|
UNUTULAN PRENSES
Şilan Evirgen
Akşam-lık dergisi, 5 Eylül 2003
Küreselleşen dünyada savaşlar da yerel olmaktan çıkarak "küreselleşti". 20. yüzyılda iki büyük savaş yaşandı. I. Dünya Savaşı Avrupa, Asya ve Afrika'da olurken, II. Dünya savaşı ise dört kıtayı kapsayarak 50 milyon civarında asker ve sivilin ölmesine, 90 milyon kişinin de sakat kalmasına neden oldu. İnsanlığın 5 bin yıllık tarihinde yapılan savaşlarda 4 milyardan fazla insan hayatını kaybetti. Bu verilere bakınca savaş, insanlığı tehdit edip en çok öldüren nedenler arasında yer alıyor.
"Şeytani deha" Adolf Hitler'in tüm dünyayı fethetme hırsı nedeniyle, başta Avrupa olmak üzere, dünyanın büyük bir kısmı kana bulandı. Fakat bu savaşa farklı bir açıdan baktığımız zaman, gördüğümüz manzara değişiyor ve insanlığa uzun vadede "yararlı" olduğunu düşünecek kadar ileri gidebiliyoruz. Belki de bu savaş olmasaydı, bugünkü teknoloji seviyesine ulaşmak için çok uzun süre beklememiz gerekebilirdi.
Savaşta amaç çok fazla sayıda düşman öldürmek, buna karşılık yara almamaktı. Çatışmalar esnasında yaşanan büyük kayıplar ise, askeri tıbbın gelişim sürecini hızlandırdı. Sağlık hizmetlerinin yeniden örgütlenmesi ile ölüm oranları ve organ kayıpları önemli boyutlarda azaldı. Anestezi ve kan nakli sıradan uygulamalar haline gelirken, cerrahi alanlarda uzmanlaşma başladı. En büyük gelişme ise, kuşkusuz, 1928'de Sir Alexander Fleming tarafından bulunan penisilinin savaş sırasında yoğun bir biçimde kullanılmasıydı. Savaş sona erince, doktorlar sivil hayata döndü. Artık önlerinde yeni bir çağ bulunuyordu. 1950 ve 60'lı yıllarda, o güne kadar ölümü beklemekten başka çaresi olmayan, insanlar, yapılan organ nakilleri sayesinde yaşama şansı buldu. Savaş bitince, öldürmek için yapılan keşif ve icatlar yaşatmak için kullanılır oldu.
II. Dünya Savaşı bilim adamlarının savaşı oldu. Tüm devletler nükleer bir bomba geliştirmenin, mümkün olabileceğine inanıyor ve bunu ilk yapan taraf olabilmek için yarışıyordu. Adolf Hitler ve Mussolini askeri üstünlük kurmak amacıyla çok büyük paralar harcadılar. Bunun karşılığında düşmanları da aynı yola başvurunca, bilim, tarihte ilk defa bu kadar destek gördü. Adolf Hitler bilim ve teknoloji alanında da dünyaya egemen olmak istiyordu. Fakat totaliter rejimlerde düşünceye baskı uygulandığından, araştırma geliştirme çalışmaları liberal devletlerde olduğu kadar başarılı olamıyordu. Nazi bakısı sonucunda Almanya'yı terk eden bilim adamları, Amerika ve İngiltere'nin bilimsel araştırmalarına çok büyük katkılarda bulundular. Liberal devletlerin en başarılı oldukları alan ise casusluk faaliyetleriydi.
1940-45 arasında 5000 gizli servis üyesi, casusluk amacıyla İngiltere tarafından Avrupa'ya gönderildi. Onların arasında Laurent Joffrin'in kitabının baş kahramanı olan Hint prensesi, Noor İnayat Khan da vardı. Deneme yazarı, gazeteci, Nouvel Observateur'ün yayın yönetmeni ve France Inter'de yapımcı olan Laurent Joffrin, 1994'te, Normandiya çıkarmasının 50. yılı nedeniyle dergisi için araştırma yaparken, İngiliz gizli servisi arşivlerinde Prenses Nur'un hikâyesine rastlıyor. Zeki, cesur ve çok güzel bir kadın olan Nur'un ve onun gibi birçok gizi kahramanın unutulmasına razı olamayıp, tekrar gün ışığına çıkması için araştırmalarını tamamlayarak, 2002'de kitap haline getiriyor. Nur'un gerçek yaşam öyküsünün anlatıldığı Unutulan Prenses Laurent Joffrin'in ilk romanı ve Fransa'da üç ödül aldı.
Hintli bir prenses olan Nur İnayat Khan, sufi gizemcisi babasının isteği üzerine, Nazilere karşı İngilizlerin yanında savaşa katılıyor. Dini inançları nedeniyle, bir insanı öldürmeyi, hatta eline silah dahi almayı reddeden prenses, buna karşılık en tehlikeli görev olan casusluğu kabul ediyor ve telsiz operatörü oluyor. İşkenceyi ve ölümü göze alarak 1940'ta Winston Churchill'in kurduğu (SOE) Özel Harekat Birliğine katılıyor. İngiliz komando subayı olan John Sutherland ile Nur'un, Alman işgali altındaki Fransa topraklarına bir savaş uçağıyla inmeleri ile başlayan romanda aşk, nefret, savaş, macera ve ihanet iç içe geçiyor. Prenses kendisini gizli şifrelerin, cinayetlerin ve işkence odalarının ortasında buluyor. Savaşların aslında silahlar kadar, zekâ gücüyle de kazanıldığına, insanların bu uğurda nasıl feda edildiğine tanık oluyoruz.
"Nur'un geleceğinde müzik, şiir, ateşli duygularla kaleme alınmış sayfalar ve ruh titremeleri olacaktı. Peki neden, hiçbir mecburiyeti yokken bu savaşın içine atmıştı kendini? Neden savaşların en korkuncunu, üniformasız ve kuralsız olanını seçmişti? Neden savaşların en korkuncunu, üniformasız ve kuralsız olanını seçmişti? Kitapların dingin dünyasında ve müzikle dolu bir dünyada yaşarken, neden risklerin en büyüğünü almıştı? Sadece Doğunun tanrılarını tanıdığı halde, neden Batılı bir fikir için ölmüştü?"
Everest Yayınları tarafından dilimize kazandırılan Unutulan Prenses, savaşı kazanmak adına her yolun mübah olduğu bir kaos ortamının soğukluğunu içinizde hissetmenizi sağlayacak kadar gerçek ve elinizden bırakamayacağınız kadar sürükleyici. Bu kitap hüzün, şaşkınlık ve kızgınlık gibi duygular arasında gidip gelmenize sebep ve hafızalarınızdan uzun süre silinmemeye aday olacak kadar iddialı bir aşk ve ölüm romanı.
TOP
|