Yerli Yazarlar Yeni Çıkanlar Katalog Bülten Tanıtım ve Eleştiriler Okur Görüşleri Haberler Hakkımızda



















Ocak 2001 Seçmeler

Michael Ignatieff - Işığa Sarılmak
Sök Al Bu Kalbi - A.Mastretta
Everest Mutfağı - Şapkalar üzerine
Evliler Korkun, Bekarlar Titreyin
Bourganeuf Mahpusu-Cem Sultan

İldeniz Kurtulan "Amcam Hamlet"i anlattı

Everest, güncel Türkçe edebiyata renk katacak bir ilk roman sunuyor: "Amcam Hamlet." Roman, tarihsel fonunu sade bir kurguyla bir tuvale işlercesine gelişirken, gerçek olayların çarpıcı ve trajik sonuçlanmalarıyla kendiliğinden fantastik boyutlar ortaya çıkarıyor. Yılların çevirmeni ve çocuk öyküleri yazarı İldeniz Kurtulan'ın başarısı bu dengeyi yaratıp, korumasında.

"Amcam Hamlet," Avrupa’nın kaynaşmasının bitmediği bir yüz yıla yakın dönemde bu kaynaşmanın Avrupa cephesini anlatıyor: Bağımsızlık hareketleri, milliyetçilik, Bolşevizm...

Azerbaycan Musavat (Eşitlik) Partisi'nin kurucuları ve ideologlarını tanırken, ortasında 1917 Ekim Devrimi'nin yer aldığı 1950'lere kadar uzanan bir süreci, kişisel tarih içinde büyük çelişkileri ve hesaplaşmaları izleyeceksiniz.

İlk romanların özyaşamöyküsel özellikler taşıması sık rastlanılan bir şeydir. "Amcam Hamlet" bu bakımdan nasıl değerlendirilmeli sizce?

Doğrudur, ben de "Amcam Hamlet"e roman dedim ama aslında anı roman demeliydim. Üç kuşağın kimi ilginç serüvenlerini, dönemin önemli olaylarının fonu üzerinde anlatır. Eski kuşakları anlatırken gerek o insanların kendi notlarından, dönemin yayınlarından, gerekse yakınlarının onlar üzerine yazdıklarından yararlandım. Sonraki kuşağın da içindeydim. Roman konusunu devinimli bulduğumdan kurguya pek gerek kalmadı, tümüyle gerçek olaylara dayandım. Yer adları, kişi adları gerçektir, adlarını belgelerde bulamadığım kimilerinden başka. Bu adları bulunmayanlar kendileriyle birlikte kimi hayali serüvenler getirmiş olabilirler romana... O kadar da olur herhalde.



Bu romanı yazmaya ne zaman başladınız? Yazma kararını nasıl aldınız? Yazma süreci ne kadar sürdü?

Beş yıl kadar önce, kızım Güneş'in dürtüsüyle karar verdim ve zaman yitirmeden başladım. Baku'ye birçok kez sırf roman için gittim.

"Amcam Hamlet" neredeyse bir yüzyıl süren bir dönemin, 1873'ten 1950'lere kadarki anlatısı. Aynı zamanda o tarihi süreçte, romanın geçtiği yerlerde dünyayı sarsan dönüşümler oldu. Romanın tarihsellik boyutuyla ilgili neler söyleyeceksiniz?

Bu beş yıl içinde başka hiçbir şey yapmadım diyemem, ama daha fazla onunla uğraştım. İlginçtir, Çarlık döneminde sözü geçen halkın kimliği yoktu, üstünde yaşadığı toprağın da adı. Ruslar, Transkafkasya Tatarları derlerdi, kendileri de sadece Müslüman. 1905 Küçük Devrimi, kimlik arayışının yolunu açtı ve 1918'de kurulan ulusal cumhuriyet de bu Küçük Devrim'in gerçek bir sonucudur.

1920. Sovyetleştirilen Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti'nin bir subayı, aynı zamanda devlet ve hükümette söz sahibi Müsavat Partisi gizli kurumunun faal bir üyesi, uzun hapislik yıllarından sonra tam yaşamından umut kesilmişken, bir rastlantı sonucu İran'a sürülür. Bu cumhuriyetin Sovyetleştirilmesinde büyük payı olan bir Azeri Bolşevik'in kızına sevdalanır. Ve evlenirler..

