Ana ve Ayşe'den başka Müslümanlığa bağlı olan yoktur, Hıristiyan olanlar ise neredeyse öyle doğdukları için öyledirler, nihilisti, agnostiği oradadır. Ne sosyolojik ne de felsefi kaynaklı referans birlikteliği mevcuttur, ne de yaş, cinsiyet gibi faktörlere göre biçimlenen bir nüfus söz konusudur. Kendi aralarında fazlaca hizipleşmemeleri de dikkat çekicidir. Sadece çiftlerini seçmişlerdir; garip bir biçimde, grup içindeki bir kadın gruptaki diğer bir erkeğin rüya kadınıdır; kısa bir zaman sonra eşi olmayan neredeyse kalmamış gibidir. Pek az kişinin oluşturduğu bu çok kültürlü demokratik yaşam deneyimi sanki birileri tarafından tezgâhlanmış bir "birlikte yaşama" projesidir. Hem Marksist deneyimin "komün"üne hem de geleneksel toplumların cemaat anlayışına uygun bir birliktelik ve disiplin içerisindedirler. Yine garip bir biçimde "düşleri" de bir gizli düş işleri bakanlığınca yerine getirilmekte, endişeleri egale olmaktadır sanki. Su sıkıntıları yoktur; sonra, depolanmış yiyeceklere ulaşırlar ki hepsi soğutucular içindedir, İstiklâl Caddesindeki afişler ve kitapçıların rafları bile bu yeni müdavimlerin beklenti ve entelektüel arzularına göre yeniden dizayn edilmiş gibidir. Ne çare bu cennet vadi kısa bir süre sonra karanlık gerçeklerle sarılmaya başlar. Pelteleşme sırası onlara da gelmiştir. Tek tek pelteleşmektedirler. Derin bir sıkıntı, kaygı ve varoluş sorunsalı ile karşı karşıyadırlar. Çoğunu garip bir rehavet sarmıştır. Bu oluşa direnen az sayıda karakter, bilincini teslim etmeye yanaşmaz, onlara göre bilinci ve hafızayı diri tutmak pelteleşmeyi engelleyebilecek bir sinerji yaratmanın başat koşulu olabilir. Anlaşılmıştır ki Direnç Beyliği bir "ideal" değildir. Zekânın ve çabanın koftiye dönüştüğü bir yerdir burası artık, paradoksal biçimde hep "dışarıdan" müdahaleyi ve nimetlendirilmeyi gerekli kılan bir sistemdir ve doğası gereği hımbıldır; bu manada katkısız inanç da, bu düzenekte zaten yanaşmadır, arızidir. Belki bu yüzden ümmilerin inancı kadar saf ve pür-i pak bir imana sahip Gül Ana bile minarenin tehditkâr gölgesi altında grubun hayatının teminatı olamaz.

Çözücü, serinin bundan önceki kitabı olan Metros'tan daha olgun, daha akıcı bir kitap. Bundan önceki diyorum, çünkü Sadık Yemni devamı gelecek olan seriye damgasını vuran ilk temanın Muska'da belirdiğini söylüyor. Çözücü'nün Metros'a kıyasla daha olgun bir metin olmasının başlıca nedeni kanımca karakterlerin olayın kurgusuna eklemlenme, kurguda kalma ve süreçten çıkma aşamalarının oldukça başarılı olması; Sadık Yemni'nin oyuncu yönetimi konusunda elini daha da kuvvetlendirmiş olduğu göze çarpıyor. Konu karakterlere gelmişken, Yemni'nin kadın ve erkek karakterler arasındaki çekimi anlatırken bilimkurgu türünden ziyade polisiye türüne yakın durduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Libido, Metros'ta da, Çözücü'de de çok önemli bir unsur ve bunun harekete geçmesi/geçirilmesi ve devamındaki süreç "aşk" lügatinden değil karakterlerin tensel hüviyetlerinden besleniyor. Çözücü'deki kadın erkek cinselliği ile erotizm betimlemelerinin kaba ve bayağı bulunma endişesine yer vermeyeceğini söyleyebiliriz. Kısa, yapmacıksız ve net; abartılı, dantelalı, sorguçlu, zümrütlü, ipekli aşklara yer yok Yemni'nin kitabında. Aşk ve cinsellik dolayımıyla psikolojik tahliller yapmaya yanaşmıyor yazar. Bir erkeğin bir kadını gördüğünde ilk düşündüğü şeyden yola çıkarak anlatıyor kadınlarını da. Fakat her kadın karakterinde övülmeye değer bir şey bulması da onun bu keskin tavrının yumuşak karnı. Eros ile thanatos arasında, yaşam ve yok oluşun eşiğinde, Diego Rivera'nın bakışından süzülmüşçesine mutlaka "çekici" olan kadınlar dolayımıyla, cinsel enerji kutsanıyor; aşk değil.

