James Joyce ve Samuel Beckett’la beraber İrlanda edebiyatının Kutsal Üçlü’sünü oluşturan Flann O’Brien, 20. yüzyılın en büyük yazarlarından biri sayılır. O, parodi ve hicvi muzipçe kullanarak dilin anlamı iletmede, hatta oluşturmada üstlendiği kurgusal rolü alaşağı etmesiyle ve gerçeklik dediğimiz kurgunun maskesini düşürmesiyle, Avrupa postmodern kelimesini henüz duymamışken postmodern olmuş bir yazardır.
1940’larda, Dublin’in yakınlarındaki Dalkey kasabasında geçen Dalkey Arşivi’nin kadrosunda, bir haftada, yıllanmış viski üretebilen dâhi De Selby; insanın bisiklete dönüşebileceğini iddia eden “molikül” teorisinin sahibi Çavuş Fottrell ve Ulysses’in ahlaksızlığını savunan, din adamı olmak isteyen bir James Joyce var. Tüm bu curcunanın ortasındansa Mick Shaughnessy yükseliyor – etrafındaki metafiziksel kaosu bir düzene sokmayı kendine vazife biçen, ancak kendini yüce olduğu kadar absürt bir inanç krizinin içinde bulan kahramanımız...
Richard Swartz, hazırladığı bu antolojide çoğu Doğu Avrupa'da doğup büyümüş yazarların tek bir soruya, "Ötekini dost değil de düşman olarak görmemizin sebebi nedir?" sorusuna yanıt olarak kaleme aldıkları hikâyeleri bir araya getiriyor.
Bir zamanlar aynı ülkenin bayrağı altında birlikte yaşayan insanlar, birbirlerine nasıl "öteki," "yabancı" hatta "düşman" oldular? Hırvat, Arnavut, Boşnak, Sırp, Macar, Sloven ve Bulgar asıllı yazarlar; vatan, kimlik ve ötekileştirme kavramlarına farklı açılardan bakmak ve geçmişle hesaplaşmak için bu kitapta buluştular.
Kimliklerimiz kaderimiz midir? Yanı Başımızdaki Yabancı'da parçalanmış kimliklerin her biri kendine özgü ama bir o kadar da benzer sesini bulacaksınız.
"Birinin genelleştirerek (siyah ya da beyaz) ülkeler ve halklar hakkında hüküm verişini duyduğumda, bir an bile bu hükümlerin doğru ya da yanlış olup olmadıklarını düşünmem, çünkü değmez buna, tersine bu insanın aklının ve ahlakının bu gibi hükümler vermek i ...Devamı
Özellikle 1920’lerde yazdığı post-sembolist şiirlerle tanınan Konstantin Konstantinoviç Vaginov’u daha önce Keçinin Şarkısı’yla Türkçe okurlarıyla buluşturmuştuk. Şimdi de bu önemli yazarın ikinci romanı olan Svistonov’un Eserleri ve Günleri’ni, dünya klasikleri dizimiz kapsamında okurlara sunuyoruz.
Svistonov’un Eserleri ve Günleri, bir romanın peşindeki bir yazarın hikâyesini anlatıyor. Çevresindeki her şeyi yalnızca romanı için gerekli-gereksiz olarak ikiye ayıran Andrey Svistonov, insanları, mekânları ve olayları kitabında kullanmak üzere parça parça toplamaya başlar. Ancak görünürdeki bu yapısal çözümleme, aslında kendilerini Svistonov’un dostu bilenlerin “tipleştirilme” sürecinde çözülmelerine, çürümelerine neden olmaktadır.
Kalemin, sözün birden fazla anlamıyla kılıçtan keskin olduğunu gözler önüne seren roman, Ekim Devrimi sonrasındaki Leningrad’da yalnızca değerlerini korumaya değil, varlıklarını da sürdürmeye çabalayan aydınların dramını üstü kapalı bir şe ...Devamı
Sütümüzü devirdiler bir şey demedik
Sırtımıza bindiler bir şey demedik
Tek ayak üstünde dur dediler bir şey demedik
Günümüzü uzattılar bir şey demedik
Budağımızı kanattılar bir şey demedik
Üç gün sonra gel dediler bir şey demedik
Göz göze gelmeyin bir şey demedik
Ve alınlar aşağı dediler bir şey demedik
Duvara dön ve öksür dediler bir şey demedik
Açılmasın perdeler dediler bir şey demedik
Bu gece sokağa çıkılmayacak dediler bir şey demedik
Şimdi burada gülünecek dediler güldük bir şey demedik
Öyle bir şey yok şöyle bir şey var dediler bir şey demedik
Ne dediler ne demediler bilmedik dediler bir şey demedik ...Devamı
"Tan ağarıyor. Cam mavisi, soğuk. Pembe bulutlar ağaçların gerisinde. Ayaklarımı karnıma çekip ısınmak istiyorum. İskemlede bir adam bacaklarını açmış, kucağına yüzükoyun yatırdığı pembe yün elbisesinden, saçlarından su damlayan, çıplak bacaklı, mavi lastik çizmeli çocuğun saçlarının arasındaki yosunları temizliyor. Eline yapışan yosunları pantolonuna siler silmez yavaşça ters çeviriyor çocuğu. Çocuk cansız, yüzü mosmor."
İlk öykü kitabı Büyük Kızlar Ağlamaz'la edebiyat dünyasının ilgisini çeken Fadime Uslu, kısa bir süre sonra Gölgede Yaşamak'la 2011 yılında Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü aldı. Yazarına sunduğu özgürlük alanını çok iyi değerlendiren Uslu, öyküsünün odağına insanı yerleştirirken akıp giden yaşamı bir öykücü gözüyle kavrıyor. Öykü dilini oluştururken şiirin, resmin, sinemanın ve müziğin olanaklarından yararlanıyor. Bakışlarını kadının dünyasına, dışlanmışlığına, yalnızlığına yöneltirken aynı tarafsızlıkla erkek dünyasına da çeviriyor kamerasını.
"Hayat ve Hüzün'de yazdıklarım, babamın da var olduğu dünyada geçirdiğim kırk yılın, dürbünüme çarpan resimleridir; özelimde ve ülkemde 1941'den bu yana yaşadıklarımdan, gördüklerimden seçmelerimdir. Kitabıma, beni çok etkileyen, çok üzen, çok sevindiren, bende iz bırakan, belleğimde hep kalan anılarımı aldım. 1983'ten sonraki yıllarımın serüveni belki bir başka kitaba konu olur ama bu kitaplar, 1983 yılına kadar, Edip Cansever'e rahmetle selam olsun, 'Ben Ayşe Kulin Nasılım?''a yanıtımdır.
Veda ve Umut'ta ailesinin yaşadıklarından yola çıkarak Osmanlı'nın son günlerinden cumhuriyetin ortalarına kadar Türkiye'nin öyküsünü anlatan Ayşe Kulin, bu kez Hayat ve Hüzün'de kendi anılarını ve o anılarının geri planını oluşturan dünyayı anlatıyor.
Çağdaş Türk edebiyatının en sevilen kalemlerinden biri olan Ayşe Kulin'den, anıların, Türkiye ve dünya koşullarının iç içe geçtiği bir çalışma. ...Devamı