Bu sevdadan ben doğdum, 1932 yılında İran'da. Babamın sıkı Azeri Türk ulusalcı ilkeleriyle yetiştirildim. Kendisi politik çalışmalarını sürdürdü. II. Dünya Savaşı başlayınca Azerbaycan'daki amcalarım çoluk çocuğuyla birlikte Sibirya'ya sürüldüler. İki amcam soğukta donarak öldü. "Ya İran'daki kardeşiniz kalkıp buraya gelirse ne olur? Bizim için

bir tehlike oluşturur!" savıyla sürülmüşlerdi. O sıralarda İran, Müttefik orduları tarafından işgal edildi. Babamı önce İngilizler tutukladı, bir buçuk yıl tutup, serbest bıraktılar. Ardından Ruslar tutukladılar ve yine tam yaşamından umut kesilmişken, yine bir rastlantı sonucu kurtuldu. Savaşın bitimiyle de serbest kaldı.

Her Azeri'nin gönlünde bir Türkiye cennetine ulaşma emeli yatar. Aynı tutku bizi de toplayıp buraya getirecekti. Önce ben geldim, liseyi yeni bitirmiştim. Ressam ve yontucu olmak istiyordum, anam doktor ol dedi, doktor oldum. Azerbaycan Kurtuluş Hareketi içinde yaşadım. Ankara'da yayınlanan "Azerbaycan" dergisinde yıllar boyu yazdığım yazılar tanığımdır. Yazmam için çok okumam gerekiyordu, çok okuyunca sosyalizmi yeğledim.

Bu arada Tahran'da olan babamı KGB ajanları kaçırmak istediler, uzun köşe kapmacalardan sonra babam ve tüm ailemiz gelip Türkiye'ye yerleşti.


Peki, Hamlet olan amcamın yeri neresi burada? Onun yeri romanda.

.....

Romandan kahramanlar:

Tagi Babazade
Yazarın amcası. Aktör.

Esadullah Ahundov
Çekirdekten kuyumcu.Baku'de Bolşevik Partisi'nin ilk üyesi.

Mehmet Emin Resulzade
Gazeteci. Musavat Partisi Başkanı.

Koba (Stalin)

Mirza Bala
Musavat Partisi liderlerinden.

Aytek Kunduk
Dağıstanlı militan.

Koba piposunu kurcalayarak yanık tütünü küllüğe boşalttı. Dik dik muhatabının gözlerinin içine baktı, sözünü bıraktığı yerden sürdürdü, "Bu yüzden biz ihtilal konusunda yalnız proletaryanın içtenliğine inanıyoruz!"

diye kesti attı.

Mehmed Emin Resulzade ve arkadaşı Abbasgulu Kazımzade, Çarlığa karşı omuz verdikleri fraksiyonlarla nereye dek birlikte yürüyüp nereden sonra ayrılacaklarını apaçık biliyorlardı.

Baraka sahibi işçi bir şişe yıllanmış Gürcü şarabı getirdi, Koba'nın önüne koydu. Koba'nın gözleri güldü, önce, "Ama arkadaşlarımız Müslüman" dedi. Sonra ekledi: "Olsun, belki bize katılırlar. Kadehimi onların sağlığına kaldırıyorum, bizim safta olmasalar da bizimle işbirliği içindeler!" Sonra işçiye döndü, "Sen de kaldır!"

Dört kadeh kalktı, hafiften birbirine dokunduruldu, dikildi. Ele alınan konu üzerine gereken fikir edinilmişti. Ayrılmadan önce Koba bu tür toplantılardan bir anısını dile getirdi;

"Adı gerekmez, bir grup üyeleriyle buluşuyor, tartışıyorduk. Aralarından birisini gözüm tutmamış olacak, arkadaşlarına kuşkumu anlatmışım. Ona güvenmediğimi. Sonraki görüşmelerde o adamı görmeyince,

merak edip sordum. "Siz güvenmediğinizi söylediniz, biz de temizledik! demezler mi?"

Koba'nın anısını ürpertiyle dinledi konuklar. Ne bileceklerdi, gün gelecek Koba’nın Stalin adını alarak ne çok insanı "temizlik" bahanesiyle canından edeceğini.
(Amcam Hamlet)


Tagi Babazade


Michael Ignatieff'den gerçeğin insanı tükettiği bir çağın romanı;
"Işığa Sarılmak"

Michael Ignatieff'in romanının kahramanı, Amerikalı bir felsefeci, bir akademisyen. Gelecek vaat eden bir ressam olan anne, bir Rus göçmeni olan babanın baskıcı zihniyetine dayanamaz. Anneyle baba arasındaki çekişmeye tanıklık eden küçük oğul, yaşamının geri kalanı boyunca, annesinin başına gelen her şeyden babasını sorumlu tutar. Ağabeyinin aksine babasına bir türlü saygı duyamaz, annesini model alıp sanata ve felsefeye yönelir ve sonunda, tıpkı annesi gibi gerçeklerden uzaklaşır. Onu gerçek dünyadan koparacak büyük bir felaket vardır kapıda.

Çocukluğundan beri annesine tutkun olan bu felsefecinin dünyası, annesinin erken yaşta bunamasıyla altüst olur. Karısıyla arası açılan, çocuklarının yüzünü göremez olan kahramanımız teselliyi annesinin dizinin dibinde arar. Annesinin hastalığını düşündükçe, kafasında yeni bir benlik anlayışı

oluşur felsefecimizin. Zavallı kadın kendi öz oğlunu bile tanıyamamaktadır; benliğini, öz bilincini kaybetmiştir.

Böyle bir olay örgüsünden, Amerikan kişisel gelişim psikolojisine, pragmatizme ve bireyciliğe uzanan Ignatieff, kendini bile tanıyamaz hale gelen bir kadının durumunun, başarı uğruna iradenin sınırlarını zorlamayı esas alan modern dünyanın yasalarına yeğlenebilir olduğu tezini ele alıyor.

Kant felsefesinde sıkça anılan ve alt edilmesi gereken bir düşman olarak tanıtılan "ben sevgisi", modern insanın iliğine işlemiştir. Bu "ben sevgisi" insana iradesinin gücünü sınamasını emretmektedir. Gerçekten istediği sürece yapamayacağı hiçbir şey olmadığına kendini inandıran modern insan, iradesini böyle özensizce ortaya koymakla aslında ne yaptığını bilmemektedir.

Sokrates'ten başlayıp Boethius, Montaigne, Pascal, Rousseau ve Goethe’ye kadar giden Batı "özbilinç" tarihinden Rimbaud'nun garip hayat hikayesine, Nietzsche'nin üstün

insanıyla modern insanın karşılaştırılmasından Tolstoy'un ölümüne kadar birçok farklı konuyu, bunak annesine tutkun bir felsefecinin kaleminden okuruna sunan Ignatieff, bu yolla bir taraftan da modern dünyanın adil olmayan yasalarını anlatır.

"Sök Al Bu Kalbi"
Angeles Mastretta

"şarkı söyle ki yeni bir aşk bulsun seni"

"Sök Al Bu Kalbi" adlı romanıyla uzun yıllar polemik konusu olan ve hem feminist hem de bu görüşe karşıt grupların eleştiri odağı haline gelen Ángeles Mastretta, 1949'un Ekim ayında Meksika'nın Puebla kentinde doğmuştur. 1971 yılında, yazın hayatında etkilendiği tek insan olan babası Carlos Mastretta'nın ölümüyle birlikte Mexico City'ye göç eden Ángeles, orada Politik ve Sosyal Bilimler Fakültesi'nde gazetecilik


öğrenimi görmüştür. Daha sonra 'Excélsior', 'La Jornada' gibi gazete ve dergilerde muhabir yazarlık yapmış ve adını ilk olarak ünlü akşam gazetesi 'Ovaciones'de 'Güncel Saçmalıklardan' ana başlığı altında yazdığı makaleleriyle duyurmuştur.

1988 yılında, çok popüler olan ve ünlülerle yapılan sohbet programı diye nitelendireceğimiz "Yastık" adlı bir televizyon programını da yönetmiştir. Kocası, yazar Hector Aguilar Camin’in yönetiminde yayınlanan NEXOS adlı derginin yayın kurulunda olup, buradaki yazılarıyla da polemik konusu olmayı sürdüren Mastretta, aynı zamanda FEM adlı Meksika’nın en ünlü feminist dergisinde yayın danışmanlığı yapmaktadır.

Mastretta’nın romanları tutkulu bir zekayla ışıldar. Onun büyük roman geleneği içindeki modern bir yazar olduğunu anlamanız için yarattığı kadın kahramanları biraz olsun tanımanız yeterli olacaktır.
LAURA ESQUIVEL (Acı Çikolata'nın yazarı)

"Sök Al Bu Kalbi" adlı kitabıyla 1985'te "Mazatlan Ödülü"nü alan yazarımızın şimdiye kadar yazdığı tüm romanlarının İspanya'daki iki yayınevi tarafından yayınlanması dışında, kitapları pek çok Avrupa diline çevrilmiştir.

Eserlerinin belirgin teması olarak, Meksika feminist düşüncesinin roman olarak dile getirilmesi diye yorumlayabileceğimiz Mastretta, 70 ve 80'li yılların ateşli feminist ideologlarından olmasına rağmen, daha sonraki yıllarda Meksika kadınının toplumsal sorunlarına bakış açısı olarak diğer feminist akımlardan uzaklaşmıştır.

Ángeles Mastretta'nın "Sök Al Bu Kalbi" adlı romanındaki kadın kahramanlarının ağzından anlatmak istediklerinin, aslında her toplumdaki milyonlarca postmodern kadının haykırdıklarıyla bir olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Yazar bu kitabını özetlerken, 'aşık bir kadının hikayesi ve onun eğitimi' diyor ve şöyle ekliyor:

"Ben bu kitabımda kadın erkek ilişkisi üzerinde hissettiğim şüphelerimi ve endişelerimi kadınsal içgüdülerime gem vurmaksızın sorguladım".

....

Şapkalar Üzerine

Halil Gökhan

Son aylarda, önemli ama değersiz bir iş için okuduğum Hipokrates kitaplarından birinde, bir çevirmenin alıntıladığı ilginç bir anekdota rastladım:

Molière, 'Zoraki Hekim' adlı eserinde Sganarelle Geronte'ye şöyle diyordu: 'Hipokrates ikimizin de şapkalarımızı başımızda tutmamız gerektiğini söyler'.Geronte şaşkınlık içinde sorar: "Söyle lütfen; hangi bölümde?"


Sganarella bilmiş bilmiş karşılık verir: "şapkalarla ilgili bölümde".

Bildiğimiz kadarıyla Hipokrates şapkalar üzerine hiçbir zaman yazmadı. Ama hekimler hekiminin üzerindeki efsaneler halesi, ona şöhretinden fazla bir etki alanını emanet etmiş anladığımız kadarıyla.

Yine bildiğimiz kadarıyla 21. Yüzyıl’ın henüz başında, 'kitap yoluyla kültürleşme' adına aşılmamış ve yapılmamış hiçbir şey kalmadı gibisinden bir duygu içindeyiz. Bu duygu, özellikle iyi bir izleyicisi olmaya çalıştığım Fransız edebiyatını ve -genelde- kültürünü de tok bir zihin içine hapsetmiş durumda.

Fransız kültüründen çok "dilinden" yazılı engebeler aktarmak üzere geldiğim "Everest" yüzeyinde, Türk kültürü için yüz elli yıldır bir ateş etkisi yaratan Fransız kültürü için söylenebilecek tek iyi şey, bu ateşin günün birinde yeniden canlanacağı yönünde bir iyimserlik belirtisidir. Ama sanırım bu ateş de alevleri gibi, etkisinden ve görüntüsünden çok şey

yitirdi. Bu etkinin yerine aslında daha çok önemsenmesi gereken bir küllü saha alanı. Klasik tabirle "Fransızlar", dünya kültürüne artık eskisi gibi kapalı değiller ve rakip olmaktan çok alternatif olmanın da simyasını hala bir güç olarak barındırıyorlar.

Peki, bizim yazılı kültürümüzde, Fransızlardan boşalan yere ne kondu, ne yerleşti? Keşke bu sorunun cevabı 'başka bir şey' olsaydı, ama bence hayır. Bunun cevabı, kültür araçlarının çağımız içindeki gerçek yerinde yatıyor.

Fransızların kolonyal dönemde savurdukları idari ve ticari tohumlar, kültürel bir bumerang olarak geri döndü. Mağrip ve Maşrık -ve birtakım denizaşırı sömürge- kültürler, neredeyse Fransız dili üzerinden erişiyor dünyaya, İkinci Dünya Savaşı'dan bu yana. Deyim yerindeyse bir 'konsensüs' kültürü haline gelen "Fransız durumu" da bizim Everest'te başlangıç olarak yararlanacağımız bir ilham olarak karşımıza çıkıyor. Konu kitapsa, çıkarılacak şapkalar gerçekten her zaman var.

"Evliler Korkun, Bekarlar Titreyin"
Carmen Rico Godoy

1990'da satış rekorları kıran "Como ser una mujer y no morir en el intento"(Nasıl Kadın Olunur da Kadın Olmak Yolunda Ölünmez) adlı eserini yayımladığında bunun ilk ve son kitabı olduğunu söylemiş olmasına rağmen, karakterinin bir parçası olan, verdiği sözleri tutamama huyundan dolayı 1991, 1992 ve 1996 yıllarında üç roman daha yayımlayan yazar, -gerçi bunu ilk romanından sonra zengin olup her istediğini yapabilmesine bağlıyor- romanlarından üçünü yine kendisi sinemaya uyarlamıştır. Yazarımız halen İspanya'nın ünlü gazetesi "La Vanguardia"da yazıları ve ünlü radyo Cadena Ser'de konuşmalarıyla popülaritesini korumaktadır.

Hani uyumlu çiftler için 'bir elmanın iki yarısı' derler ya, Gelu da, ondan bir çocuk beklediği Eusebio'nun "yarım ekşi elması"dır. Eusebio, radyo


sohbetlerine bağımlı, 'çağdaşlık' ve 'solculuk' havaları atan America'yla Toledo yolundaki bir otelde buluşup iş bitiren taksici. America, Carlos'un eski eşi, Carmen'in iş ortağı ve Ana'nın bavulunu kapıya koyduğu Alvaro'nun metresi. Alvaro ise boşanma davalarına bakan avukat hanım Ines'le tanışır. Ines'in arkadaşı Almudena da kocası, mimar oğlu mimar Jesus'un en son yaratıcılık ürünü olan gösterişli evinde her cumartesi akşamı görkemli yemek davetleri vermeye bayılır.

İşte Carmen Rico-Godoy'un başlangıç noktası olarak aldığı bu ilişkiler yumağında parlak tarzı ve acı mizah anlayışıyla bizlere anlatmak istedikleri, aslında etten kemikten yapılmış biz insanların her gün çevremizde gördüğümüz insanların ilişkileri, şüpheleri, arzuları, fantazileri ve onların beklenmedik tepkileridir.

"Evliler Korkun, Bekârlar Titreyin" bir Moğol atasözünü okurların yüzüne çarparak başlıyor: "Evli ya da bekar, herkes içinde bir boşanma potansiyeli barındırır". Carmen Rico-Godoy bu insafsız ironiyi kitabın tümüne yaymış,

bir zehir gibi. Okurken bu zehiri de yavaş yavaş alıyorsunuz. Gülerken zehirlenmek doğrusu tam da buna denir.

.....

İstanbul'un fatihi II. Mehmed, küçük oğlu Cem'i, ölümünden sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun başına geçecek veliaht olarak seçmişti. Ama Fatih'in ölümünden sonra Bayezid babasının iradesini tanımak istemedi ve Cem'i yenilgiye uğrattı.

Veliaht Cem 1482'de Rodos'a, Kudüslü Saint-Jean şövalyeleri'nin yanına sığındı. Pierre d'Aubusson tarafından, Auvergne bölgesi şövalyelerinin gözetiminde kalması için Dauphiné'ye ve Limousin'e gönderildi. Cem yedi yıl kaldığı

bu yerlerde Philippine de Sassenage ile güzel bir aşk yaşadı. 1489'da Roma'ya teslim edilen rehin, Fransa kralının kente girdiği gün, Papa Alexandre Borgia'nın elinden kurtarıldı. Cem Sultan'ın çevresinde bulunanlar, Limousin'de yaşamak üzere kalmaya karar verdiler ve orada Osmanlı soyundan önemli kuşaklar yetiştirdiler.

Deneyimli bir diplomasi ve siyaset yazarının elinden çıkmış olan "Cem Sultan", Osmanlı hanedanının bu en talihsiz veliahtının 1459-1495 yılları arasında kalan trajik yaşamını anlatıyor. Bu yapıt hem bilimsel kaynaklardan yararlanılarak hazırlanmış sürükleyici bir biyografi, hem de tamamıyla "gerçek" bir roman. Bir "Le Monde" yazarı olan Edouard Sablier, halen Fransız Diplomatik Basın Kuruluşu’nun Onursal Başkanı’dır. "Urallardan Atlantik'e", "Barut Fıçısı İran" ve "Terörizmin Gizli Tarihi", yazarın başlıca yapıtları arasında yer almaktadır.