Çözücü'yü farklı kılan, sadece Türk edebiyatının bilimkurgu türünde yazan ilk yazarlarından birinin elinden çıkmış olması değil. Sadık Yemni'nin Metros'ta izleri bulunan ama kendini Çözücü'de açık eden şekliyle çağrışım dünyasını ve kolektif bilinçaltını tam gaz zorlayan bir ağ kurabilmiş olmasında yatıyor başarı. Din bilim, sanal ve fizik âlem arasındaki kapıların açıklığı, merakı kışkırtacak ama okuyucuda -henüz- bir yargıya neden olmayacak ölçüde orantılı ve zarif. Fizik bilgisi az olanların romandaki göndermeleri anlayabilmeleri, o fizik teoremleri, hipotez ve postulatlarından hareketle yazarın nereye varmaya çalıştığını çözebilmeleri zor görünüyor. Ama yazarın sezgisel bilgi kanalları yaratmasıyla; bilimden kendine özgü bir edebiyat kurması ve bilimi "dil"e tercüme eden bir kulvar açmasıyla buharlaşabilecek sorular bunlar. Saydığımız etmenler Yemni'nin romancı yanını giderek yaldızlayan belirtiler aynı zamanda.

Yemni'nin kullandığı dil kafa karışıklığına yol açmıyor da değil. Sözgelimi yazar, semavi dinlerin, özelde tasavvuf anlayışının kullanıldığı terimleri seküler bir anlam dizgesinde yeniden üretebiliyor. Bunun tam aksini yaptığı da vaki. Romanın sonlarına doğru artık pek de tekin eller tarafından geliştirilmediğine neredeyse emin olduğumuz bu laboratuar ortamında insanların "tevekkül" hastalığına tutulmaları ilginç bir konu. Direnç Beyliği atmosferi giderek tasavvufi bir itkiyle "O'ndan geldik O'na döneceğiz nasılsa" hüsnükabulüne teslim olup içine kıvrılırken romanın dirençli karakterlerinden Güven'in bu duruma hem varoluşçuların tezlerini kullanarak hem skolastik anlayışlara refleks geliştirerek karşı koyması çok anlaşılır bir şey. Ancak Yemni tam bu noktada bir sürpriz yapıyor; Güven'in bu çöküşe, Direnç Beyliği'nin giderek pelteleşmesine itiraz ederken kullandığı referanslar arasına İslam kültür dairesi içinde kalabilecek şiirleri ve Mesnevi gibi "sembolleri" de dahil ediyor. Organik varlığı çok önemsemiyor ve "bir kez olmuşsak, bir bilinç sahibi olarak tezahür etmişsek, kim tarafından tasarlanmış olursak olalım 'gerçeğiz' ve var olmalıyız," diyor Güven. Ama yazar en klasik fikir tartışmalarını dile getirirken, Platon'u ve Epikuros'u karşılaştırırken dahi, dili, bile isteye yabancılaştırarak kullanıyor; kullanılan dile kanıp kökenin iyiliği, kötülüğü, yeniliği, eskiliği, alınacak menzilin ve varılacak yerin muhkemliği konusunda hemen bir yargıya varamayalım diye.

Karakterlerin bunca geleneksel bilgiye ve dilin yaptığı çağrışımlara rağmen içinde oldukları bölgede "unutulmuş" oldukları duygusuyla hareket etmeleri ve ilahi olanın dışına fırlatılmış oldukları fikrini neredeyse sorgulamadan kabullenmiş olmaları aynı yöntemin bir uzantısı. İnanç virüsü olarak tanımlanan Gül Ana da, bu laboratuar ortamının farkında olan tek karakter Su da metnin yaratıcısının onları koyduğu yer hakkında bir fikir vermiyorlar. Dolayısıyla Direnç Beyliği'ni tesis edenlerin niyetlerinin son kertede yi mi kötü mü olduğu, Metros'ta belirtilen ihtimalin, yani yarattıklarını beğenmeyen Tanrının bu kötü tasarımları toplamak için aygıt gönderdiği kurgusunun doğru mu, yanlış mı olduğu yeniden belirsizlik sularına karışıyor. Belirgin olan şu: "Var mıdır, yok mudur"un ötesinde, fizik âlemin ve felsefenin sınırlı öngörüleri, kendini açmaktan çok "sırlı" tutmayı yeğleyen kadim bilginin evreninde, feneri "insan" olan bir yolda çeperlere toslamanın incitici yanını umursayarak ilerliyor yazar. Postmodern bir tutumla hiç de Tanrı sempatizanı olmayan metinler ve kurgular eşliğinde ama iyi ama kötü bir Tanrı tünelinde yol alıyor. Bundan sonraki kitabın -eğer bir son kitap olacaksa- bütün bunlara daha fazla ışık tutacağı kesin. Ama neresinden baksanız ürkütücü bir yolculuk bu. Çünkü yıldırım düştü, insanlar korktu ve Tanrıyı icat etti fikri ilkel; oysa Tanrının yarattıklarını umursama şekli hakkında muğlak ve müphem bir karanlık kıvamına şimdiden ulaşmış romanın "sebep" hanesine iliştireceği cevap neresinden baksanız yazarı iyi takip eden ve söylediklerini "umursayanlar" için "çözücü" olacak.


Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda